ÇEÇENİSTAN VE TÜM KAFKASYA SORUNU BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN SORUNUDUR 

Yine bir yaramız kanıyor. Çeçenistan’da da müslüman kanı ve gözyaşı akıyor. Kafir sömürgeci Rusya Devleti Çeçenistan’da yine müslümanların tepelerine karadan ve havadan bomba, füze yağdırıyor. Müslümanların köyleri, kasabaları, şehirleri kafir Rusya ordusu tarafından kuşatılmıştır. Evleri bombalar ve füzelerle başlarına yıkılıyor. Pazar yerleri kafir Rusya’nın füzelerine hedef oluyor. Binlerce kişi bu saldırılarda ölüyor. Binlerce kişi yaralanıyor ve on binlerce kişi göçe zorlanıyor. Kışın ve kafir Rusya’nın devlet terörünün şiddeti arasında on binlerce müslüman madur kalıyor. Çoluk çocuk, kadın ve yaşlıların feryat figanları ve imdat çığlıkları ayyuka çıkıyor.

İşte Çeçenistan’daki bu imdat çığlıkları ayyuka çıkarken Türkiye’nin sağır Başbakanı ve hükümet heyeti Rusya’nın başkenti Moskova’ya 6 Kasım 1999’da bir ziyaret yaptı. Çeçenistan’daki müslümanların kanıyla kanlanan kafir katil Rus Başbakanının elini dost eli olarak sıktı. Rusya ile “antiterör” yani “teröre karşı işbirliği” anlaşması yaptı. Bu anlaşmanın imza töreninde katil kafir Rus başbakanı Pudin, Çeçenistan ve tüm Kafkasya’daki isyancı güçleri yani müslümanları “haydutlar”, “teröristler” olarak vasfederek; “Onların tamamını imha etmekten başka alternatifimiz kalmadı” dedi. T.C. Hükümetinin sağır Başbakanı bunu da duymadı yada duydu da evlerini, köylerini, şehirlerini, canlarını, mallarını, namuslarını Rusya saldırısına karşı korumaya çalışan müslümanları “terörist”, “haydut” olarak kabul etti. Rusların bu katliamını, vahşetini haklı görerek; “Rusya’nın iç meseleleridir” dedi ve bu Rus vahşedine seyirci kalmayı yeğledi. Fakat yine de Rusya’nın sarhoş devlet başkanı Yeltsin’e yaranamadı ki iki gün rica ettiği halde tarafından kabul edilmedi.

Çeçenistan’daki sorunun günümüzdeki boyutundan bir kesiti kısaca tasvir ettikten sonra, bu sorunun arka planını, Türkiye’nin ve tüm müslümanların takınmaları gereken tavrı ve köklü çözümü bu yazıda belirtmeye çalışacağız inşallah.

1- Çeçenistan ve tüm Kafkasya’daki sorunun arka planı:

Sorun Rusya’nın iddia ettiği gibi bölgeyi haydutlar ve teröristlerden temizlemek değildir.

Sorun bazı gafillerin iddia ettiği gibi bir bağımsızlık, milli devlet kurmak da değildir.

Sorun, Rusya’nın ve bazı devletlerin ilan ettikleri gibi meşru bir devlete karşı ayaklanmış bir grup isyancıları bastırmak anlamında Rusya’nın bir “iç meselesi” de değildir.

Sorun; Kafkasya bölgesini elinde bulundurmak isteyen sömürgeci kafir Rus devletinin işgali ve bu işgale karşı çıkıp evlerini, köylerini, şehirlerini, canlarını, mallarını ve namuslarını korumak için direnen müslümanların kafir sömürgeci Rus devleti tarafından topyekün imha edilmek kastı ile katledilmesidir.

