DEVLET NİÇİN VARDIR?

Devlet, hangi devlet olursa olsun belli bir toplumda yaşayan insanların maslahatlarını belli bir dünya görüşü ile gözetmesi, koruması için vardır. Bu maslahatların başında gelenleri ise şunlardır:

1. İnsanların canlarını korumak

Düşman saldırılarından korumak

Eşkiyalardan, teröristlerden korumak

Sağlık hizmetlerini sunmak

2. Mallarını korumak

Hırsızlardan, yolsuzluk yapanlardan korumak

3. Nesillerini korumak

Eğitim ile çeşitli sapıklıkların önüne geçmek

Alkol ve uyuşturucu müptelasından korumak

4. Asayişi sağlamak, adaleti tesis etmek

5. Deprem, sel, yangın gibi tabii afetlerde insanların yaralarını en hızlı bir şekilde sarmak.

6. Varsa ideolojik misyonunu aleme taşımak.

Devletin var oluşunun temel öğeleri bunlardır. Öyle olduğu halde bir devlet ve devlet yöneticileri vazifelerini sadece resmi ideolojiyi korumaktan ibaret görmemelidirler. İşte T.C. Devleti’nin görüntüsü şöyledir.

- T.C. Devleti; laiklik, Kemalizm ve cumhuriyeti korumak hususunda demir yumruk ve hatta şahin olabiliyor, hızlı, sert ve muktedir olabiliyor. 12 yaşından küçük çocukların Kur’an okumasını yasaklamaya, başörtülü kız çocukların okullara girerken başlarını açtırmaya ya da okula gitmelerine engel olmaya, inancı doğrultusunda bu tür zulümlere direnenleri tutuklayıp işkence yapmaya ve zindanlara atmaya, eşlerinin başörtülü olduğunu, namaz kıldıklarını çok titiz bir takiple tespit edip askerleri ordudan ve memurları devlet dairelerinden atmaya gücü yetiyor. Orada mahir, muktedir ve demir el olabiliyor.

Birkaç bin müslüman hatta müslüman kadın inancını savunmak için bir araya gelip gösteri yaparsa devlet oraya jet hızıyla hemen müdahale ediyor ve buna gücü yetiyor.

- T.C. Devleti, bağlı bulunduğu NATO, BM vb. kurumların direktiflerini hemen yerine getirmeye muktedir olabiliyor.(!)

Ancak bütün bunlara rağmen şunları yapmakta aciz kalıyor:

- Halkın, kamunun ve fertlerin halkları çiğnenirken, malları çalınırken onları korumakta güçsüz oluyor. Yani devlet mafya, çete ve hırsızlar karşısında aciz kalıyor.

- Adaleti tesis etmekte aciz kalıyor. Nitekim halk da bu hususta devlete hiç güvenmiyor. Mahkemelerdeki, adliyelerdeki kavgalar ve görüntüler de bunu sergiliyor.

- Teröristlere, katillere karşı aciz kalıyor.

- Sağlık hizmeti sunmaktan aciz kalıyor. Hastanelerdeki görüntüler bunu belgeliyor.

- Gençliğin çeşitli sapıklıklara düşmesini, alkol ya da uyuşturucu müptelası ve hippi olmalarını engelleyemiyor. Eğitemiyor, okullardaki ve eğitim kurumlarındaki manzara bunu belgeliyor.

- Deprem, sel, yangın gibi felaketler karşısında tamamen aciz kalıyor. Elbette bu felaketleri önlemesi beklenmez. Fakat felaket vukuu bulduğunda insanların yaralarını sarmakta T.C. Devleti çok hantal, beceriksiz ve yetersiz kalıyor. Felaket yerlerine ulaşmaktan dahi aciz kalıyor.

Nitekim 17/08/1999’da vukuu bulan deprem olayında devlet, depremin vukuu bulduğu 03.02’den itibaren 12 saat geçtiği halde bazı yerlere ulaşamamıştır. Yardım edemiyor. Halk devleti orada göremiyor. Devlet de diyor ki “ne yapayım, gücüm yetmiyor”. Başbakan diyor ki: “Yardım edemiyoruz yollar tıkalı, iletişim kuramıyoruz telefon hattı kesik.”

Bu çağda bu teknik imkanlar var iken bir devlet için bunların hiç birisi de mazeret değildir. Zira;

Bu ülkede devletin ulaşamadığı yerlere özel kuruluşlar, mesela televizyonlar ulaşabiliyor.

Devletin irtibat kuramadığı yerlerle özel sektördeki kişiler ve hatta fertler irtibat kurabiliyor.

Devletin yardım ulaştıramadığı yerlere özel sektördeki kişiler ve kuruluşlar yardım ulaştırabiliyor.

