ÜRDÜN YÖNETİCİLERİ HEM ŞERİATA MUHALİF HEM DE GERÇEKLERİ SAPTIRAN SÖZLER SÖYLÜYORLAR

28/11/1999 Tarihinde Ürdün Başbakanı Abdurrauf er-Revabide parlâmentoda şunları söyledi: “Mescitlerde siyasi görüşlerini ortaya koymak isteyenlere kesinlikle izin vermeyeceğiz.” Bu söz, İslam’ın mescidiler hakkındaki hükümlerine, Rasulullah (SAV), Raşid halifeler ve onlardan sonraki halifeler zamanındaki mescitlerin konumuna ters düşmektedir. İslam’da mescitler, yalnızca namaz kılmak ve Kur’an okumak için değildir. Bunların yanında ayrıca İslam’ın öğrenilmesi ve yöneticilerin muhasebe edilmesi için vardırlar. Marufun emredildiği ve münkerin nehyedildiği en belirgin mekanlardır mescitler. Mescitte bulunan Halife Ömer’e bir Müslüman şöyle diyordu: “Allah’tan kork ey Ömer!” Bir başkası ise ayağa kalkarak şöyle diyordu: “Eğer senin yoldan çıktığını, yanlış yaptığını görürsek kılıçlarımızla seni yola getiririz” İşte bu muhasebe üzerine Ömer, Allah’a hamd ediyordu. Mescidiler, fetih ordularının hareket noktasıdır, raiyenin işlerinin yürütüldüğü yerlerdir. Zira İslam’da din ile siyaset arasında bir ayırım yoktur. İslam, siyasi bir sistemdir. İnsanın, Rabbı ile, kendisiyle ve başkaları ile olan ilişkilerini düzenlemiş ve on üç asır boyunca insanlar arası ilişkilerin tümünü başarılı bir şekilde yürütmüştür. İşte mescitler, bu türden düzenlemelerin yapıldığı mekanlardandır. Bu yönüyle İslam’ın nazarında, ibadetlerle muamelat ve yönetimle ilgili hususlar arasında herhangi bir fark yoktur. Fakat din ile siyaset arasında yani din ile hayat arasında ayırım yapan şu andaki kapitalist sistem, dini hayattan ayırdığı için küfür sistemidir. Bu sistemin alınması veya İslam’a benzetilmesi haramdır. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını yasaklayandan daha zalim kim vardır?” (Bakara: 114) Ayette yer alan “O’nun ismi” kelimesinden kasıt yalnızca namaz ya da ‘Lailahe İllellah’ veya ‘Subhanellah’ gibi tesbihatlar değildir. “O’nun ismi” ifadesi, içerisinde namazın, duanın, daveti taşımanın, marufu emretmenin ve münkerden nehyetmenin de yer aldığı Allaha’ın emir ve yasaklarının tamamını kapsamına alır. “Mescitler” lafzı da Kur’an’da birçok yerde “Allah” lafzına ek olarak –Allah’ın mescitleri, ifadesinde olduğu gibi- gelmiştir. Geniş anlamıyla Allah’a kulluk için demektir. Rasulullah (SAV) zamanında mescitler, ibadet için kullanıldığı gibi siyaset için de kullanılıyordu. Sadece namaz kılmak için kullanılmıyordu. Günümüzün yöneticileri ise mescitlerin, Hıristiyanların kilisesi, Yahudilerin havraları gibi olmasını istiyorlar.

25/11/1999 tarihinde başbakan şöyle diyordu: “Duvarımız çok yüksektir, ancak şerefli olanlar oraya yükselebilirler…Efendiliğimiz eksiksizdir. Her ne surette ve ne tür bir soygunculuk altında olursa olsun bundan kesinlikle taviz vermeyeceğiz…” Ürdün’de bu yüksek duvarı aşmasına, istedikleri yerleri gezmelerine, üzerlerindeki silahlarıyla istedikleri kimseleri tutuklamalarına izin verdiği Yahudiler er-Ravabide yanında şerefli kimseler midir? Ürdün’ün başkenti Amman’da Yahudi “Mosad”’ın, Ürdünlü çocuklardan birisinin üzerine ateş açtığında bu yüksek duvarı koruyan hükümet neredeydi?!. İşlediği suçtan dolayı saldırgan hükümeti hesaba çekti mi? Yoksa Ürdün nehri boyunca duran bu yüksek duvar, herhangi bir probleme neden olmadan gelişlerinde ve gidişlerinde Yahudilerin önünde yerle bir mi oldu?!