Rusya 1774 den beri Kafkasya’ya girmiş ve orayı Orta Asya’ya geçmek ve güneye inmek için bir sıçrama tahtası olarak görmüştür. Ayrıca bölgenin stratejik geçit yollarını, madenlerini, petrolünü ve tüm zenginliklerini sömürmeye başlamıştır. Bu sömürüsüne karşı direnen bölgedeki müslüman halk, sürgünlere, katliamlara, sindirme operasyonlarına maruz kalmıştır. Bütün bunlara rağmen bölgedeki Müslüman halkın haklı isyanı, İmam Mansur, Şeyh Şamil gibi güzide kahramanların şahsında sembolleşerek günümüze kadar sürmüştür. Bu isyan meşru bir devletin otoritesine karşı haksızca yapılan “terörist” bir isyan değil, bir işgalci gücün can, mal, namusa yönelik saldırılarını bertaraf etmek için ortaya konulan haklı bir direnmedir. Sorunun doğru tanımı budur. Doğru teşhis ve tanım doğru çözümünün temelini oluşturur.

2- Bu soruna Türkiye’nin tavrı ne olmalıdır?

Türkiye’nin tavrını halkın tavrı ile devletin tavrının farklı oluşundan dolayı ayrı, ayrı ele almamız gerekiyor. Çünkü Türkiye’de halk ve devlet aynı cinsten, aynı inançtan, aynı dünya görüşünden değildir. Onun için devlet olaylara halkın baktığı gibi bakmaz, halkın hissettiği gibi hissetmez.

- T.C. Devletinin şu anda ki tavrının yanlışlığı:

T.C. Devletinin en büyük yanlışlığı öncelikle yanlış bir esas olan laiklik esası üzerine kurulup Batıyı kendisine kıble yapmış olmasıdır. Bu şekilde körü körüne Batıcılık onu her alanda olduğu gibi dış politikada da projeksiyonsuz, kompleks ve tepkisel bir konuma düşürmüştür. 76 yıldır T.C. Devleti hiç bir konuda özgün bir strateji ve politika belirleyememiştir. Daima yüzünü Batıya çevirmiş hep oradan işaret ve ilham alarak hareket etmiş hep taklitçi tepkisel, kompleks içinde kalmıştır.

İşte bu durum; T.C. Devletinin Kafkasya ve ondan önemli bir cüz olan Çeçenistan sorununa karşı Türk halkının anlayamadığı, izahını yapamadığı tavrını da belirleyendir.

T.C. Devletinin bu soruna karşı resmi tavrı Başbakanın ifadesi ile; “Rusya’nın iç meseleleridir. Biz karışmayız.” şeklinde ifade edilmektedir. Bu tavı almaya zorlayan ise komplekstir. Yani biz ona müdahale edersek onlar da bizim P.K.K. ve güneydoğu sorununa müdahale eder kaygısı ve kompleksidir. Bu kompleks Kosava’daki Sırp vahşetine karşı da T.C. Devletinin aynı tavrı almasını sağlamıştı. Sonra Avrupa devletleri soruna şekli de olsa müdahale edince T.C. Devleti de onların ardından cılız ve ürkek bir şekilde müdahil tavrı alabilmiştir.

Halbuki dış politika komplekslerle, taklitlerle, projeksiyonsuzlukla ve onursuzlukla yürümez T.C. Devleti hep günü kurtarmak hesabı içinde dış politika takip etmektedir. Halbuki dış politika bugüne göre değil yarına göre çizilir. Yeni mevcut şartlara takılıp kalınarak değil de ileriye bakarak belirlenir. Aksi halde daima başkalarının planlarının parçası olunur.

Nitekim T.C. Devleti, diğer bölgelerde olduğu gibi Kafkasya bölgesinde de Avrupa planının mı, Amerika planının mı, İsrail planının mı parçası olacak ona bakmaktadır. Kendisi bir plan ortaya koyamamaktadır. Çünkü stratejik planlar yapmak sahih kuvvetli siyasi iradeyle olur. O da Türkiye devletinde yok. Zira kuvvetli siyasi irade ise halkıyla devletinin mutabık kaldığı bir fikri kaideye binaen olur. Sahih irade ise sahih bir akideye binaen olur. Türkiye bunun yokluğunun sıkıntısını yaşıyor. Çünkü Türk halkının inancı ile T.C. Devletinin inancı/fikri temeli çatışıyor. Onun için halk ile devlet bütünleşemiyor ve devlet daima halkı kendisi için potansiyel düşman/tehlike görüyor. Milli Askeri Stratejik Konsepti’ni hep bu kaygıya binaen şekillendiriyor. “Hattı müdafaa yok sathı müdafaa var.” “Yurtta sulh, cihanda sulh” gibi sloganlarla bakışlarını dışa değil içe yöneltmiştir. Sınırlarının bir karış ilerisini dahi göremiyor ve düşünemiyor. Deve kuşu bakışı ile dış politika takip ediyor.

