TÜRKİYE VE ÇEVRESİNDEKİ SİYASİ DURUM

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi batılıların deyimiyle az gelişmiş/gelişmekte/geri kalmış ülkelerin dış politikalarında olduğu gibi iç politikalarında da gelişmiş ülkelerin daha doğrusu sömürgeci ülkelerin etkileri söz konusudur. Bu nedenledir ki Türkiye'de yaşanan gelişmeler dünyadaki siyasi gelişmelerden uzak değildir. Bu gelişmeleri iç ve dş poilitik geleşimeler şeklinde iki ana başlık altında tahlil edeceğiz.

1- Dış politik gelişmeler

Dış politik gelişmeler içerisinde dikkati çeken en önemli konular; ABD'nin Irak'a yönelik saldırısı, Kosovada sırp canilerin müslümanlara karşı yaptıkları saldırılar ve Abdullan Öcalan meselesi. Bu konuların hepsinin müslümanları ilgilendiren yönü bulunduğu gibi hepsi birden Türkiye'yi ilgilendirmektedir. Bu nedenle değerlendirmelerde Türkiye faktörü de dikkate alınmalıdır.

a- ABD'nin Irak saldırısı: Amerika açısından Ortadoğu hayati öneme sahip bölgelerden birisidir. Bölgenin Amerika açısından öneminin ağırlık noktasını petrol oluşturmaktadır. Petrolün önemi yalnızca enerji kaynağı olmasından değil aynı zamanda siyasi baskı unsuru olmasından da kaynaklanmaktadır. Zira petrol ihtiyacının tamamını dışarıdan sağlayan Avrupa ülkeleri ve Japonya Amerika'nın önüne özellikle ticari alanda birer rakip olarak çıkmaktadırlar. Avrupa ise (özellikle İngiltere ve Fransa) bu rekabetini siyasi alanda da sürdürmektedir. Petrole sahip olmak ise bu kozu diğer ülkelere karşı siyasi bir baskı unsuru olarak kullanabilmek anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki Amerika İngiltere'nin bölgedeki ayaklarını (başta Irak olmak üzere körfez ülkeleri ve Türkiye) ele geçirmek istemektedir. Bu amaç Amerika açısından hayati bir öneme sahiptir. Carter doktirini gereğince Basra körfezinin Amerika açısından hayati öneme sahip olması nedeniyle Amerika ikibin yılına dünyanın tek süper ülkesi olarak girmek istemektedir. Bunun için savaş dahil olmak üzere her türlü operasayonu göze almaktan çekinmeyecektir. Şu anda Irak'a yönelik saldırısının arkasında yatan temel neden de budur. Amerika'nın bu amacını gerçekleştirmek üzere 1999 yılı Ocak ayından geçerli olmak üzere yeni bir planı uygulamaya koyduğu görülmektedir. Amerikalı yetkililer, bu planı başarıyla uygulayabilmeleri ve ikibinli yıllara tam anlamıyla prestij kazanmış bir ülke olarak girebilmeleri için Amerikan kamouoyunun desteğine ihtiyaçları vardı. Aylardan beri Monica skandalı ile uğraşan Clinton ve beraberindekiler bu skandalı lehlerine çevirmeyi başardılar. Clinton, kongre önünde yaptığı konuşmada. Amerika'da bütçe açıklarının kapandığını, işsizlik sayısının düşürüldüğünü, istihdamın arttığını, dünyadaki global ekonomik krizinden Amerikan ekonomisinin etkilenmeden çıktığını rakamlarla açıkladı. Komuoyundaki prestiji raha da yükseldi. Clinton yönetiminin tüm bunları yapmaktan maksatları Clinton'un tekrar başkan seçilmesi ya da Clinton'un Monica skandalında masum olduğu ispat atmek değildi. Zira Amerika halkı açısından gayri meşru ilişkiler ayıplanacak ilişki türlerinden değildir. Asıl amaç Clinton ve beraberindekiler 1999 yılı ile ilgili olarak uygulamaya koyacakları dış politik hamlelere Amerikan komuoyunun desteğini alarak çıkmaktı. Amerika'nın ikibinli yıllara her yönüyle dünyanın tek süper gücü olarak girmesini sağlamaktı. Nitekim 1999 yılının Ocak ayından itibaren de bu politikanın hemen uygulamaya konulduğunun işaretlerini görmekteyiz. Amerika'nın bu planı şu anda doğrudan iki ülkeyi birden; Türkiye'yi ve Irak'ı ilgilendirmektedir.

