Bir Siyasi Yorum

KÜRT SORUNU-PKK ARKA PLANI VE İSLÂMİ ÇÖZÜM

A. Seyfulislâm

1. Giriş

Medya, PKK’nın başı Apo lakaplı Abdullah Öcalan’ın 12/11/1998’de İtalya’nın başkenti Roma’da yakalandığını duyurdu. 13/11/1998’de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başbakan’ı Mesut Yılmaz koalisyon ortağı Bülent Ecevit ile yapmış olduğu basın toplantısında bu haberi doğrulayıp Apo’nun tutuklu olduğunu vurguladı. Ve iadesi için İtalya’ya başvuracaklarını bildirdi. Aynı zamanda bu olayın tarihi bir olay olduğunu ve hükümetinin büyük başarısı olduğunu vurguladı. Ancak basın toplantısında Başbakan’ın vermiş olduğu bilgilerden de anlaşılıyor ki T.C. hükümeti, adım adım takip ettiklerini söyledikleri Apo’nun Roma’ya gelişinden ancak 14.5 saat sonra Alman polisi vasıtasıyla haberdar olabilmiştir.

Daha sonra İtalya makamlarının tutumu ve kısmi resmi açıklamalarından anlaşıldı ki Apo tutuklanmayıp bir hastanede misafir edilmekteymiş… Nitekim İtalyan Başbakan’ı 17/11/1998’de İtalya meclisinde yaptığı konuşmada Apo’yu ağırlar tavrını şöyle izah etti: "Bizim tavrımız yasalarımızın, tarihimizin ve bizim değerlerimize saygı bazında alınmış bir tavırdır.” Konuşmasının devamında, Türkiye’nin PKK’yı İRA ve ETA gibi görmesini istedi. Şöyle dedi: “Türk hükümetinin İngiltere’de Tony Blair’in ve İspanya’da Jose Aznar’ın yaptığı gibi meseleyi hukuk prensipleri içerisinde ve diyalogla çözmesini temenni ederim." İtalya Cumhurbaşkanı da şöyle demeç verdi: “Bu olayın tüm halklara layık olan değerin Kürt halkına da verilmesi için bir vesile olmasını umarım…”

İtalya’nın bu tavrı karşısında Türk kamuoyunda bir anti İtalya tepkisi ve İtalya’ya kızgınlık dalgası oluşturuldu. Protesto yürüyüşleri, İtalya’ya yönelik sert demeçler, İtalya ile ticari ilişkileri kesme tehditleri, İtalya mallarına boykot ve İtalya mallarını yakmak gibi çağrılar yapılmaya başlandı. Başbakan Mesut Yılmaz basın toplantısında; 13/11/1998 sabahı saat 11’e doğru Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’nin kendisini Başbakanlıkta ziyaret ettiğini ve Apo’nun evvelki gün akşamdan itibaren ülkesinde olmadığını bildirdiğini, takriben 1.5 saat sonra da Emniyet Müdür Yardımcısının kendisini arayıp Apo’nun Roma’da yakalandığı haberini verdiğini açıkladı. Ayrıca aynı saatlerde ABD Ankara Büyükelçesi’nin de kendisini ziyaret ettiğini söyleyip ona "ABD’ye Apo’nun Suriye’yi terk edip Roma’da yakalanması konusunda gösterdiği ilgi ve yardımdan dolayı teşekkür eder, aynı ilgi ve yardımın Apo’nun iadesi konusunda da göstermesini rica ederim” dediğini açıkladı. 17/11/1998’de ABD Dışişleri Bakanlığı basın sözcüsü de şu demeci verdi: "ABD, İtalya’nın Apo’yu Türkiye’ye iade etmesi gerektiğini düşünmektedir. Apo ve PKK tetörist bir teşkilattır.”