Halbuki dış politikada devletler -özellikler günümüzde- kendileri için bir savunma sınırları belirlerler. Kendilerini fiili sınırlarından değil de belirledikleri sınırlardan savunurlar. Mesela; Türkiye, batı savunma sınırını Edirne’den ibaret görerek “Kosava Sırbistan’ın iç meselesidir” derse, Kuzeydoğu sınırını Kars’tan görüp “Çeçenistan Rusların iç sınırıdır” derse, olaya deve kuşu gibi bakmış olur. Zahir durum onu gösteriyor.

Dış politikadaki bu trajedi-komik konumdan, daha onurlu ve avantajlı bir konuma, başarıya ulaşmanın olmazsa olmaz şartı da devletin mevcut fikri liderliği olan laikliği terk edip İslâm akidesini benimsemesidir. O zaman halk ile bütünleşme hasıl olur. Böylece bakışı içe değil dışa yöneltebilir. Dışarıda itibar ve kuvvet kazanır. Kürt sorunu diye bir sorun da kalmaz. Bütün Müslüman halklar ile İslâm potasında birleşme ve bütünleşme hasıl olur. Böylelikle hem bu coğrafyada yaşayan Müslüman Türk halkı hem de diğer Müslümanlar Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğunu çeşitli stratejik zenginliklerine imkanlarına sahip olarak daha rahat, onurlu, şerefli bir hayat yaşama imkanına kavuşurlar Aksi halde bu zillet kompleks dolu hayattan kurtulamazlar.

Türkiye devletinin Çeçenistan ya da Kafkasya sorununa yönelik tavrı; bu bölgeyi kendi güvenliği ve geleceği açısından hayatı önemde görüp aktif tavır olmalıdır. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi T.C. Devleti laik ve milli kimliği ile bu aktiviteyi ortaya koyamaz. Ancak İslâm kimliğini benimsemesi, Türkiye’yi bölgede hatta tüm dünyada cazibe, çekim ve kuvvet merkezi haline getirir. Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu, Uzak Doğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika da bu merkezin çekim alanına girer. İşte büyük olmanın, lider olmanın yolu, imkanı apaçık gözler önündedir. Buna rağmen bu yola girmemekte inat, ancak ya deve kuşu ahmaklığı ile ya da ihanetle izah edilebilir.

3- Türkiye halkının Çeçenistan sorununa bakışı ve tavrı ne olmalıdır.

Türkiye halkı Müslüman’dır. Çeçenistan ve Kafkasya halklarının çoğunluğu da Müslüman’dır. Buna binaen bu bölgedeki Müslüman halklara yönelik kafir Rusya saldırılarına karşı ilgisiz, duyarsız kalamazlar. Çünkü o insanlar kendilerinden bir parçadır. Onların dertleriyle dertlenmek ve onlara imkanlar nispetinde yardım etmeye çalışmak zorundadırlar. Bu açıdan Türkiye’de ki Müslümanlar ne yapabilirler;

a-) Çeçenistan’daki soruna, Rusların katliamına dikkat çeken bir kamuoyu oluşturulmalıdır. Her türlü platformda; konferanslar, mitingler, yürüyüşler, televizyon ve radyo programları, gazete ve dergilerde haber ve yorumlar, İnternet ortamı gibi her türlü platformda bu soruna dikkatler çekilmelidir.

b-) Bu sorun; Çeçenlerin yada Kafkasyalıların sorunu değil bütün Müslümanların sorunu olarak tanımlamalı ve tüm faaliyetler bu tanım çerçevesinde yapılmalıdır. Rusların “toplu imha” tehdidi ve faaliyetleri tüm müslümanlara yönelik bir tehdit ve faaliyet olarak algılanmalıdır. Çünkü müslümanlar bir vücut gibidirler. Bir uzvuna yönelik saldırı bütün uzuvlarına yönelik saldırı olarak algılanmalıdır.

