CUMHURİYET BAYRAMI KUTLAMALARI HEM SEFİHLİK HEM DE KÜFÜRDÜR

I- Giriş

29 Ekim 1923’de kurulan Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu her sene büyük harcamalar yapılarak devletin askeri ve sivil erkanı tarafından bayram olarak kutlanır. Halkın bu kutlamalara katılımını sağlamak için o gün tatil ilan edilip okullarda çocukların kutlamalara katılmaları zorunlu tutulur. Akşamları da cumhuriyet baloları, konserler ve benzeri şenlikler düzenlenir. Yenilir, içilir, şarkı söylenir, dans edilir, v.s.!.. Yine o haftanın Cuma günü camilerde “Cumhuriyet Fazilettir” diye hutbe okutulur.

Bu yazıda bu bayramın anlamsızlığını, saçmalığını, kutlayıcılarının sefihliğini, ayrıca İslâmî açıdan küfür oluşunu ve asıl yapılması gerekenin ne olduğu hususlarını irdeleyeceğiz.

II- Cumhuriyet Bayramı Kutlamalarının Sefihlik Oluşu Bir ülkede devlet ve halk niçin veya ne zaman bayram yapar? Tabii ki o ülkede büyük başarılar elde edildiği zaman bayram yapılır. Bu ülkede Laik Cumhuriyet ile hangi başarı elde edilmiştir? Başarı mı yoksa başarısızlık mı elde edildiği aşağıdaki ana başlıklar irdelendiğinde anlaşılır:

1- Coğrafi Yönden.

Bu ülke coğrafi yönden küçüktü de Laik Cumhuriyetle mi büyüdü?! Elbette ki hayır. Tam üç kıtaya yayılmış takriben 23 milyon kilometrekare alana ulaşmış bir konumdan 780 bin kilometrelik bir alana sıkışmıştır. Tabii ki bu kadar geniş alandan Laik Cumhuriyeti ilan uğruna vazgeçilmiştir. Bir ülkenin bir an için topraklarının bir kısmı düşmanlar tarafından işgal edilebilir. Fakat sağlıklı siyasi iradesi olan devlet, o topraklarından vazgeçmez. Bilakis onları tekrar geri almak için uğraşır. Ancak Laik Cumhuriyeti kurmak uğruna Laik Kemalistler bütün bu topraklardan vazgeçmişler ve bu ülkenin tüm stratejik bölgelerini de bu cumhuriyet uğruna sömürgeci kafirlere peşkeş çekmişlerdir.

- Çanakkale ve İstanbul boğazları

- Ege adaları

- Kıbrıs adası, dünyanın en stratejik yerlerindendir. Ne var ki buralar 1923-Lozan Antlaşması denilen uyduruk, gayri meşru bir anlaşma ile Laik Cumhuriyeti kurma uğruna sömürgeci kafirlere terk edilmiştir. Yani bu ülke ve halkına ihanet edilmiştir.

Bu ihanet bayramı mı kutlanmaktadır?!

2- Ekonomik Yönden.

Daha iyi bir konuma gelindiği hiç söylenemez. Zira cumhuriyetin kurulduğu yıllara kıyasla Türk Lirasının değeri ABD Doları karşısında yaklaşık olarak 600 bin defa değer kaybetmiştir. Dış borç 100 Milyar Dolar iç borç ise 50 Milyar Doları aşmıştır. Fiili enflasyon %100’lerin üstüne çıkmıştır. Bütçe açıkları her sene daha da büyümektedir. Dünyada kredi itibarı kalmadığı için başka bir ülkenin (ABD’nin) kefilliği/garantörlüğü ile kredi bulma noktasına gelinmiştir. Ülke nüfusunun %80’i fakru zaruret içinde, %50’si açlık sınırında yaşamaktadır. İşsizlik oranı %20’lerin üzerine çıkmıştır. Resmi rakamlar tarafından açıklanan ekonomik göstergelerde dahi elle tutulur sevindirici bir durumun söz konusu olmadığı bir ülkenin ekonomisinin iyi olduğu söylenebilir mi? Halkının ve hatta devletin dahi kendi para birimi ile değil de (paralı askerlik olayında olduğu gibi) yabancı para birimleri ile muamele yaptığı parası pul olmuş bir ülkenin ekonomik durumunun iyi olduğunu aklı başında hiç kimse söyleyemez.

