TÜRKİYE’DE DIŞ VE İÇ SİYASİ DURUM

1- DIŞ SİYASİ DURUM :

ABD Başkanı, Bill Clinton 09.11.1999’da ABD’nin dış politika önceliklerini anlattığı Georgetown Üniversitesindeki konuşmasında Türkiye’ye ve Türkiye’nin geleceğine geniş yer ayırdı. 15 Kasımda Türkiye’ye geleceğini hatırlatan Clinton şöyle dedi:

“Türkiye’ye gittiğim zaman, 20. Yüzyılın tarihinin büyük bir bölümünün, iyi veya kötü şekilde Osmanlı İmparatorluğunun I. Dünya savaşı öncesi ve sonrasında yıkılmasıyla ve bunun ardından Avrupalı güçlerin verdikleri kararlarla belirlendiğini anlatacağım. İnanıyorum ki gelecek yüzyıl da Türkiye’nin bugünkü ve gelecekteki, kendi geleceğini ve rolünü belirlediği yol ile önemli ölçüde şekillenecektir. Çünkü Türkiye, Avrupa, Ortadoğu ve OrtaAsya’nın kesiştiği noktada bulunuyor. Eğer Türkiye istikrarlı, demokratik ve laik bir müslüman ulus olarak Avrupa’da tam yerini alabilirse gelecek daha iyi olacak.” “Türkiye’nin bu şekilde Avrupa’da yerini alması ancak Yunanistan ile sorunlarının ki buna özellikle Kıbrıs dahil, çözümünde ilerleme sağlanırsa, Türkiye insan haklarına saygıyı güçlendirmeye devam ederse ve Avrupalı müttefikler gerçek bir vizyona sahiplerse gerçekleşeceklerdir. Avrupalı müttefikler, Avrupa ve müslüman dünyasının barış ve uyum içinde Türkiye’de buluşabileceğine inanmalı ve dünyanın bu bölgesinde yeni bin yılda rüyalarımızın gerçekleşmesine bir şans vermelidirler...”

14 Kasım 1999 gecesi Clinton 5 günlük bir ziyaret için Türkiye’ye geldi. 15 Kasım günü TBMM de bir konuşma yaptı. Clinton Türkiye’ye gelen 3.ABD Başkanı ve TBMM de konuşan ilk ABD Başkanı oldu. Ziyaretin uzun sürmesi, Yunanistan üzerinden değil de doğrudan Ankara’ya gelmiş olması, TBMM de konuşması ve hem Mecliste hem de çeşitli ortamlarda yapmış olduğu konuşmalarda vermiş olduğu mesajlar, ABD’nin şu ortamda Türkiye’ye vermiş olduğu önemin büyüklüğünü göstermeye yetmektedir.

Clinton TBMM de yaptığı konuşmada da Goergetown Üniversitesinde yaptığı konuşmasında olduğu gibi daima Avrupa karşıtı bir üslup kullandı. Konuşmasında sık sık M. Kemal’in konuşmalarından referanslar verdi. Mesela; “1927 de M. Kemal’in Mecliste yaptığı bir konuşmada Türkiye ABD ilişkilerine değinirken, diğerlerine göre ABD daha kabul edilebilir bir ülkedir, dedi. Ben de bugün bu kabul edilebilirliğin önemine değineceğim.” dedi. Konuşması esnasında şunları da söyledi: “Egemenlik korku üzerine kurulmaz. Avrupa’nın ve ABD’nin sizin geleceğinizi belirleme hakkı yoktur. Türkiye’nin başarısında bizim çıkarımız vardır, biz sizin dostunuzuz.”

Clinton, ABD’nin Türkiye’ye verdiği önemin gerekçesinin Türkiye’nin jeostratejik konumu olduğunu her vesile ile çok acık bir şekilde dile getirdi.

ABD Başkanının da belirttiği gibi Türkiye dış politika trafiğinde kavşak noktası durumundadır. Dünyadaki ve Türkiye üzerindeki şu anda müşahede edilen siyasi çatışma daha çok ABD ve AB ülkeleri arasında olmaktadır.

ABD, yeni dünya düzenini kendisinin kuracağı ve bu düzenin mimarı olarak dünyanın tek egemen gücü olacağı yani ABD rüyasını gerçekleştireceği iddiasında ve bunu gerçekleştirme çabası içindedir. Bu hedef ve çabası kapsamında dünyanın stratejik öneme haiz noktalarını, bölgelerini ve stratejik öneme haiz maddeleri, enerji kaynaklarını eline geçirmeye çalışmaktadır. Çünkü dünya siyasi platformunda etkin olmak isteyen devletler bu stratejik bölge ve maddelere sahip olmak zorundadırlar.