Konunun Türkiye ile ilgili boyutu şöyledir: Konunun Türkiye ile bağlantısı çok eskilere dayanmakla birlikte yakın geçmişte yaşanan Türkiye-Suriye krizi ile başlamıştır. Türkiye ile İsrail ikilisi bölgedeki gelişmeleri gözeterek Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkartılması için hamle yapmanın uygun olduğuna karar verdiler. Bu hamle bir taraftan Demirel diğer taraftan da Kara Kuvveetleri Komutanı tarafından yapılan sözlü açıklamalarla başlatılmış oldu. Bu olayda hem Türkiye'nin hem de İsrail'in farklı hedefleri söz konusuydu. İsrail, kendisi için bir tehlike olarak gördüğü ve Golan Tepeleri sorununda Amerika tarafından bir baskı unsuru olarak kullanılan Suriye kıskacından kurtulmak için Türkiye'yi Suriye ile savaştırmak istiyordu. Türkiye ise yıllardan beri büyük sıkıntılar çektiği PKK sorunundan kurtulmak istiyordu. Türkiye tarafından başlatılan bu hamleyi görünüşte ABD destekliyordu. Amerikalı birtakım yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda sürekli olarak PKK'nın terörist bir hareket olduğu ve Suriye'den çıkartılması gerektiği söylendi. Nitekim ABD'den gelen talimatlarla Suriye Ekim 1998 tarihinde Abdullah Öcalan'ı ülkesinden çıkarttı. Suriye'den çıkartılan Abdullah Öcalan önce Rusya'ya daha sonra da İtalya'ya gitti. Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkartılmasında Türkiye'nin yanında yer aldığı görüntüsünü veren Amerika, gerçekten PKK'ya karşı olmadığı gibi Abdullah Öcalan'ın cezalandırılmasını da istemiyordu. Zira çeşitli konularda televizyon ekranlarında yapılan oturumlara telefonla veya bizzat katılan emekli Orgeneral Kemal YAVUZ, PKK hareketinin arkasında Amerika'nın olduğunu defalarca açıkça telaffuz etmiştir. Amerika'nın Türkiye'ye verdiği destek ise Türkiye'den istediği birtakım şeyleri elde edebilmek için havuç politikasının gereği olarak görülebilir. Bu nedenle bir geçiş ve deneme sürecini uygulamak üzere Abdullah Öcalan'ın üç aya yakın bir süre İtalya'da kalmasını sağladı. Bu zaman zarfırda ise Türkiye'den istediklerini elde etmek üzere hem havuç hem de sopa politikasının gereğince uygulamalar yaptı. Amerika'ya giden Türk yetkililere Clinton, IMF'den iki milyar dolar dış yardım alabilmesi için aracı olabileceğini söyledi. Ancak Türkiye, Amerika tarafından kendisine yapılan önerilere rağmen Amerika'ya karşı ayak sürdü. İstediği yönde hareket etmedi, zaman zaman sıcak mesajlar vererek oyalama taktiğine başladı. ANASOL-D hükümetinin düşmesi için yeni bir telefon skandalı gündeme getirilerek gensoru aracılğı ile hükümetin düşürülmesi sağlandı. Böylece daha önceki dönemlerde olduğu gibi dışarıdan gelecek öneriler veya baskılara cevap verecek yetkili bir hükümetten yoksun bir ortama geçildi. Bir an önce yeni bir hükümetin kurulmaması için Demirel hükümeti kurma görevini Ecevit'e vedi. Ecevit ise hükümet kurma çalaşmalarında işi iyiden iyiye yavaştan aldı. Hükümet kurulması için değil de adeta kurulmaması için çalıştı. Olmayacak önerilerle parti liderlerinin önüne çıktı.