Ekonomik yönden gelinen bu çöküntü ve iflasın mı bayramı kutlanıyor?!..

3- Askeri ve Güvenlik Yönünden.

Üç kıtada şerefle, onurla yöneten, at koştururan, yıkılırken bile yedi sömürgeci düvelle savaşan bir durumdan Laik Cumhuriyetin kuruluşu ile ülkenin güvenliğini; 2. Dünya Savaşı’ndan önce İngilizlere, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da NATO’ya havale edip ülke topraklarını NATO ve ABD askeri üslerine işgal ettirmek güvenlik açısından bir başarı mı sayılmaktadır yoksa?!.. Askeri silah, mühimmat ve teçhizat açısından %70 oranında dışa bağımlılık askeri başarı ve bağımsızlık mı sayılmaktadır?!

Bağımsızlık şiarı ile yola çıkıp da güvenlik ve askeri açıdan gelinen bu aşağılayıcı bağımlılığın mı bayramı yapılmaktadır?!..

4- Toplumsal Yönden.

Üç kıtaya yayılmış geniş bir alandan onlarca çeşit dil, ırk ve hatta din mensubunu 6 asır bir arada uyum ve huzur içinde yaşatırken, milli/ulusal kimlikli Laik Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu yarımadası gibi küçük bir coğrafya parçasında bir avuç insanı bir arada huzur içinde yaşatamadı. Anarşi, tefrika, parçalanma ve düşmanlıkların sebebi oldu. Toplumda huzur ve asayişi sağlayamadı. Can, mal, namus, nesil güvenliği ortadan kalktı. Mahkemeler dava dosyaları ile, hapishaneler ise suçlularla dolup taştı. Ülke yöneticilerini ve işlerini mafya babaları tayin eder oldu. Değil farklı ırklardan ve dinlerden kişileri bir arada huzur içinde tutmak, bu laik cumhuriyet ile aynı ırktan iki nesil arasında dahi iletişim, anlayış ve uyum ortadan kalktı. Toplum fitne, fesat, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar ile tam bir ateş çukuru kenarına geldi. Gençler çeşitli cinsi sapıklıklara, uyuşturucu müptelâlığına ve hatta şeytana tapma sapıklığına düçar oldu.

Toplum, böylesi bir kirliliğe ve ateş çukurunun kenarına getirilmiş olduğu için mi bayram yapılıyor?!..

5- Siyasi Yönden.

Siyasi irade, ülke içinde o ülke ve insanlarının sorunlarına çözüm ortaya koyan ve geleceği ile ilgili kararları veren iradedir. Bir ülke düşünün ki o ülkede hükümet, memuruna vereceği ücret zammını dahi bir başka ülke ya da IMF gibi kuruluşların talimatı ile tespit ediyor.! Bunun gibi ülkenin mali ve siyasi bir çok sorununa daima IMF, BM, AB gibi kurum ve kuruluşların talimatı, telkinleri ile çözüm aranırsa o ülkede bağımsız siyasi iradenin olduğu söylenebilir mi?!

Bir ülkenin Başbakanı ve hatta Cumhurbaşkanı bir başka ülkeye gider, orada protokol müdür yardımcısı bir memur tarafından karşılanır, o ülke Başkanı ile görüşmek için günlerce bekler sonra da, “o ülke Başkanı bizim başkanımız için şu kadar dakika vakit ayırdı” diye sevinenlerin yönetici olduğu bir ülkede siyasi itibardan bahsedilebilir mi?

76 yılda üç askeri darbenin yaşandığı ve 58 hükümetin kurulduğu bir ülkede siyasi istikrardan söz edilebilir mi?

Böylesi siyasi bağımlılık, istikrarsızlık ve zillet noktasına gelindiği için mi bayram yapılıyor?!

6- Eğitim, Bilim ve Teknoloji Açısından.