Dünya siyasi haritasından stratejik bölgenin “hinterland” diye de ifade edilen, Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Suriye, Türkiye, Kıbrıs, Mısır ve Basra körfezi olduğu görülür. Bu bölgelerin stratejik özelliği, hem jeolojik hem jeopolitik konumları itibarıyladır. Çünkü dünyanın önemli stratejik hammaddeleri başta petrol olmak üzere bu bölgededir. Dünya enerji kaynakları, petrol, doğal gaz, uranyum, su bu bölgededir. Önemli geçit yolları ve ulaşım yolları bu bölgededir. ABD bu bölgede, Pakistan, Afganistan, İran, Suriye, Mısır’da hakim durumdadır. Arada Irak, Türkiye ve Kıbrıs kalmaktadır. Irak’a hakim olması Ortadoğu’nun tamamına ve Basra Körfezine hakim olmasını sağlayacaktır. Ancak Irak’a hakim olması şu anda Türkiye ile anlaşmasına bağlıdır. Türkiye ile anlaşması Kıbrıs’a hakim olmasını, Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya’da etkinliğini artırmasını sağlayacaktır. Görüldüğü gibi ABD’nin yeni dünya düzenini yani globalleşme/küreselleşme sloganı ile dünya egemenliğini ilanının önünde en büyük sorun Türkiye ile anlaşması sorunudur. Yani Türk otoriteleri ABD’nin havuç ve sopalarını itibara alıp onunla “stratejik işbirliği” adı altında ABD ile anlaşmasıdır. Tabii ki bu anlaşma, Türkiye’nin ABD’nin Kıbrıs politikası ve K. Irak politikası önünde engel olmaktan vazgeçmesini gerektirmektedir. ABD bu doğrultudaki girişimini yıllardır sürdürmekte Türkiye’yi sıkıştırmakta idi. Turgut Özal zamanında sonra da Tansu Çiller zamanında çok yoğunlaşmış Özal ve Çiller vasıtası ile T.C. Devleti’nin siyasi iradesini başka bir deyimle “derin devletin” ikna etmeye çalışmıştı. Ancak T.C. Devleti; ABD”nin Özal ve Çiller vasıtası ile, PKK terörü ve devlet içinde oluşturulan çeteler vasıtası ile yapmış olduğu bu baskılara direniyordu. Çünkü Avrupa devletleri Türkiye’yi “sevr anlaşmasını” canlandırarak bölmekle, ekonomik yönden çökertmekle tehdit ediyordu. Ayrıca ordu içindeki bazı adamları ile darbe tehdidinde bulunuyordu. Buna ilaveten Avrupa’nın yönlendirmesi ile İsrail-Ürdün-Türkiye ekseni oluşturarak ABD’den gelen ekonomik ve silah ambargosu tehdidini bertaraf etmeye çalıştılar. Bundan dolayı şimdiye kadar ABD’ye direndi.

Ancak Türkiye-Ürdün-İsrail ekseninin dümeninde bulunan İsrail, Ortadoğu’da ekonomik ve siyasi açıdan bunalıp nefes almak için ABD ye yönelince , Türkiye’de derin devleti oluşturan kişiler arasında bir görüş ayrılığının oluştuğu belli olmaya başladı. İsrail’in dümeninde bulunduğu geminin peşine takılıp ABD ye mi yönelsinler yoksa her şeye rağmen direnip Avrupa çizgisinde mi kalsınlar? Bu tartışmadan sonra belli ki İsrail’in peşine takılıp ABD’ye yönelmek eyilimi ağır bastı. Ecevit’in 26 Eylülde ABD’ye yaptığı ziyaret, bu anlamda ABD’ye bu eğilimin resmen bildirildiği bir dönüm noktası oldu. Buna karşı olan taraflar Avrupa’nın da gizliden yönlendirmesi ile direnmeye çalışıyorlar. Bu eğilimin yönünü değiştirmeye çalışıyorlar.

Evet Türkiye dış politikada rotasını ABD’ye çevirmiş durumdadır. Ancak bu yönelişin dümeninde İsrail ve Türkiye’nin derin devletindeki İsrail yanlısı kesim vardır. Türkiye’deki Çiller gibi ABD yanlısı ekip değil!!