Diğer taraftan Almanya Dışişleri Bakanı ise aynı günlerde Türkiye’nin Kürtlerle diyaloğa geçmesini istedi. AB Parlamentosu da benzer bir istekte bulundu. Bütün bu olaylar ile Türk kamuoyunda ve dünya kamuoyunda Kürt Sorunu diye bir sorun da yer almaya başladı. Bu yazımızda bu sorunu; Kürt Sorununun tanımı, tarihi gelişim süreci, bu sorunun siyasi tarafları ve günümüzdeki siyasi konumu, tespit ve çözüm önerisi başlıkları altında irdelemeye çalışacağız.

2. Kürt Sorunu Nedir?

Kürt Sorununun ne olduğunun tespitine, ne olmadığının tespitinden başlayalım. Kürt Sorunu bölgenin ekonomik yönden geri kalmışlık sorunu değildir. Sadece kültürel kimlik sorunu da değildir. Bir terör sorunu da değildir. Bugün artık Kürt Sorunu, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta yaşayan insanların milli-national kimliklerini yani bir Kürt milleti oldukların tanıyıp onlara "self determination" (kendi geleceğini tayin) yani egemenlik hakkını vermektir, başka bir deyimle bir Kürt Devleti kurmak sorunudur. Takriben 25-30 milyon Kürdün yaşadığı bölgede bu anlamda bir Kürt sorununun çıkmış olmasının elbette bir çok etkenleri ve arka planı vardır.

3.Tarihi Gelişim Süreci

3a- Türkiye Cumhuriyeti Devleti Öncesi

16. yüzyılın sonuna kadar Avrupa devletlerinin bir “Doğu Meselesi” vardı. Bu mesele, İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti’ne karşı nasıl ayakta durabiliriz şeklinde idi. 17.nci yüzyılın ortalarından sonra "Doğu Meselesi" İslâm Devleti’ne karşı birlik oluşturma çabalarına dönüştü. 18.nci yüzyılda İslâm Devleti’nin açıklarını arama maksadı ile İslâm aleminin dini, dili, kültürel ve etnik yapısını incelemeye yönelik çalışmalara dönüştü. 1789 Fransız ihtilalinden sonra ekonomik ve teknolojik yönden güç kazanan Avrupa devletleri için yeni yeni hammadde ve pazar alanları gerekli oldu. Yani Fransız ihtilali ile ortaya çıkan kapitalizm ideolojisinin yayılma metodu gereği yeni yeni sömürü alanları keşfetmek ihtiyacı ortaya çıktı. Bu bağlamda İslâm Devleti ve hakim olduğu coğrafya alanı onların iştahını kabartmaktaydı. Onlar İslâm alemine bu azgın bakışlarla bakarken İslâm Devleti ve ümmeti İslâm’ı anlamak ve tatbik etmekte gösterdiği zafiyet neticesinde kendisinde var olan ekonomik, askeri, teknolojik ve siyasi üstünlüğünü yavaş yavaş kaybetme sürecine girmişti. İşte bu sürecin hızlandığı 19. Yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne “Hasta Adam” gözü ile bakmaya başladılar ve "Doğu Meselesi" artık İslâm Devleti’ni nasıl yıkıp ülkesini nasıl parçalar ve paylaşırız şekline dönüştü.