Eğitimden maksat; şahsiyetli, zihinsel ve bedensel beceriler kazanıp gelişmiş nesiller yetiştirmektir. 76 yıllık cumhuriyet eğitimi bu maksatların hiç birisini gerçekleştirememiş, ne olduğunu bilmeyen, kendisini tanımlayamayacak kadar kimlik, şahsiyet ve ufuk yoksunu bir nesil. Davranış bozuklukları, ahlaki çöküntü diz boyu. Futbol maçı galibiyetlerinde sevincinden adam öldüren, eğlenmesini dahi bilmeyen aklı karışık, duyguları karışık, yaşantısı karışık ucube bir nesil yetiştirdi Cumhuriyet! Zihinsel fonksiyonlarını ve bedensel becerilerini değil geliştirmek var olanı da törpüledi Cumhuriyet! Yalan yanlış, faydalı faydasız, gerekli gereksiz bilgi yığınlarını ezberleterek, düşünmeyi de yasaklayarak zihinleri kirletti, köreltti Cumhuriyet!...

Bilimde, teknikte ve teknolojide bir adım ileri gidilmedi. “Laik Cumhuriyeti koruma uğruna gerekirse bilimsel faaliyetlere dahi ara verin” diyecek kadar köhne bir zihniyete sahip laik cumhuriyetçi rektörlerin sorumlu olduğu üniversitelerle bilimde ve teknolojide gelişme olur mu?

Bilimsel ve teknolojik gelişme, bilim ve teknolojinin ürünlerini ithal etmek ve tüketmek değil onu geliştirerek üretmek demektir.

Gençleri; şahsiyetsiz, zihinsel ve bedensel potansiyel ve becerileri köreltilmiş, teknoloji üreten değil tüketen, ata-puta-şeytana tapan bir noktaya getirdikleri için mi bayram yapıyorlar?!

7- Sağlık Açısından.

Cebinde parası olmadığı için devlet hastanesinden dahi kovulup, acil de olsa tıbbi müdahale yapılmayan bir ülkede sağlıktan, güvenceden nasıl bahsedilir? İnsan sağlığını bile ticari meta olarak görüp devlet hastanelerinde dahi hastayı tedavi etmekten ziyade maddi olarak sömürmeyi esas alan bir sektörde sağlık güvencesi olur mu?

Gönül huzuru ve güvenle doktora ve hastaneye gidilemez bir noktaya gelindiği için mi bayram yapıyorlar?!

8- Adalet Yönünden.

Bütün Adalet Bakanları, Yargıtay Başkanları; “Türkiye’de adalet sisteminin çivisi çıkmıştır.” “Türkiye’de yargının bağımsız olduğu söylenemez.” “Yargıçlar, vicdanları ile cüzdanları arasında sıkışmıştır.” “Bu ülke, meşruiyet debisi sıfıra inmiş bir anayasa ile yönetiliyor.” “Mevcut anayasa gayri meşrudur.” v.b. dedikleri, herkesin hak ve hukukunu yargı kanalı ile değil de kendi yöntemleri ile ya da mafya kanalı ile almayı düşündüğü bir ülkede adaletin, can ve mal güvenliğinin olduğu söylenebilir mi?

Adalet mülkün/yönetimin temeli denildiği halde zulmü, gayri meşruluğu, zorbalığı mülkün/yönetimin temeli yaptıkları için mi bayram yapıyorlar?!

9- Devlet Kurumlarının İşleyişi Yönünden.

Cumhurbaşkanından en küçük memura ve en sade vatandaşa kadar hiç kimse bu ülkede devlet kurumları ile işlerin tıkırında gittiğini söyleyemez. Bilakis herkes devletin kurumlarının hantallaştığını, çöktüğünü söylemektedir. En son Yargıtay Başkanı, yargı yılının başladığı gün bunu açıkça söyledi. Devletin baştan sona reforme edilmesi gerektiğini belirtti. Cumhurbaşkanı aynı doğrultuda demeç verdi. Yine dost düşman dahilde ve hariçte herkes 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde devletin enkaz altında kaldığını gördü. Cumhurbaşkanı da ülkeyi kast ederek; “Altımız çürük, ne yapalım?” dedi. Halbuki çürük olan ülkenin fiziksel altı değil devletin üzerine kurulu olduğu Laik Demokratik Cumhuriyetin bizzat kendisidir.

Böylesi çürük bir temel üzerine kartondan bir devlet kurdukları için mi bayram yapıyorlar?!

Bütün bu olumsuz manzaraya rağmen bayram yapılırsa, buna ne denir?! İşte sefihlik budur.