Müslümanlar; Filistin meselesinde, Keşmir meselesinde, Kıbrıs meselesinde yaptıkları yanlışı artık terk etmelidirler. Yapılan yanlış, bütün bu meselelere milli yada lokal/bölgeci yaklaşımlarla yaklaşmalarıdır. Filistin meselesinin ya Filistinlilerin yada Arapların meselesi, Kosova meselesinin Kosovalıların yada Arnavutların meselesi, Keşmir meselesinin Keşmirlilerin yada Pakistan’ın meselesi, Kıbrıs meselesinin Türklerin meselesi olarak görülmesi yanlıştır. Çünkü hem coğrafya hem de insanları bakımından bütün bu meseleler bütün müslümanların meselesidir. Çeçenistan veya Kafkasya meselesi de aynı şekilde tüm müslümanların meselesidir.

Soruna bu yaklaşımla bakmak elbette ki ona yönelik tavrı etkiler. Farklı şekilde hissetmeyi ve farklı şekilde tepki vermeyi gerektirir. Zira insanın başka birisinin vücudundaki bir yaraya bakışı, onu hissedişi ve ona karşı tepkisi ile kendi vücudundaki yaraya bakışı, hissedişi ve tepkisi bir olur mu? Onun için müslümanların diğer bölgedeki sorunlar gibi Çeçenistan sorununa bakışları düzeltilmelidir. Bu sorunlara bölgesel/lokal yada milli açılardan bakış hastalıklı bakıştır. Çağdaş cahiliyye anlayışlarının ürettiği duygularımızı, bakışlarımızı körelten mikroplu, hastalıklı bakıştır. Bu hastalıktan artık kurtulmalıyız. Rabbımızın bize “şifa” olarak gönderdiği İslâm ile hayata ve olaylara, sorunlara bakmalıyız ki şifa bulalım. Sağlıklı çözümlere ulaşalım.

c-) Çözüm noktasında ise pragmatik açıdan değil İslâm akidesi açısından ve takva açısından bakmalıyız. Çözümü; BM, NATO, AB, ABD gibi küfür merkezleri ve devletlerinden beklememeliyiz. Yüzümüzü oralara değil Allah’a ve müslümanlara çevirmeliyiz. Çözüm noktasında, yardım noktasında hiç bir küfür merkezi ve devletine dayanmadan sadece imanımızla kendi imkanlarımıza dayanmalıyız.

d-) Bu perspektif ile bu çerçevede kalarak sadece güvenilir müslüman unsurlara dayalı bir yardım mekanizması oluşturmalı ve bu yol ile Çeçenistan’daki müslüman kardeşlere çeşitli maddi yardım gönderilmelidir. Bunu istismar edenlere karşı da uyanık olunmalıdır.

e-) Türk devleti ve hükümetinin yanlış politikası, oluşturulan kamuoyu ile eleştirilmeli ve siyasi otorite bu yanlıştan dönmeye zorlanmalıdır. En azından gölge etmemesi, engel olmaması sağlanmalıdır.

4-) Çeçenistan ve Kafkasya’daki müslümanların takınmaları gereken tavır:

a-) Bu kardeşlerimiz de olaya lokal ve milli perspektiflerden bakmamalıdırlar. Kendilerini milli yada bölgeci bir kimlik ile değil sadece İslâm kimliği ile izah etmelidirler. Hedeflerini bir milli bölgeci devlet kurmak değil öncelikle kafir sömürgeci Rus saldırısından kurtarmak ve bütün müslümanlarla bütünleşmeye gidecek bir çözüm için uğraşmak olarak belirlemelidirler.