Bu dönemde Fransız ihtilaliyle birlikte kapitalizm ideolojisinin hayata geçmesi beraberinde laiklik, demokrasi, hürriyet, milli kimlik (nationalizm-milliyetçilik), milletlerin kendi geleceklerini tayin hakkı (self determination) gibi fikirler çağdaşlaşma adı altında popüler oldu. Kapitalist devletler sömürü emellerine bu fikirleri etrafa modernlik-çağdaşlık, ilericilik gibi ambalajlarla yaymakla ulaşmaya çalışıyorlardı. Çünkü bu fikirlerin özünde ifsat edicilik, fitne ve bölücülük vardı. İşte bu bağlamda İslâm alemine de bu fasit fikirlerini yaymanın yollarını arıyorlardı. Bilhassa nationalizm yani milliyetçilik ve milli devlet anlayışı, İslâm akidesi gereği ümmet anlayışı etrafında bütünleşmiş İslâm alemini “böl parçala hakim ol” ilkesi doğrultusunda çözmek parçalamak için kullanılmak istenmiştir. Misyonerlik, oryentalizm-şarkiyatçılık yani doğu dilleri ve kültürlerini araştırma bilimi(!), antropoloji, arkeoloji, sosyoloji gibi bazı bilimsel kisvelerle İslâm alemi içinde bu milliyetçilik faaliyetlerine yoğunluk vermişlerdi. Sömürgeci Batı devletleri İslâm aleminde bu emellerine ulaşmak kastı ile milliyetçilik fikirlerini öncelikle İslâm alemindeki Müslüman olmayan zümreler vasıtası ile yaymaya çalışmışlardı. Araplar içinde Marunileri, Türkler arasında Dönmeleri-Yahudileri, Ermenileri, Rumları ve Şamanistleri kullanmışlardı. Kürtler arasında da Yezidileri ve Süryanileri kullanmışlardı. Ayrıca Batı’da Üniversitelerde Türkoloji, Kürtoloji, Arabioloji gibi bölümler açıp güya bilimsel çalışmalar yapmışlar ve buralarda toplanan bilgiler bilimsel verilermiş gibi İslâm alemine o Müslüman olmayan odaklar vasıtası ile taşınmak istenmişti. Bu gayretler Müslüman halklarda taban bulmayınca daha sonra bu küfür fesat fikirlerine İslâmi kılıflar geçirmeye yani hak ile batılı karıştırmaya yönelmişlerdi. Türk-İslâm, Arap-İslâm, Kürt-İslâm gibi sentezlerle bu iğrenç küfür, fesat-fitne hapı içirilmişti. Bir taraftan İslâmi anlayış zafiyeti artarken İslâm ümmetinin hayat iksiri olan İslâm’ı tatbikdeki zaafın artması ile birlikte bünyesine enjekte edilen bu yıkıcı ifsat edici virus etkisin gösterip ümmetin vücudunda kansorejen urların çıkmasına sebep olmuştur. Yani Jöntürkler, İttihat Terakki Partisi, Arap Gençleri Cemiyeti, Arap Devrimi gibi teşkilatlar oluşmuştur. Bu teşkilatlar, çoğu dönmeler ve diğer gayri müslim unsurlardan oluşan İttihat Terakkici Batı hayranı hainler 1908’de Halife II. Abdulhamid’i devirerek yönetime gelip Türkçü tavırlar ve politikalar sergileyince, Türkçülük ve Arapçılığın taban bulmasında büyük rol almışlardı. Nihayet o hainlerin eliyle Osmanlı Devleti basiretsiz ve beceriksiz politikalar neticesinde girdiği 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkarak parçalanma sürecine girmişti. Sevr Anlaşması (10 Ağustos 1920) ile Osmanlı toprakları parçalanıp sömürgeci Batılı devletler arasında paylaşılmıştı. Bu paylaşmanın haritası dahi çizilmişti. Bu haritaya göre anlaşmanın 62-64. Maddelerinde geçtiği gibi Güneydoğu Anadolu’da bir Batılı devletin himayesinde bir Kürt Devleti de öngörülmüştü. Ancak ortada Kürt Devleti isteyen ne bir delege ne de bir halk vardı. Onun için sömürgeci Batılı devletler o zaman Kürt Devleti kurmaya muvaffak olamamışlardı. Başta İngiltere, Fransa va İtalya olmak üzere Batılı sömürgeci devletlerinin Sevr Anlaşması’yla öngördükleri Kürt Devleti’ni o zamanlarda kuramayışlarının sebebi, o bölgede yaşayan Kürtlerde “Kürtlük kimliği” ve “Kürt Devleti” isteğinin olmayışı idi. Yani millet-ulus ve milli-ulusal devlet anlayışı ve kimliği o bölgedeki halka mal olmamıştı. Zaman zaman bazı Kürt aşiretler Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış iseler de bu ayaklanmalar milli kimlik ileri sürerek değil de ya yönetimden gördükleri bir zulme karşı olmuştur ya da yönetimden bir maslahat elde etmek için olmuştur. Kürtçülük için ya da Kürt Devleti isteği ile değil. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki isyanlar dahi Kürtçülük esasına binaen değildi. Bazı Kürtçüler, Türkçüler ve Cumhuriyetçiler bu isyanları Kürt kimliği ile yapılan isyanlar olarak gösterme gayretinde olsalar da bu doğru değildir. Sömürgeci Batılı devletlerinin bunca yoğun gayretlerine rağmen bölge insanında ulusal-milli kimlik ve bilinci oluşmamıştı. 3b- Cumhuriyet Dönemi 29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti milli ve laik bir esas üzerine kurulduktan sonra artık topluma laik-milli kimlik tepeden aşağıya doğru zorla benimsetilmeye çalışılmıştır. Jakoben yöntemlerle, dayatmalarla toplumu İslâmi kimlikten ve bilinçten uzaklaştırıp Batıdan ithal ettikleri laik milli-ulusal kimliği ve bilincini benimsemeye zorlamışlardır. Bu amaç uğruna binlerce kişi katledilmiş ve zulme maruz bırakılmıştır. Bu coğrafyada yaşayan herkese Türk denilmiş ve her yere “ne mutlu Türküm diyene” sloganı yazılmıştır. Doğuda yaşayan Kürtler Türkçe bilmezlerken onlara zorla “ne mutlu Türküm diyene” dedirtilmek istenmiş, diyemeyenler kırbaçlanmış, hapse atılmış, zulme maruz bırakılmıştır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölge insanını yani Kürtleri hep horlayıp, aşağılayıp zulüm yapmıştır, hizmet götürmemiştir. Böylece o insanlar sindirilmek istenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında vukuu bulan Şeyh Said isyanı gibi isyanların çoğunlukla bu bölgeden olması, laik cumhuriyetçileri bölge insanlarına potansiyel düşman ve tehlike olarak bakmalarına sevketmiştir. Batıdan ithal edilen ulus-devlet kimlikli laik cumhuriyet sisteminin ve yöneticilerinin 50 yılı aşkın bir zamandır o bölge halkına yönelik sergiledikleri o sadist, şovenist, jakoben yöntemleri bölge halkında tepkisel olarak kulaklarına fısıldanılan Kürt kimliğine yönelme eğilimi doğurmuştur. Nitekim Abdullah Öcalan önderliğinde 1976’da Kürdistan Devrimcileri adlı küçük bir örgüt kurulduğunda halk zemini böylesi faaliyetlere kucak açmaya müsait hale gelmişti. Bu küçük grup daha sonra 1978’de partisel örgütlenmeye gidip PKK (Partiye Karkeran Kürdistan) “Kürdistan İşçi Partisi”ni kurmuştur. 1979’da PKK silahlı eyleme geçiyor ve bir milletvekiline silahlı saldırı yaparak ismini duyuruyor. Daha sonra da 15 Ağustos 1984’de geniş çaplı silahlı eylemlerini bilfiil başlatmış oluyordu. Bu tarihten günümüze kadar PKK ile mücadele neticesinde Türk resmi makamlarınca Başbakan’ın ağzından açıklanan en son rakamlara göre 27630 kişi ölmüştür. Bunların 17872’si PKK’lı terörist, 3832’si asker (196 subay, 363 assubay ve gerisi er), 247 polis, 1218 korucu ve 4454’si sivildir. Bu arada 16203 kişi yaralanmıştır, 5030 kişi kaçırılmıştır. PKK teröristlerinden 611 kişi yaralanmış, 47718 kişi yakalanmış, 2038 kişi teslim olmuştur. Bu süreçteki terörün T.C.’ye maliyeti 100 milyar Dolar olmuştur. Bu rakamlar şunu ifade ediyor: (17872+611+47718+2038=68239) kişi fiili olarak PKK militanı durumundadır. Buna ilaveten Suriye, Kuzey Irak, İran, Ermenistan, Türkiye ve Avrupa’da takriben 30000 daha militan var ise, PKK fiili olarak takriben 100 bin silahlı eleman bulma imkanı elde etmiş demektir. Bu PKK’nın bölge insanının desteğini aldığını gösterir. Bir silahlı örgüt dışarıdan ne kadar askeri, ekonomik, lojistik destek alırsa alsın halk tabanından destek görmedikçe böylesi bir potansiyele asla erişemez. PKK’nın bölge insanının desteğini kazanması onun başarısı değil, T.C. Devleti’nin yukarıda zikredilen o çağdaş tağuti cahiliyye anlayışla sürdürdüğü politikanın eseridir. Halk o tazyikten kurtuluş yolu ararken önünde Apo gibi bir serseriyi, PKK gibi bir örgütü bulunca ona sahiplendi. PKK’ya ABD’nin ve bölgedeki işbirlikçisi devletlerin yardımı, onun işini kolaylaştırmıştır. İşte laik-milli kimlikli T.C. Devleti’nin o malum uygulamalarının ve politikalarının oluşturduğu bu ortamda PKK’nın faaliyetleri ile bugünkü anlamda Kürt Sorunu ortaya çıkmıştır.