Çağdaş kafir-müşrik laikler, Kemalistler bayram yaparlar, çünkü onlar farkında olmasalar da sefihtirler. Bunu Allahu Teâla şöyle belirtmiştir:

“Biliniz ki sefih olanlar ancak onlardır (kafirler-müşriklerdir). Fakat bunu bilmezler.” (Bakara: 13)

Onlar sefih oldukları için böyle yapıyorlar, fakat Müslümanlara ne oluyor?!.. Onlar, neyin bayramını kutluyorlar?.. Yoksa onlar da mı akıllarını yitirdiler?!

III- Cumhuriyetin Küfür Oluşu Cumhuriyet; yönetimde ve yönetimin tüm katmanlarında çoğunluk esasına dayalı yönetim sistemidir. Doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü belirleyen cumhurdur, yani çoğunluktur ya da halktır. Avrupa dillerinde “republic”, “halkçılık” olarak ifade edilir.

Cumhuriyet, Batı dünya görüşünden türeyen beşer mahsulü bir yönetim sistemidir. Allah’ın indirdiği bir sistem değildir. Yani hak değildir, dalalettir/sapıklıktır. Bunu da Rabbımız şöyle bildirmiştir:

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye de tabi olmaz, yalandan başka (söz) de söylemezler.” (En’am: 116)

“Hak Rabbinden gelendir. Sakın kuşkulananlardan olma.” (Bakara: 147)

“Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” (Yunus: 32)

Müslümanlar için; doğru ve yanlış, iyi ve kötü gibi kavramların içeriği Rabbımızın vahiyle bildirdiği nasslar yani Allah’ın şeriatı tarafından belirlenmiştir. Cumhuriyet ise İslâm şeriatını ilga edip; “Biz gökten inene (vahye) değil akla tabi olacağız” “Din gericiliktir” naraları ve sloganları üzerine kurulmuştur. Allah’ın emri olduğu için değil, çağdaşlaşmanın gereği olarak Batıda var olan bir sistem olduğu için, batılılaşma adına alınmış bir sistemdir. Küfrü zahirdir, açıktır.

Buna rağmen cumhuriyeti İslâm’danmış gibi göstermek gayretlerine girenler de olmaktadır. Bunu yaparken de İslâm’da var olan şûra hükmü ve kavramı istismar edilmektedir.

Şûra, danışma demektir, başka değil!.. Böyle olduğu halde şûraya “ortak karar alma” manası yüklenerek şûra ayetleri ve Rasul (SAV)’in şûra ile ilgili uygulamaları demokrasi ve cumhuriyete İslâmî referans olarak gösterilmek istenmektedir.

Bu gayretler ve tavırlar, “Kelimelerin manalarını tahrif ederler/saptırırlar, değiştirirler” (Maide: 13) ayetinde belirtilen Yahudi tiniyeti türünden bir saptırıcılıktır, Allah’a ve Rasulü’ne iftiradır ve zulümdür.

Çünkü, ayet-i kerimede ve Rasulullah’ın uygulamasında “şûra”nın manası onların iddia ettikleri gibi “ortak karar alma” değil sadece “danışma”dır. Nitekim şûra ayeti kararın kime ait olduğunu gayet açıkça ortaya koymaktadır:

“(Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven.” (Al-i İmran: 159)

Görüldüğü gibi karar, danışılanlara ait değil danışana aittir.

Rasul (SAV)’in uygulamalarından da şûranın demokrasiye ve cumhuriyete bir referans olmadığını gayet açıkça görmek mümkündür. Zira Rasul (SAV) teşride/yasamada ancak vahye tabi oluyor, Allah’ın indirdiğini uyguluyordu. Burada şûra söz konusu değildir. Çünkü Allahu Teâla ona sadece Allah’ın indirdiğini uymayı, insanların arzularına, görüşlerine, hükümlerine uymamayı emretmiştir. Şöyle demişti:

“Artık Allah’ın indirdiği ile hükmet/yönet ve sana gelen hakkı bırakıp da onların arzularına uyma!” (Maide: 48)

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet/yönet ve onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et.” (Maide: 49)

Bedir savaşında ordunun konuşlandırılması hususunda ise ancak o stratejik yerler hakkında uzman olan kimsenin doğru fikrine tabi oldu, halka sormadı. Hendek savaşında da aynı şekilde hareket etti.