Bu yeni durum ne kadar devam eder? Şu anda kestirmek zordur. Çünkü belirttiğimiz gibi dümende İsrail vardır. Yahudi’nin ne yapacağı pek belli değildir. Dümendeki rotayı ABD’ye çevirdi fakat henüz limana varıp demir atmadı. Yolun ortasında dümeni kırıp geri dönmesi de mümkündür. Şu andaki seyir ABD’nin lehinedir. Ancak ABD henüz hem İsrail’den hem de Türkiye’den çok somut şeyler elde etmiş değildir. İsrail Golan Tepelerinden çekileceğini bunun için Suriye ile anlaşacağını söylediği halde somut bir adım atmış değil. Türkiye K. Irak politikasından vazgeçmiş gözükmüyor. Kıbrıs konusunda da henüz ciddi somut bir adım atılmış değil.

T.C. Devleti-ABD ilişkilerinde ABD’nin istediği bir süreç başlamıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin dış politikası şöyle tezahür etmektedir:

- T.C Devleti-Avrupa Birliği ilişkileri:

Bu ilişkiler şu anda muallaktadır. AB Türkiye’yi üyeliğe aday olarak kabul etme eğilimi göstermekte ve Aralıkta Helsinki zirvesinde bunu beyan etmesi beklenmektedir. Çünkü Türkiye’nin ABD’ye yönelmesini önlemeye çalışmaktadır. Ancak Türkiye AB’nin bu eğilimine pek önem vermiyor. Çünkü adaylığın kabul edilmesi üye olması anlamına gelmiyor ve somut bir avantaj oluşturmuyor.

Öte yanda Avrupa Birliği devletleri Türkiye’nin ABD’ye meyletmesinden rahatsızlıklarını Yunanistan’nın başkenti Atina’da oluşturdukları Amerika karşıtı gösterilerde tezahür etmekteler. Ayrıca Türkiye içinde derin devletin bir kesimi vasıtası ile gerilim oluşturmak hatta darbe hazırlığı yapmak durumundadır… Bir Laik Kemalist kişi olan Prof. Dr. A. Taner Kışlalı’nın öldürülmesinin arkasında da böyle bir darbe için zemin hazırlamak planının olduğunu Cumhurbaşkanı Demirel şöyle ima etti: “Bu basit bir cinayet değildir. Büyük bir planın parçasıdır.”

AB, Türkiye’nin bindiği İsrail’in dümende olduğu rotası ABD olan dış siyaset gemisinin rotasını ancak ya İsrail’de ya Türkiye’de ya da Irak’ta bir askeri darbe ile değiştirebilir. Irak’ta Saddam uzaklaştırılırsa ABD’nin K. Irak politikası boşa çıkar. Çünkü Saddam bahanesi ortadan kalkmış olur. Irak ile Ürdün de bir konfederasyonda birleştirilirse, İsrail rotayı değiştirmek ve bu eksene katılmak ister.

AB’nin Türkiye’yi üyeliğe alması kolay değildir. Zira bu üyelik, AB’ne ekonomik, sosyal ve de siyasal olarak pahalıya mal olur. Ekstra bir avantajı da olmaz. Zaten Gümrük Birliğinden dolayı AB Türkiye pazarını elinde bulunduruyor. Türkiye’nin üyeliği ona bir avantaj sağlamayacak. Türkiye’nin ekonomik zaaflarını gidermek, AB fonlarının boşalması anlamına gelir. Ayrıca Avrupa ülkeleri işsiz Türklerin akınına uğrar, sosyal sıkıntılar başlar. Buna ilaveten bir de Din ve Kültür fobisi Avrupa’nın Türkiye’yi üye kabul etmesini imkansızlaştıran hususlardır.

AB-Türkiye ilişkilerinde NATO ve “Avrupa Güvenlik Kimliği” oluşumlarında da gergindir. Avrupa, NATO’nun dağılmasını kendi güvenliğini Avrupa Güvenlik Kimliği adı altında planladığı yeni bir oluşumu hayata geçirerek sağlamak istiyor. Ancak Türkiye NATO politikasında ABD’nin yanında yer alıyor. Böylece NATO’da ağırlık ABD’nin yanında kalıyor. Nitekim NATO’dan rahatsızlığını Fransa Devlet Başkanı Mitterend 5-11-1999 da yapmış olduğu bir açıklamasında şöyle dile getirmiştir: “ABD, NATO’yu kendi dünya jandarması gibi kullanmak istiyor”