4.Bu Sorunun Tarafları ve Günümüzdeki Siyasi Konumu

4a- ABD ve Bölgedeki Politikası

PKK’nın oluşumu ve bugüne kadar gelişiminde ABD’nin rolü gayet açıktır. Buna delalet eden hususlar şunlardır:

- PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’ın çeşitli bağlantılarla Türkiye’deki Gladyo-Kontrgerilla (ABD’nin Nato kapsamında oluşturduğu yarı legal yarı illegal gizli örgüt) ile bağlantısı vardı. Mesela dayısının MİT elemanı olduğu biliniyordu. Nitekim bu bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışan ve belli mesafeler katettiğini bir gazetedeki köşe yazısında açıklayan bir yazar (Uğur Mumcu) bu açıklamasından hemen sonra öldürüldü. Şimdi “Çeteler” olarak anılan Kontrgerilla’nın devlet içindeki uzantılarının tespit ve tasfiyesi tartışılırken sık sık “Uğur Mumcu cinayeti çözülürse bu iş çözülür" denilmektedir.

- PKK’nın, 1991’den sonra Kuzey Irak ve Türkiye’de konuşlandırılan uluslararası”Çekiç Güç” olarak isimlendirilen askeri güçten fiili destek aldığı resmen tespit edilmiştir. Bu güç %90 oranında Amerikalılardan oluşmaktaydı.

- PKK, 1979’dan itibaren daima ABD’nin bölgedeki işbirlikçisi Suriye ve onun kontrolündeki Lübnan’da eğitim kampları kurup elemanlarını eğitmiştir. Apo da çoğunlukla Şam’da kalmıştır.

- PKK’nın başı Apo’yu yine ABD’nin talebi ile Suriye yönetimi sınır dışı etmiştir.

ABD’nin Kürt sorununa ilgisi Ortadoğu ve Orta Asya politikası gereğidir. ABD’nin öncülüğünde ve desteğinde kurulacak bir Kürt Devleti daima onun mandası/desteği altında kalacaktır. Bu ise ABD’nin bölgedeki nüfuzunu ve petrol geçit bölgelerine hakimiyetini sağlar. ABD, Irak rejimini ve Türkiye’yi kendisine bağlamakta başarısız olunca Irak’ı bölüp kuzeyinde ve Türkiye’yi bölüp güneyinde yani Kürtlerin yoğun olduğu o bölgede bir Kürt Devleti kurma çalışmalarına ağırlık verdi. Türkiye’de PKK oluştu, Kuzey Irak’ta ise Talabani’yi etkileyip kendisine bağlamaya çalıştı. 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra ABD Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurma faaliyetlerini artırdı. Ancak Barzani ve Talabani ABD’ye verdikleri sözlerinde durmadılar. Irak ve Türkiye’nin etkisinde kaldılar. Türkiye de PKK’yı bahane ederek sürekli Kuzey Irak’a askeri müdahalede bulundu. Türkiye, Barzani ile ekonomik, askeri, siyasi işbirliğine girince ABD’nin teşebbüsleri şimdiye kadar hep boşa çıktı. Şu bir gerçektir ki, Türkiye geçit vermedikçe Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulamaz. Bu gerçeği gören ABD Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale bahanesi olan PKK kartını iptal etmeye ya da dondurmaya yöneldi. Şimdi de Kuzey Irak’a müdahale etmemesi, 17 Eylül 1998’de Washington’da Talabani ve Barzani’ye imzalattığı anlaşma ile başlayan sürece engel olmaması hususunda Türkiye’yi ikna etmeye çalışıyor. Bu bağlamda Türkiye’ye Bakü Ceyhan Petrol ve Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nde yardımcı olmak, kredi kolaylıkları sağlamak ve Apo’nun iadesinde yardımcı olmak gibi vaatlerde bulunuyor.