b-) Sadece Çeçenistan’da değil tüm Kafkasya’da İslâm kimliğini tekrar canlandırmaya çalışmalıdırlar. Düşmanları kafir sömürgeci Rus devletinin aralarına ektiği fitne tohumlarını, husumetleri, kan davalarını ellerinin tersi ile bir kenara itip İslâm akidesine dayalı İslâm kardeşliği potasında bütünleşme faaliyetlerine de yoğunluk vermelidirler. Bölge halkında bu kimlik ve birlik bilinci oluşunca Rusların yapabileceği bir şey kalmaz. Ya Rusya’nın ordusu orada imha olup eli kırılır yada pis elini ve ordusunu çekmek zorunda kalır.

c-) Çeçenistan ve Kafkasya’daki müslüman kardeşlerimiz de soruna sadece pragmatik açıdan bakmamalıdırlar. Bu bakış kişiyi şeytani tuzaklar içine düşürür. Sadece İslâm akidesi açısından ve takva açısından bakmalıdırlar. Şer'î hükümleri çözüm noktasında esas almalıdırlar.

d-) Yardım almak çözüm bulmak noktasında hiçbir kafir kurum, kuruluş ve devletine dayanmamalıdırlar. BM, NATO, AB, ABD vb. kurum ve devletler onların dertlerini kendi menfaatleri doğrultusunda istismar ederler. Yarayı tedavi etmezler, bazen pansuman tedbirlerle üstünü örterler bazen de iyice deşerler. Çünkü kafirler mü’minlerin velisi değildirler bilakis düşmanıdırlar. Onlardan yardım beklenmemeli sadece mü’minlerin aleyhine tuzak ve hile beklenmelidir. Mü’minlerin velisi ancak Allah, Resulü ve mü’minlerdir. Allah, Resulü ve mü’minleri bırakıp kafirlerden izzet, kuvvet ve nusret bulacaklarını sananlar, yanıldıklarını hep hüsranlarla karşılaştıktan sonra anlamaktadırlar. Halbuki müslüman, Rabbısının kendisine yönelttiği ikazları test etmeye kalkmamalıdır. Ona yakışan, Rabbısının ikazını işittikten sonra hemen tasdik edip gereğini yaparak sadece O’na güvenerek O’nun vaat ettiği nusret/yardım ve saadete layık olmaya çalışmaktır.

İşte Rabbımız Allah’ın bu konudaki bazı ikazları:

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri (kafirleri) sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri ister dururlar. Gerçekten kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmuştur. İçlerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlarsanız herhalde ayetlerimizi size açıklamış oluyoruz.

İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütünüyle kitaba inanırsınız, onlar ise sizinle karşılaştıklarında “inandık” derler. Kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. “kininizle geberin” deyiver.

Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız (takvalı olursanız/şeri hükümlere bağlanırsanız) onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.

Hani sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işiten ve görendir.

O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler sadece Allah’a dayanıp güvensinler.

Andolsun ki sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de size yardım etmişti. Öyle ise Allah’a karşı takvalı olun (hükümlerine bağlanıp sadece O’na güvenin) ki O’na şükretmiş olasınız.

O zaman sen, mü’minlere şöyle diyordun: “İndirilen üç bin melekle Rabbınızın sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değilmidir?”

Evet, siz sabır gösterir ve Allah’a karşı takvalı olursanız ve eğer onlar (düşmanlarınız) şu anda üzerinize gelirlerse, Rabbınız alametli beş bin melekle sizi takviye eder.

Allah bunu size sırf bir müjde olsun diye yaptı. Zafer yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.” (Ali İmran: 118-126)

ا “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kafirleri veli/dost ve yardımcı edinmeyin. (Bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa: 144)

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli/dost ve yardımcı edinmeyin. Zira onlar birbirinin velisidirler. İçinizden onları veli edinenler onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.

Kalplerinde hastalık bulunanların “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir (azab) getirecek de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.