- Türkiye ve Kıbrıs Sorunu:

Her ne kadar sorun; Türk-Yunan, Türk-Rum anlaşmazlığı olarak yansıtılsa da; siyasi anlamda Kıbrıs sorunu; ABD’nin Adaya yerleşme, üs kurma çabası ile buna İngiltere ve AB üyelerinin direnmesinden ibarettir. Bu sorunda T.C. Devleti’nin milli politika dediği şey, Adanın İngilizler tarafından çizilen şimdiki statükosunu savunmaktan ibaret olmuştur. T.C. Devleti yöneticileri 1924 Lozan ihanet anlaşması ile Kıbrıs’ı İngilizlere terk ettikten sonra garantörlük vasfı almakla yetinmeyi bir milli başarı olarak telakki etmişlerdir. Bu zihniyet hep devam etmiştir.

Yeni süreçte ise ABD, Türkiye’nin garantörlük vasfını korumasını kabullenirken kendisinin de 1961’de kurulan Kıbrıs Devleti’ni değil de yeni bir anayasa ile kurulacak iki toplumlu federasyona dayalı bir Kıbrıs Devleti’nin 4. garantörü vasfını almak ve böylece Ada’da resmen taraf olmak istiyor. Bu, Türkiye’ye pek ters düşmüyor. İşte Avrupa’yı kaygılandıran ABD planına Türkiye’nin bu sıcak ilgisidir.

ABD Başkanı Clinton’un Türkiye ziyaretinin odak noktasında Kıbrıs olduğu söylenebilir. Nitekim Clinton, Türkiye’ye gelirken uçakta Denktaş’ın BM Genel Sekreterinin dolalı görüşmeler için New York’a davetini kabul ettiğine açıklamasının duyulması üzerine hemen uçakta basın mensuplarına bu görüşmeden duyduğu memnuniyetini dışa vuran bir açıklama yaptı. Fakat daha sonra Denktaş’ın, “Daha önce anlaşılan formatları değiştirmişler. Bay Denktaş, Başkan Klerides deniliyor” diyerek New York’a gitmekten vazgeçtiğini açıklaması üzerine Clinton uçaktan asık suratla indi. Demirel de onu merdivenlerde karşılayarak Kıbrıs konusunda müsterih olmasını, çünkü Denktaş’ın görüşmelere gitmesini sağlayacaklarını bildirdi. Sonra Denktaş, 12 saat içinde üçüncü kez bir açıklama yaparak bu yanlışın düzeltildiğini onun için görüşmelere gideceğini bildirdi.

- Türkiye-İsrail İlişkileri:

Türkiye İsrail ilişkileri, 1995’de yeni bir döneme girip 1996’da ivme kazanarak stratejik işbirliği boyutuna ulaşmıştır. Avrupa’nın özellikle İngiltere’nin yönlendirmesi ile İsrail-Ürdün-Türkiye ekseni oluşmuştu. Bu eksen ABD’nin bölgedeki politikalarının; Golan Tepeleri, K. Irak, Kıbrıs politikalarının kilitlenmesine sebep olmuştu. Ancak ABD Ortadoğu’da yaptığı yoğun diplomatik atak ile bu eksenin kırılması için iyice yüklendi. Mısır, Suriye, İran, Suudi Arabistan arasında yoğun bir diplomasi trafiği ile bir karşı eksen hem de İsrail-Ürdün-Türkiye eksenini zorlayan bir eksen oluşturmuştu. Buna ilaveten Ürdün Kralı Hüseyin’in ölümü de gelince, İsrail kendisine karşı oluşan bu abluka ile Arap dünyasında yalnızlığa itildi. Ayrıca ABD’nin gizli kredi ablukası da gelince ekonomik ve siyasi olarak bunaldı. Bunun için ABD’ye yönelmek zorunda kaldı. Bu yıl Mayıs ayında yapılan seçimlerden sonraki Barak yönetimi İsrail’deki bu siyasi yönelişin başını çekmektedir. İsrail’deki bu manevra değişikliği önceleri Türkiye’yi şaşırttı. Bir müddet şaşkın şaşkın kaldı. Daha sonra Türkiye’de derin devletin bir kanadı İsrail ekseninde kalıp ABD’ye yönelmeye karar verdi.