Bu zaman zarfında Türkiye'nin iyiden iyiye ayak sürmeye başladığını anlayan Amerika Irak'a yönelik planına Türkiye'yi doğrudan bir taraf haline getirmek için çalışmaya başladı. Irak'a yönelik operasyonların ağırlığını Kuveyt ve Suudi Arabistan'daki Amerikan üslerinden İncirlik Üssüne kaydırdı. Böylece bir şekilde Türkiye'yi savaşın içine sokmak istedi. 28 Ocak 1999 tarihinde Ankara'da generallerin de katılımayla gerçekleştirilen MGK toplantısının başlayacağı saatlerde, Musul yakınlarında füze patlamasına benzer bir patlamanın duyulduğu gerekçesiyle 13:15'te İncirlik Üssünde kırmızı alarm, savaş alarmı verilerek Türkiye'ye mesaj verilmek istendi. Diğer taraftan Abdullah Öcalan bu defa 16 Ocak 1999 tarihide İtalya'dan çıkartılarak bilinmeyen bir yere götürüldü. Gittiği yerle ilgili olarak dünya medyasında çeşitli iddialar ortaya atıldı.

Yine 4 Şubat 1999 tarihde Clinton ve Albright'ın yaptığı açıklamalar da Amerika'nın Türkiye'yi savaşla tehdit ettiğini göstermektedir: Clinton şöyle dedi: "Kosova ,NATO müttefiklerimiz Türkiye ve Yunanistan'ı karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyor. Üç yıldır barışı tesis etmeye çalıştığımız Bosna patlayabilir." Dışişleri Bakanı Albright ise şöyle dedi: "Bu durumda bölgesel mülteci akını yaşanır, teröristler ve uyuşturucu kaçakçıları için güvenli bir alan yaratılmış olur." Her iki açıklama da tehdit içermektedir. Tehdit bir boyutu ile Avrupa'yı değir boyutu ile de Türkiye'yi ilgilendirmektedir.

Konunun Irak'ı ilgilenderen boyutuna gelince: Görünen o ki Amerika, Saddam Hüseyin'i devirme konusunda daha da kararlıdır. Ancak Amerika Saddam Hüseyin'i devirmeden önce Irak'ın üçe bölünmesi planını uygulamak ardından da Saddam'ı devirerek yerine bir başkasını getirmeyi planlamaktadır. Irak'ın üçe bölünmesi planı ise Türkiye'yi yakından ilgilendirmektedir ve Türkiye buna kesinlikle karşıdır. Zira Kuzey Irak'ta bir kürt devletinin kurulması aynı zamanda Türkiye'nin de bölünmesi anlamına gelmektedir. Fakat her halukarda Amerika açısında Saddam yerine ikame edilecek birisini bulmak pek kolay olmayacak gibi görünmektedir. Ancak Amerika her ne pahasına olursa olsun bu işi bitirmek istemektedir. Bu mesele, Amerika açısından hayati öneme sahip bir mesele olmasıyla birlikte aynı zamanda ikibinli yıllara daha bir prestij sahibi olarak girmesi için de gereklidir. Gerekirse bu uğurda bölgeyi kan gölü haline çevirebilir. Zira Amerika'nın Irak'ta nüfuz sağlaması, Süveyş'te olduğu gibi İngiliz hegemonyasının bir anlamda bölgeden ayaklarının kesilmesi demektir. Elbette ki İngiltere buna karşı sessiz kalmayacaktır. Bu nedenle sürekli olarak Amerika ile birlikte hareket ederek Amerika'nın planlarına daha yakından vakıf olmak, gelişmelerden uzak kalmamak, daha da önemlisi İkinci Körfez Savaşında olduğu gibi istemediği yönde gelişmeler olması durumunda engelleyebilmektir. Gerçi İngiltere açısından da Saddam Hüseyin'in değiştirilmesi gerekmektedir. Çünkü hakkında yapılan bunca laflardan sonra Irak üzerinde Amerikan baskısının hafiflemesine yol açacak adam değişikliği İngiltere'nin de işine gelir. Bu nedenle en az Kral Hüseyin kadar İngilizlere bağlı ve sadık bir uşak olan kardeşi Hasan, İngiltere açısından Irak'ta Saddam yerine getirilebilecek kişilerden birisi olabilir. Medyada Amerika'nın, Hasan'ı Saddam'ın yerine getirmeyi düşündüğü yönündeki haberler de bunu teyid etmektedir. Çünkü Hasan'ın veliahtlıktan azledilmesine rağmen sesinin çıkmaması ve İngiltere'ye gidecek olması dikkat çekici bir gelişmedir.

Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak; Irakla ilgili olarak muhtemel gelişmeler ana başlıklarla şöyle olabilir:

a- Amerika Irak'ta başarı elde edebilmek için saldırılarına devam edecektir.

b- Amerika'nın bu politikası nedeniyle Türkiye daha sıkıntılı günler yaşayacaktır.

2- İç politik gelişmeler

Türkiye'de yaşanan iç politik gelişmeler halen daha 28 Şubat çizgisinde devam etmektedir. Ecevit'in meclisten güvenoyu aldıktan sonra yaptığı açıklamalardan birinde Türkiye'de 28 Şubat sürecinin sona erdiği yönündeki ifadesi başka şekilde yorumlanmalıdır. Öyleyse ne oldu da Ecevit böyle bir ifade kullanma gereğini hissetti. Bunu anlayabilmek için 28 Şubatı başlatan nedenleri çok iyi bilmek gerekmektedir. Her ne kadar bu nedenler görünürde iç gelişmelere bağlanmaya çalışıldı ise de bu asli neden değildir. Susurlukla başlayıp 28 Şubatla devam eden bu sürecin asıl nedenini Türkiye-ABD ilişkilerinde aramak lazımdır. 1974 yılında yaşanan Kıbrıs olaylarından da hatırlanacağı üzere ABD ile arası hiçte iyi olmayan Ecevit bu açıklamasıyla Amerika'ya sıcak bir mesaj vermek istemiştir. Zira Türkiye'deki "Derin Devlet ya da Egemen Güçler" -bununla bir bütün olarak ordu kastedilmemektedir- iktidar kotuğuna Ecevit'in oturmasını uygun görmüşlerdir. Amerika'dan gelen baskıları bir başka şekilde devredışı bırakabilmek ya da geciktirebilmek amacıyla gensoru ile hükümet düşürülmüştür. Ardından Cumnurbaşkanı Demirel, zoru göstermek üzere hükümeti kurma görevini Ecevit'e verdi. Ecevit ise 45 günlük süreyi kullanmak için işi yavaştan aldı. Adeta hükümet kurulmaması için çalıştı. Olmazları önerdi. Ortaya koyduğu öneriler başta Çiller olmak üzere Fazilet Partisi ve CHP tarafından reddedildi. Hükümeti kurma görevini alması üzerinden bir aydan daha uzun bir süre geçmesinin ardından görevi Demirel'e iade etti. Bunun üzerine Demirel hükümeti kurma görevini Yalım Erez'e vedi. Erez, işe hızlı başladı, kesinlikle hütümet kuracağını söyledi. Bu konuda önemli aşamalar katettiği yönünde intiba bıraktı ya da kasıtlı olarak böyle bir görünüm sergilendi. Şayet hükümet kurmayı başarabilseydi bir taşla iki kuş birden vurulmuş olacaktı. Hem egemen güçlerin istediği şekilde DYP tasfiye edilmiş olacak hem de Amerikan karşıtı bir başka hükümet iktidar kolduğuna oturmuş olacaktı. Ancak çok geçmeden Çiller ve beraberindekiler oynanan oyunu bozmak üzere, hiç beklenmedik bir şekilde son anda bir açıklama yaparak Erez'in çalışmalarını boşa çıkardı. Daha önce Ecevit'in önerdiği DSP azınlık hükümeti formülüne destek vermeye hazır olduğunu söyledi. Bunun nedenini de şöyle açıkladı. "Demokrasi üzerinde oynana oyunu bozdum.".."Seçimlerin ertelenme söylentilerinin olduğu bir ortamda Sadi Irmak, Naim Talu hükümetleri gibi bir oluşumun engellenmesini istedik." Bu nedenledir ki Türkiye'de yaşanan iç politik gelişmeleri dış politik gelişmelerden bağımsız olarak düşünmek tamamen yanlıştır.