Ürdün’de sanayi siteleri kurmalarına, toprakları ve Ürdünlü şirketleri satın almalarına izin verdiği, kolayca yatırım yapmalarını, Ürdün topraklarından ve servetlerinden mülkler elde etmelerini kolaylaştırmak için kanunları değiştirerek yeni kanunlar hazırlayan ancak buna karşılık, Ürdünlülerin önüne birçok engeller koyarak onların paralarıyla dışarıda yatırım yapmalarına neden olan er-Ravabide nezdinde Yahudiler çok şerefli kimseler midir?

İstedikleri yerde dolaşmaları ve istedikleri yere ulaşabilmeleri, tuzaklar kurabilmeleri ve dümenler çevirebilmeleri, herhangi bir kontrolör veya denetleyici olmaksızın ajanlar ve uşaklar satın alabilmeleri için elleri Müslümanların kanları ile kirletilmiş olan Amerika, İngiltere ve Yahudi sefirlerinin, Ürdün duvarını aşmalarına izin verilirken; Ürdünlüler işyerlerinde ve evlerinde gözaltına alınmakta, neredeyse aldıkları nefesleri sayılmakta ve hak söz söyledikleri için bir kısmını hapishanelere doldurulmaktadır.

Bu duvar nasıl bir duvardır ki işgalcilerin ayakları altında çiğnenen İsra topraklarına komşu Ürdün toprakları üzerinde “Yedinci Dünya Din ve Barış Konferansı” düzenlemek ve yöneticilerin Yahudilerle yaptıkları barış anlaşmasını tebrik etmek üzere gelen dünyadaki farklı dinlerin liderlerine sonuna kadar açılmaktadır. Allah’ın kendileri hakkında: “İman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlisini Yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olarak bulacaksın” (Maide: 82) buyurduğu; Budisti, Yahudisi. Bahaisi ve bunların dışında birbirlerine benzeyen saray mollaları; -sanki bu dinlerin tamamı İslam’ın dengi ya da benzeri imiş gibi- bir araya gelip toplanmaktadırlar. Oysa İslam kendisinden önceki dinlerin tamamını geçersiz kılmıştır. İster Yahudi, ister Hıristiyan isterse bir başka dine mensup olsun İslam’ın davet ettiği hususlara inanmayan herkesi kafir saymıştır ve onların gidecekleri yer cehennemdir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran: 85) Allah Teâla; İslam’ın tüm dinler üzerinde hakim olmasını va’d ederek Rasul(SAV)’den ve tüm Müslümanlardan İslam’ı tüm insanlara götürmelerini istemektedir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe: 33) Oysa bugün saray mollaları ile diğer din mensupları arasında var olan diyalog, İslam’a davet için yapılmamakta tam tersine diğer din mensuplarının inandıkları küfür akidelerinin kabul edilmesi için yapılmaktadır. Ezher şeyhi (dekanı) bu saray mollalarının başında yer almakta, Rasulullah (SAV)’ın soyundan gelmekle övünen Ürdün kralı ise bu konferansın açılış konuşmasını yapmaktadır. Kendisini peygamberin soyuna nispet etmesi ona İslam’a muhalefet etme hakkını mı tanımaktadır? Cehennem azabından kurtarmak için kıyamet günü ona şefaatçi olacak mıdır? Allah Rasülü (SAV) şöyle buyurmaktadır: “Ey Abdülmuttalib oğlu Abbas! (Kıyamet günü) Allah’tan gelen şeyi (cehennem azabını) ben senden bertaraf edemem. Ey Allah Rasülünün hala kızı Safiyye! (Kıyamet günü) Allah’tan gelen şeyi (cehennem azabını) ben senden bertaraf edemem. Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Bana dilediğini sor. Zira (Kıyamet günü) Allah’tan gelen şeyi (cehennem azabını) ben senden bertaraf edemem.”