Ancak mübah çerçevesinde olup da ne teşri/yasama ne de uzmanlık alanına girmeyen hususlarda halkın maslahatını belirleme konularında halka danışmıştır. Uhud savaşı öncesinde Medine’den çıkıp çıkmama meselesinde olduğu gibi…

Bu kısa izahattan da anlaşılacağı gibi şûra ne demokrasiye ne de cumhuriyete delalet eder. Şura’nın cumhuriyet ya da demokrasiye referans olduğunu iddia ancak delilden yoksun boş bir iddiadır, kuruntudur. Kendi kuruntularını Allah’tandır, İslâm’dandır diyerek ayetlerin manaları ile oynayarak insanlara sunmak ise ancak ihanet, alçaklık, sapıklık ve saptırıcılık değil midir?!..

“Cumhuriyet fazilettir”, “Cumhuri idarenin temelini bizzat sevgili Peygamberimizin emirlerinde ve uygulamalarında görürüz”, “Günümüzdeki demokrasi tıpkı Hazreti Ebu Bekir’in halkına devlet yönetiminde tavsiye ettiği usule benziyor” “Peygamberimiz ve dört halife devrindeki uygulamalar tetkik edildiğinde görülecektir ki, demokratik cumhuriyet, İslâm’a en uygun idare biçimidir” v.b. camilerde hutbelerde okunması için Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yazılan hutbelerde geçen sözler; hep Allah’ın ayetlerini saptırma, tahrif, hükümsüz kılma, hakla batılı karıştırma çabalarının örneklerindendir. Allahu Teâla şöyle buyurmuştur:

“Ayetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için de iğrenç acıklı bir azap vardır.” (Sebe: 5)

“İnsanlardan öyleleri var ki herhangi bir ilmi delile dayanmadan, Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş/geçersiz sözleri satın alırlar. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” (Lokman: 6)

“Onlar kendilerine zikredilen ahkamın en önemli bir bölümünü unutarak kelimelerin yerlerini/vakıalarına/ manalarını tahrif ederler/değiştirirler. İçlerinden pek azı hariç onlardan daima bir hainlik görürsün.” (Maide: 13)

Cumhuriyetin İslâm’dan olduğunu söylemek diğer yandan bidattır. Her bidat ise sapıklıktır, alınmaz red olunur. Bunu Rasulullah (SAV) şöyle bildirmiştir:

“Her sonradan (dindendir iddiası ile) ortaya atılan bidattır. Her bidat dalalettir/sapıklıktır. Her dalalet ise cehennemdedir.” (Nesei, K. Salat’ül Iğdiyn, 1560)

“Bizim bu dinimizde olmayan bir şeyi sonradan ortaya koyan (ve konulan) reddolunur.” (Müslim, 3242, İbni Mace, 14, Ahmed b. Hanbel, 24840)

IV- Yapılması Gereken Küfür, sapıklık, bidat olan cumhuriyet, demokrasi, laiklik ve milliyetçiliği terk ve red edip Allah’ın emri gereği Hilâfet’i benimsemektir. Müslümanlara yakışan ve zorunlu olan da budur.

Hilâfet; Allah'ın emri olan Allah'ın indirdiği ile yönetimin uygulanış biçimi, şeklidir. Yani Allah'ın Rasulü ile gönderdiği yönetim sistemi ve şeklidir. Bunu inkar, Allah’ın emrini inkar olur. Zira Allahu Teâla şöyle dedi:

"Rasul size neyi getirdi ise onu alın, sizi neden nehyetti ise onu terk edin. Allah’tan korkun, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr: 7)

“Onun emrine (getirdiği risalete) muhalefet edenler, kendilerine bir musibetin veya elim bir azabın gelip çatmasından sakınsınlar.” (Nur: 63)

Zira Allah, Rasulüne Allah'ın indirdiği ile yönetmesini emretti:

“Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet/yönet ve onların arzularına uyma, Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın." (Maide: 49)

Allahu Teâla, Rasulü’ne Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyi/yönetmeyi emretmekle birlikte ona bunun keyfiyetini yani yönetim şeklini de gösterdi, şöyle buyurdu:

“Muhakkak ki biz insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hükmedesin diye sana Kitabı hak ile indirdik.” (Nisa: 105)

Ayrıca Allah, dinini fikir ve metod bütünlüğü içinde göndermiştir. Yani emirlerini keyfiyetiyle ilgili hükümlerle birlikte göndermiştir, şöyle demiştir:

“(Ey ümmetler) Her birinize bir şeriat ve metod verdik." (Maide: 48)