O halde devletin bu yetersizliğinin nedeni teknik ve ekonomik imkansızlık değildir. Tek neden, devletin ve yöneticilerinin halkına değer vermeyişidir. Zira bu ülkede ilk defa deprem, tabii afet vukuu bulmuyor. Daha geçen sene Adana’da deprem oldu. Geçen sene Batı Karadeniz bölgesinde sel felaketi oldu. Her sene yaz aylarında orman yangınları olur. Her gün trafik kazalarında onlarca insan ölür. Ve her seferinde devletin acziyeti, hantallığı, umursamazlığı ve yetersizliği değişmiyorsa bunun bir tek izahı vardır, devlet halkına önem vermiyor demektir.

Deprem gibi tabii afetlerde binlerce insanın ölmesi önüne geçilemeyecek, insanı ve tüm imkanlarını aşan bir olaydır. Bundan kimse sorumlu olamaz. Ancak deprem ya da başka bir tabii afet vukuu bulduktan sonra depremzedelere, afetzedelere yardım yapmakta yetersiz kalmasının mazereti yoktur. "Depremler önceden tahmin edilemediği için tedbir alınamıyor, onun için yetersiz kalınıyor” şeklinde bir mazeret de geçerli değildir. Hiçbir tabii felaket önceden tahmin edilemez. Fakat bunca tecrübeden sonra felaket bölgelerine ve felaketzedelere ihtiyaç duydukları kurtarma, tedavi, barınma, yiyecek yardımlarını en kısa zamanda ulaştırması mümkündür. Bu hususta şöyle bir tedbir daima mümkündür:

- Nasıl ki devlet, yakında bir savaş tehlikesi olmasa da her an savaş olabilir kaygısıyla eli altında savaşa hazır bir ordu bulunduruyorsa tabii felaketler için de öylesi hazır bir yardım, kurtarma ekibi ve donanımını her yerleşim biriminde bulundurabilir. Bunu da ordu bünyesinde yapabilir. Ordu içinde bir kesim bu alana istihdam edilip bu yönde eğitilir ve donatılır. Gerekli yeterli imkanlar hazır tutulur. Mesela bir jandarma karakolunun olduğu her yerde bir de kurtarma ve yardım ekibi niçin olmasın? Bu ekip her türlü kurtarma yardım malzemeleri ile donatılmış olmalı ve o bölgede yeterli gerekli yardım malzemeleri bulundurulmalıdır. Nasıl savaş tehlikesi ihtimaline karşı her türlü gerekli mühimmat hazır bulunduruluyorsa ve askerler de onları kullanmak için eğitiliyorsa, bu alanda eğitim alan bir ekip niçin olmasın? Üstelik yardım ve kurtarma işi savaş anında da gerekli olan bir iştir. Şimdi bazı yerlerde askerlerin yardım etmeleri söz konusu oluyor fakat bu o alanda yeterli eğitim ve donatıma dayalı bir yardım değildir.

Bu öneri ekonomik, teknik ve istihdam açısından imkansız bir husus da değildir. İmkan dahilindedir, yeter ki halka değer verilsin, “Bir ırmak kenarında bir koyunun ayağı sürçüp de suya düşerse o benden sorulur” diyen o raşid/hayırlı yöneticinin (Ömer RA) sorumluluk bilincinde olunsun.

İşte bütün sorun bugün bu sorumluluk bilincinde yönetim, yönetici ve devletin olmayışıdır. Böylesi bir sorumluluk bilincinde yönetim, yönetici ise ancak Raşidî Hilâfet Devleti’nde olur. O halde müslümanlar; hep birlikte maslahatlarını hakkıyla gözeten, üzerinde titreyen, tebaasının tepesinde ceberrutça sadece emirler savurup cezalar kesen değil, tebaasını alemlerin Rabbı Rahman ve Rahim olan Allah’ın indirdikleri ile merhametle yöneten, onun tebaasına hayır dua ettiği tebaasının da kendisine hayır dua ettiği raşidî bir Halife’ye biat ederek Raşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması için ihlasla çalışanlarla beraber olmalıdırlar.

Rasulullah (S.A.S) şöyle buyurmuştur: “Size emirlerinizin (yöneticilerinizin) en hayırlıları kimlerdir, en şerlileri kimlerdir haber vereyim mi? Onların en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenler, sizin onlara hayırla dua ettiğiniz, onların da size hayırla dua ettiği kimselerdir. Emirlerinizin şerlileri de sizin buğuz ettikleriniz, onların da size buğuz edenleridir. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler.” (Tirmizi, K. Fiten, 2190)

“İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” (Buhari, K. Cihad ve’s-Seyr, 2737)

17/08/1999

Ahmed Seyfulislam