Türkiye İsrail ilişkileri, dümende İsrail olduğu halde ABD rotasında devam etmektedir. Bu siyaset gemisi Washington limanına varıp demir atacak mı yoksa yolun ortasında rota mı değiştirecek bunu zaman gösterecek!..

- T.C.-Rusya İlişkileri:

Türkiye Devleti şu ana kadar Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelmemeye dikkat etti. Denge politikası ile hareket etti. Ortaasya’da, Kafkasya’da hep bu dengeyi, Rusya ile çatışma noktasına gelmemeyi gözetti. T.C. Hükümeti Başbakanı Ecevit’in 6 Kasım’da Moskova’ya yaptığı ziyareti bu denge politikası çerçevesinde geçti.

Ancak, Türkiye-ABD stratejik işbirliği ve ortaklık anlaşması yapılırsa, Türkiye Rusya ilişkileri bu çerçevede yeniden şekillenir.

- AGİT Toplantısı:

AGİT, “Avrupa Güvenlik İşbirliği Toplantısı” demektir. Bu teşkilat her ne kadar “Avrupa” ismini taşısa da teşkilatta 62 ülkeden temsilci vardır. Sanki geniş bir dünya platformudur. “21. Yüzyılı ABD’nin şekillendireceği”, “Yeni Dünya Düzenini ABD’nin kurmak istediğini” bu yazının başında anlattığımız beyanı ile ABD Başkanı sık sık vurgulama yapmakta. İşte bu platformu ABD bu amacı doğrultusunda kullanacak ve çeşitli sorunlara yönelik açıklamalar, insan hakları, globalleşme konuları gündeme gelecektir.

2- İÇ POLİTİKA :

Türkiye’de iç politika, dış politika ekseninde şekilleniyor. Bu anlamda iç politikada şu konular gündemdedir:

a-) Derin Devlet İçinde Çatlaklık:

Avrupa kanadı, İsrail eksenini savunanlar olarak tezahür etmektedir. Bu gerginlik Avrupa kanadının darbe hazırlıkları, istekleri ile açığa çıkmaktadır. Bunlar daha çok İslâm düşmanlığını, “irtica tehlikesi” adı ile öne çıkartarak politika gütmektedirler. Bu bağlamda 30 Ağustos’tan bu yana hep toplumda ve siyasette gerginlik oluşturmaya çalıştılar.

- Onlardan bir Dişhekimi Tuğgeneral; Peygamber Efendimize, Bedir mücahidlerine ve M. Akif Ersoy’a hakaret etti.

- Bir gazeteci, başörtülü öğrencilere “fahişeler” dedi.

- DGM savcısı, bir cemaat lideri ve gazete sahibini “Deprem 28 Şubat icraatlarına karşı ilahi bir ikazdır” dediği için tutuklama emri verdi. Aynı saatte FP kadın milletvekili Merve Kavakçı’ya tutuklama emri vermesi, bu ipi germe eylemlerindendi.

- Bundan bir gün sonra da Laik-Kemalist kimliği ve askeri çevrelere yakınlığı ile bilinen Prof. Dr. A. Taner Kışlalı, bir bombalı suikast ile öldürülünce, bu çevreler hemen “kahrolsun şeriat”, “Ordu millet el ele” gibi sloganlarla orduyu darbe yapmaya tahrik ettiler. Cumhurbaşkanı “Bu cinayetin basit bir cinayet değil büyük bir planın parçası olduğunu” belirterek bu planın farkında olduğunu vurguladı. Genelkurmay Başkanı, Romanya gezisini keserek hemen Türkiye’ye döndü.

- Bu olaydan bir hafta sonra Yargıtay başsavcısı “tarihe not düşmek” diye vasfettiği bir basın toplantısı yapıp, TBMM’nin işlevini yitirdiğini söyleyerek askeri darbe talebinde bulundu. Buna da sert tepki geldi.

Bu gerginlikler devam ediyor ve ivme kazanarak devam etmesi de bekleniyor. Çünkü ipin bir ucunda Avrupa ve bir ucunda da ABD var. Arada ise Türk halkı var.

b-) Cumhurbaşkanlığı Seçimi:

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde iç politikasında bir de cumhurbaşkanlığı seçimi var. Buna da dış politika şekil verecektir.

c-) Anayasa Değişikliği:

Bu da gündemde olan hususlardandır. Bu parlamento eğer Anayasayı istenilen şekilde değiştiremezse belki de fesh edilip yeni bir seçim dahi gündeme gelebilir.

Hizb-ut Tahrir 16/11/1999

Türkiye Vilayeti