4b- Avrupa Devletleri

Kürt sorununun bir başka tarafı da Avrupa devletleridir. Avrupa devletlerinden İngiltere’nin, Fransa’nın ve İtalya’nın bu sorunla ilgili kendi özel planları, hesapları var. Fakat AB devletleri, ABD’nin o bölgedeki politikalarına karşı genel ortak bir politika belirlemiş durumdadırlar. Çünkü ABD’nin bölgedeki siyasi hedeflerini –ki o bölge petrolünün kontrolünü elinde tutmaktır- gerçekleştirmesi, ekonomileri %80’lere varan oranda bu bölge petrolüne bağlı olan AB devletlerini ABD’ye tabi olan devletler konumuna düşürecektir. Böylelikle ABD, dünyada sömürü pastasının aslan payını alacaktır. Bundan dolayı Kürt Sorununu hem ABD hem AB devletleri kendi sömürü emelleri doğrultusunda kullanmak istemektedirler. AB devletleri ABD’nin iptal etmek üzere olduğu PKK kartını, Kürt sorununu uluslararası platforma taşımak maksadı ile bir vasıta olarak kullanmak için siyasallaştırma tehdidi ile Türkiye’yi sıkıştırmaktadır. Türkiye’ye, eğer ABD’nin uzlaşma sinyallerine olumlu cevap verirsen seni parçalarız diyerek masalarının çekmecesine koydukları Sevr Kartını çıkartıp göstermektedirler. Nitekim T.C. Devleti yetkilileri de Avrupalı dostlarının kendilerini arada bir Sevr ile tehdit ettiklerinden yakınmaktadırlar.

İşte son olaylar; Apo’nun İtalya’ya gitmesi, İtalya’nın ve Avrupa Birliği devletlerinin PKK’nın siyasallaştırılmasını ve Türkiye’nin PKK ile diyaloğa geçmesini istemeleri hep bu açıdan değerlendirilmelidir.

4c- Rusya

Rusya da doğal olarak fırsat buldukça ve imkanları elverdikçe Kürt Sorununa ilgi göstermekte, kendi siyasi maslahatları açısından kullanmak istemektedir. Fakat bu son olaylarda ve zamanlarda Rusya’nın fazla ağırlığı yoktur. İçinde bulunduğu zor ekonomik durumdan dolayı öyle fazla imkanı da yoktur.

5- Tespit ve Çözüm

Kürt Sorununun ne olduğu ve bugünkü boyuta gelmiş olmasının asıl sebebi yukarıdaki izahlardan da tespit edildi. Asıl sebep, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Çünkü Kürt Sorununun aslı, Kürtlere milli-ulusal kimlik kazandırıp bir milli-ulusal devlet kurulmasıdır. Laik cumhuriyetçiler kendileri bu coğrafyada yaşayan insanları ümmet çatısı altında asırlarca birlik ve beraberlikle kardeş yapan İslâm kimliğine savaş açtılar. Bu birliğin hayata geçmesini sağlayan Hilâfet’i yıktılar. Bu kimliği horladılar. Gericilik, irtica, aşırı dincilik diyerek karalamaya çalıştılar. Ve onu birinci derecede düşman ilan edip topyekün savaşa giriştiler. İslâmi hayatın tekrar başlaması ve onun şeri yolu olan Hilâfet’in tekrar kurulmasına karşı binbir türlü üsluplarla direnmeye çalışmaktadırlar.