(O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır bütün güçleri ile sizinle beraber olduklarına yemin edenler?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğrayanlardan olmuşlardır.” (Maide: 51-53)

“Sizin veliniz/dost ve yardımcınız ancak Allah’tır, Resulüdür ve Allah’ın emirlerine boyun bükerek namazı kılan, zekatı veren (şer’î hükümlere dosdoğru bağlanan) mü’minlerdir.

Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri veli/dost ve yardımcı edinirse (bilsin ki) galip/üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah taraftarlarıdır.” (Maide: 55-56)

“Mü’minleri bırakıp da kafirleri veli edinenler, onların yanında izzet/güç ve şeref mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnız Allah’a aittir.” (Nisa: 139)

“Allah’tan başkasını veli/dost ve yardımcı edinenlerin durumu, kendisine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Halbuki evlerin en çürüğü, şüphesiz örümcek evidir/yuvasıdır. Keşke bilselerdi.” (Ankebut: 41)

“Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanınızdır.” (Nisa: 101)

Rabbımız Allah; güç, kuvvet, izzet, nusret, zafer ve galibiyetin adresini işte böyle açıkça göstermektedir. O da sadece Allah’a inanmak/güvenmek, sadece O’na yönelmek, sadece O’na dayanmak, sadece O’nu veli edinmek, sadece O’nun emirlerine ve nehiylerine bağlanmak, hayata O’nun istediği biçimde yani şer'î hükümler çerçevesinde bakmaktır. “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha: 5) ekseninde sabır ve sebatla kalmaktır. Bunun dışındaki tüm güç, kuvvet, itibar, izzet ve zafer arayışları hep boşuna uğraşı ve hüsran olacaktır.

5- Köklü çözüm:

Müslümanların bütün bu sorunlarının köklü çözümü, asıl sorunlarının çözümüne bağlıdır. Asıl sorun, onlara hayat, basiret, güç ve kuvvet, izzet verecek olan İslâm’ın hayatlarından özellikle toplumsal ve siyasal yaşamlarından uzaklaşmış olmasıdır. Çözüm ise, Allah’ın indirdikleri ile yöneterek İslâmi hayatı tekrar başlatacak, müslümanları Kelime-i Tevhid bayrağı altında bir tek halifenin yönetiminde birleştirip güçlendirecek ve İslâm risaletini, davetini bütün dünyaya davet ve cihad ve tatbik yoluyla taşıyacak Raşidi Hilâfet Devleti’ni hemen kurtarmaktır.

Eğer Raşidi Hilâfet Devleti bugün var olsaydı, kafirler müslümanlara saldırmakta o kadar cesur davranamazlardı. Onları sahipsiz, korumasız zavallılar olarak görmezlerdi. Yine müslümanlar herhangi bir saldırıya maruz kalırlarsa bugün Çeçen lider Mashado’nun çaresizlik ve şaşkınlık içinde yaptığı gibi Hıristiyanların ruhani lideri Papa’dan ya da küfrün başı ABD Başkanından yardım dilenmek zorunda kalmazlardı. Mü’minlerin fiili lideri ve devleti halifeden yardım isterler o da onlara yardım gönderirdi. İmdat çağrılarına sağır, tepkisiz kalamazdı. Çünkü Hilâfet Devleti’ni Allah’ın Rasulü şöyle vasfetti ve müjdeledi:

“İmam, kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

“Sonra da nübüvvet metodu üzere Hilâfet olacaktır.” (Ahmed b. Hanbel)

Şu halde müslümanlara düşen Allahu Teâla’nın ikazlarını ve Rasulü’nün (SAV) bu tanım ve müjdesini dikkate alarak ihlasla Raşidi Hilâfet Devleti’ni kurmak için çalışmaktır ve çalışanlara destek olmaktır. Başka çıkış yolu yoktur.

“Rabbımız! Bizi ve iman ile daha önce bizi geçmiş din kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbımız, şüphesiz ki sen çok şefkatli, merhametlisin.” (Haşr: 10)

“Rabbımız! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl/kaydırma. Kafirler topluluklarına karşı bize yardım et!” (Al-i İmran: 147)

Hizb-ut Tahrir

Türkiye Vilayeti 09/11/1999