Bu hileli konferansta kral Abdullah’a şöyle söyleme hakkını ona kim vermektedir. “Kudüs, birisi Filistinlilere diğeri de İsraillilere ait olmak üzere iki başkenti bir arada barındırmaya elverişlidir ve aynı anda da tüm dünyanın olur” Kudüs’ü Yahudi pisliğinden kurtarması gerekirken Kudüs’ün dinsel bir şehir statüsüne getirilmesi komikliğine öncülük ediyor.

Kudüs, tüm Müslümanlarındır. Kudüs’ün kurtarılması da tüm Müslümanların, özellikle de kendilerini Müslümanların yöneticisi sayan kimselerin sorumluluğundadır. Kudüs, iki kıblenin birincisidir, Haremeyni Şerifeyn’in üçüncüsüdür. Allah Teâla’nın Muhammed (SAV)’i miraca çıkardığı yerdir. Toprakları, Kudüs’ü fethetmek ve korumak için canlarını feda eden sahabelerin ve Müslümanların kanları ile sulanmıştır. Şu andaki uşak yöneticilerin Yahudilerle yapmış oldukları barış anlaşmaları ise Müslümanları bağlamaz. Çünkü bu, İslam hükümlerine muhaliftir. Kendilerinden öncekilerin Yahudilerle yapılan barış anlaşması yapmaya kalkışmaları diğerlerine bu işi mubah kılmaz. Zira İslam’da egemenlik, halka değil şeriata aittir.

Ey Müslümanlar!

Bugün başınızda bulunan yöneticilerin sizin çıkarlarınızı sağlamaya hırs gösterdikleri iddialarının aslı yoktur. Onlar, Müslümanların çıkarları yerine Yahudilerin ve kafirlerin çıkarlarını gerçekleştirmeleri için başkaları tarafından bu makamlara getirilip yerleştirildiler.

Şu anda içerisinde bulunduğunuz kötü halin tek sebebi bunlardır ve yönetimde kalmaya devam ettikleri sürece de kesinlikle değişmeyecektir. Hazırladıkları planlar, konferanslar, heyetler ve görüşmelerle sizinle alay etmeleri sona ermeyecektir. Yahudilerin artıkları ile kirletilen içme sularından, hayvanların bile yemekten tiksindiği Amerikan buğdayından yapılan ekmeyi yemekten, çocuklarınızın diskoteklerde fahişeliğe sürüklenmesinden, dansın ve balonun öğretilmesinden kesinlikle kurtulamayacaksınız. Bilakis şu andaki haliniz daha da kötüye gidecek ve hakkı söylememeye devam ettiğiniz, haksızlık karşısında sustuğunuz için de ahirette hesaba çekileceksiniz. O gün mazeretleriniz kesinlikle size fayda vermeyecektir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “(O gün şöyle) diyecekler: Rabbimiz! Biz, yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzab: 67)

Bu nedenledir ki dünyada izzete, ahirette de sevaba nail olabilmek için akidesiyle ve hayat nizamıyla bir bütün olarak İslam’a dönmenizden başka çıkar yolunuz yoktur. Bunun şeriat tarafından belirlenen metodu ise, Allah’ın kurmanızı emrettiği Hilafet Devleti’ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlarla birlikte ciddi olarak çalışmaktır. Aksi takdirde Allah, halinizi kesinlikle değiştirmeyecek ve halinizi düzeltmeyecektir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Bir kavim (topluluk) kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların halini kesinlikle değiştirmeyecektir.” (Ra’d: 11)

Hizb-ut Tahrir 23 Şaban 1420 H.

Ürdün Vilayeti 01/12/1999 M.