Diğer taraftan da çağdaşlaşma, batılaşma naraları atarak Batı dünya görüşü çağdaş cahiliyye anlayışlarını, fikirlerini, kavramlarını benimseyip topluma da zorla benimsetmeye çalıştılar. Sonunda toplumu ve ülkeyi böyle bölünme ve düşman kamplara ayrılma noktasına getirdiler. Nitekim 75 yılda Türkiye gibi küçük bir coğrafya parçasında bugün itibariyle 70 milyon insanı bütünleştirememiş bilakis bugünkü boyutuyla Kürt Sorununun müsebbibi olmuştur.

O halde çözüme buradan başlamalı. Bu fitnenin, fesadın, bölücülüğün, düşmanlığın baş sebebi ortadan kaldırılmalıdır. O da laik Türkiye Cumhuriyeti sistemidir. Bu sistem hayatı kokuşturmuştur. Ülkeyi ve toplumu bu ateş çukurunun kenarına getirmiştir.

Çözüm, Kürt Sorununu kendi süfli sömürü emellerine alet olarak kullanmak isteyen İtalya’ya ya da başka bir Avrupa devletine kızıp bağırarak duygu deşarjı yapmak değildir.

Çözüm, İtalya ya da Avrupa mallarına boykot ilan etmek değildir. Mutfaktan buzdolabını atmak, ayakkabısını yakmak değildir. Eğer bir şey atılacak ve yakılacak ise o da Avrupa’dan ithal edilen teknoloji ürünleri değil, Avrupa’dan ithal edilen kokuşmuş pis küfür çağdaş cahiliyye sistemleri, laiklik, demokrasi, hürriyetler, milli-ulusal kimlikler ve milli devletler, cumhuriyet, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm, vatancılık ve bölgecilik gibi kavram ve kurumlardır. Asıl bunlar hayatımızdan, toplum devlet ve bireysel yaşantımızdan tamamen sökülüp atılmalıdır. İtalya’dan ithal edilen ceza hukuku, Roma hukuku, Fransa’dan ithal edilen laiklik, milliyetçilik, cumhuriyet, Yunanistan’dan ithal edilen demokrasi, İngiltere’den ithal edilen özgürlükler v.b. tüm Batı ve batıl kavram ve kurumları hayatımızdan sökülüp atılmalıdır. İslâm akidesi, İslâm kültürü ve ona dayalı hayat sistemleri ile arınmalı, böylece hayat, izzet, onur, vakar ve kuvvete kavuşulmalıdır.

Çözüm, ne Irak’ın parçalanmasıdır ne Suriye’nin parçalanmasıdır ne de Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bilakis bu ülkeler ve halklar arasına konulan o sınır denilen mayınlı alanları da kaldırıp bu ülkelerin birleşip bütünleşmesidir. Ancak bu bütünleşme ne Irak bayrağı-kimliği altında ne Suriye bayrağı-kimliği altında ne Arap bayrağı-kimliği altında ne de Türk bayrağı-kimliği altında olmalı. Bilakis bu bütünleşme, bütün bu bölge insanlarının ortak inancı olan ve bu bölge semalarında hergün beş vakit sedalanan "Lailahe illallah Muhammedun Rasulullah" Kelime-i Tevhid bayrağı altında İslâmi kimlik ve yönetimle mü’minlerin emiri sıfatıyla nasbedilmiş bir Halife’nin yönetiminde olmalıdır. Bu zor değildir. Bunu zorlaştıran milli kimlik, fasit anlayış ve hain yöneticilerdir. Bu marazları terk edince elbette kolay olur. Üstelik bu, 14 asırlık şanlı bir geçmişi olan çözümdür. Böylesi pratik ve kolay bir çözümü terk edip de haçlı bayrağı altında inancı, dili, kültürü, coğrafyası tamamen farklı olan AB ile bütünleşmeyi çağdaşlaşmak adına nihai hedef olarak benimseyenlerin akıllarına gerçekten şaşmamak elde değildir. Düşük akıllılık bu değil de nedir?! Zira izzeti, onuru, kuvveti bırakıp da zillete koşmak hangi aklın eseri olur ki?!…