Rasulullah (SAV), her hususta olduğu gibi elbette ki Allah'ın indirdikleri ile yönetirken de Allah'ın kendisine gönderdiğine yani vahye tabi oluyordu. Zira Allahu Teâla şöyle dedi:

“De ki; Ben ancak Rabbımdan bana vahy olunan tabi olurum.” (A’raf: 203)

Şu halde, Rasulullah (SAV), Allah'ın indirdiği ile yönettiği bir devlet kurduğuna göre; bu devletin kuruluşu, yönetim şekli, kamu hukuku ile ilgili tüm düzenlemeler ve mekanizmalar elbette ki Rabbımızın ona göstermesine yani vahyine göre olmuştur. Yani Rasulullah'ın (SAV) şahsi görüşüne veya sahabelerin, müslümanların görüşlerine ya da zaman ve mekan şartlarına göre değil!... Nitekim Rasulullah (SAV)'ın kurduğu devletin yönetim şekli ve kamu hukuku, zamanındaki hiç bir devletin yönetim şekline benzemiyordu. Ne Kureyş'in yönetimine, ne Yahudilerin yönetimine, ne Yemen'in ve Habeş'in yönetimine ne Kisra'nın ne de Kayserin yönetim şekline. Hiç birisine benzemiyordu, Kendisine özgü bir yönetimdir. Bu yönetimin “Hilâfet” olarak isimlendirilmesi de Kur'an ve Sünnette ilgili nasslarda geçmesine binaendir. Mesela şu ayetler ve hadisler gibi:

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde bir Halife yaptık, o halde insanlar arasında hak ile hükmet/yönet. Heva ve hevese uyma." (Sa’d: 26)

"İsrail oğullarını nebiler yönetirlerdi. Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ederdi. Benden sonra nebi yoktur, fakat bir çok Halifeler olacaktır. Oradakiler dediler ki: “Bu halde bize ne yapmamızı emredersiniz?” Dedi ki: “İlk biat edilene vefakar olun ve onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah onlara da yönettikleri insanlara da haklarını soracaktır.” (Buhari, 3196)

"Sonra da nübüvvet metodu üzerine tekrar hilafet olacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, 17680)

Hilâfet’in gerçeği bu iken, yani Rasulullah'ın getirdiği İslâm risaletinden, şer’i ahkamdan iken, onu bir müslüman nasıl kabullenmez? Nasıl onu terk edip de başka sistemleri kabul edebilir?! Hem de müslüman olduğu halde!?..

Şu halde yapılması gereken, müslüman halkı; alemin ekonomik, teknolojik gidişinden geri bırakan, rezil, zelil, perişan, onursuz kılan, ülkelerin imkanlarını sömürgeci kafirlere peşkeş çeken, tağuti zulümat ve zulümlerle hayatı kirleten, karartan, sıkıntılı kılan çağdaş tağuti sistemlerden olan cumhuriyet, demokrasi, laiklik, federasyon sistemlerini red ederek ortadan kaldırıp Allah’ın emrettiği, Rasulü’nün uyguladığı, Allah’ın indirdiği ile yönetip cihad yoluyla risaleti yeryüzüne yayarak insanlığı tağuti zulümattan Allah’ın nuruna, izzetli, onurlu, güvenli İslâm’ı hayata tekrar kavuşturacak olan ve Rasulullah (SAV)’in müjdelediği Raşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için ihlasla çalışanlara destek vermektir. Dünya ve Ahirette Allah’ın vaad ettiği nusretine ve saadetine kavuşmanın tek yolu budur. Rasul (SAV) şöyle müjdeledi:

"Sonra da nübüvvet metodu üzerine tekrar hilafet olacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, 17680)

“Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenlere kendilerinden öncekileri halife (iktidar) kıldığı gibi kendilerini de yeryüzünde iktidar kılacağını, onlar için beğenip seçtiği/razı olduğu dini (İslâm’ı) onlar için iyice yerleştirip hakim kılacağını ve korku döneminden sonra bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaadetti. Onlar Bana kulluk ederler, hiç bir şeyi Bana şirk koşmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse işte bunlar asıl fasık/büyük günahkarlardır.” (Nur: 55)

Hizb-ut Tahrir H. 30 Cemazil-Ahir 1420 Türkiye Vilayeti M. 10/10/1999