Her halkın hatta her Müslüman halkın bir devleti vardır sadece Kürt halkının devleti yoktur, öyleyse bu mazlum halkın da Kürt Devleti olursa kötü mü olur? gibi argümenler/bahaneler ileri sürerek bir Kürt Devleti kurmak da çözüm değildir. Zira her Müslüman halkın devletinin var olduğu iddiası doğru değildir. Mesela Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk halkının devleti değildir. Zira bu halkın o devletin oluşumu ve bugüne kadar gelen yönetiminde herhangi bir söz hakkı ve katkısı olmamıştır. Bir avuç yahudi dönmesi kurulduğu günden beri yönetime hakimdir. “Halka rağmen halk için” anlayışı ile iktidar sürmektedir. Devletin temel fikri olan laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve halka milli kültür diyerek şırınga ettikleri kültür bu halkın inanç ve kültürü ile bağdaşmaz. Nitekim bu devletin içinde bir devlet vardır. Yani “Derin Devlet”, “Zinde Güçler” denilen olgu vardır ki o da dönme yahudilerdir. T.C. Devleti işte onların devletidir. Nitekim iktidara ve ülkenin servetlerine tahakküm süren onlardır. Vergi veren, askerlik yapan ve hamallık yapan ise Türk halkıdır. Buna rağmen Türk halkına “ne mutlu Türküm diyene” demek düşmektedir. İslâm alemindeki diğer devletler de benzer durumdadırlar. Arapların başındaki irili ufaklı ve devlet denilen varlıklar da Araplara ait değildir. Suriye’de bir avuç Nusayri, Mısır’da bir avuç Gıpti, Lübnan’da bir avuç Maruni, Irak’ta bir avuç ateist Süryani karışımı Baasçı, Suudi Arabistan’da bir avuç uşak Suud bozuntusu, Ürdün’de bir avuç İngiliz uşağı Kral sülalesi, Pakistan’da bir avuç Kadiyani, İran’da bir avuç fanatik mezhepçi ırkçı yönetime hakim değil mi?!… Bu yönetimlerle bu halklardan hangisi mutlu olmuş?! Bu halkların hangisinin dünya arenasında siyasi, askeri, ekonomik itibarı, gücü ve kuvveti var?! Bu halkların hangisi zulüm görmüyor, mazlum değil?! O halde nihayet böyle olacak bir Kürt Devleti Kürt halkına ne kazandıracak?! Onun için çözüm Kürt Devleti kurmak da değildir.

Çözüm, Kürt, Türk, Arap, Fas v.b. bütün ulusal-milli kimlikleri bir kenara bırakıp bu halklara izzet, onur, kuvvet kazandıracak, bu halkları dün olduğu gibi tekrar kardeş yapıp İslâm ümmeti kimliğinde birleştirip bütünleştirecek İslâmi hayatı tekrar hakim kılmaktır. İslâmi hayatı hakim kılıp İslâm alemini inancımız olan Kelime-i Tevhid bayrağı altında birleştirecek olan ve İslâm’ı cihad yoluyla aleme hidayet ve nur olarak yayacak olan Raşid Hilâfet Devleti’ni kurmaktır. İşte bu çözüm, Rabbımızın biz inananlara sunduğu “Hablullah”a (Allah’ın ipine) tutunmaktır. Türkü, Kürdü, Arabı, Farsı tüm Müslümanların Allahu Teâla’nın şu hitabına kulak vererek bu çözümü hayatlarına geçirmeleri hem inançları hem de dünya ve ahirette zillet ve hüsrandan kurtuluşlarının gereğidir:

“Ey iman edenler! Allah’tan gereği gibi korkun. Ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirip O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Al-i İmran: 102-103)

21/11/1998

Ahmed Seyfulislâm