Şu anda Türkiye'de siyaset 18 Nisan 1999 tarihinde yapılacak olan Yerel Yönetim ve Milletvekili seçimlerine endekslenmiş durumda. Siyasi partilerin yoğun bir şekilde seçim çalışmalarına başlamış olmaları ile birlikte seçimlerin yapılacağında birtakım kuşkular vardır. Zira 28 Şubat sürecinin başlamasına neden olan partilerden DYP ve Refah Partisinin devamı olan FP halen daha ayakta durmaktadırlar. İç politikada özellikle DYP'nin tasfiye edilmesi için yapılan türlü türlü uğraşılara (Çillerin yüce divana sevkedilmesi, çeteler meselesiyle sıkıştırılmaları ve son olarak da kaset savaşlarına) rağmen "Egemen Güçler" Çiller ve ekibini tasfiye etmeyi başaramamışlardır. Fazilet Partisinin tasfiye edilmesi veya kontrol altına alınması ise DYP'ye oranla çok daha kolaydır ve şu anda da bu hissedilmektedir. Bu nedenle seçimlerin iptal edilmesini sağlamak için Demirel'in ağzıyla iki turlu seçim sisteminin uygulanmasını gündeme getirmişlerdir. Yine aynı amaca yönelik olarak sandık seçmen listelerinde mükerrer yazılmaların var olduğu gündeme getirilmiştir. Ancak bu oyun da tutmamıştır. Görünüşe bakılırsa "Egemen Güçlerin" elinde yasal yollardan kullanabilecekleri pek fazla seçenek kalmamaktadır. Bu nedenle Demirel konuşmalarında sık sık 19 Nisan sabahını düşünün diyerek aba altından sopa göstermekte ve 19 Nisan sabahı benim haklı olduğumu anlarsınız şeklinde açıklamalar yapmaktadır. Belki Demirel'in Cezayir ziyaretinin arkasında yatan temel neden de budur. Bununla Türkiye kamuoyuna laiklik (derin devlet) karşıtı siyasi partilere oy verilmemesi aksi tardirde durumun Cezayirdeki gibi olacağı söylenmek istenmiştir. Bu açıklamalara göre önümüzdeki günlerde iç politika açısından muhtemel gelişmeler şöyle olabilir:

a- 18 Nisan tarihine kadar seçimlerin iptal edilmesi için başka çözümler aramak.

b- Başka çözümlerin bulunamaması ve 18 Nisan'de seçimlerin yapılması durumunda sandıklarda kullanılan mükerrer oylar nedeniyle seçimleri iptal ettirmek.

c- Mevcut durumun derin devlet taraftarlarının lehide bir değişiklik göstermemesi ve başka seçenek kalmaması durumunda laikliği ve irticayı bahanı ederek askerleri göreve getirmek.

Abdullah Öcalan Meselesi: Aslında Öcalan meselesini Türkiye ABD ilişkilerinden bağımsız olarak düşünmek yanlış olur. Çünkü bu mesele Amerika tarafından Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanılmak istenmektedir. Suriye'den çıkartılmış olan Öcalan'ın nerede ikamet ettirileceği meselesi de Türkiye'nin tavrıyla doğrudan alakalıdır. Türkiye'de Amerika'nın istekleri lehinde bir gelişme olmaması halinde Öcalan'ın çevre ülkelerden birisine yerleştirilmesi daha kuvvetli bir ihtimal gibi gözükmektedir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Öcalan'ın nerelerde olabileceğine ilişkin haberlerde Dağlık Karabağ ve Lübnan isimleri telaffuz edilmiştir. Belki de bu nedenle olsa gerek, Abdullah Öcalan'ın İtalya'dan çıkartılmasından bir gün sonra 18 Ocak 1999 tarihinde Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev hasta olduğu gerekçesiyle Ankara'ya getirilerek GATA'da tedavi altına alındı. Aliyev 12 gün süreyle GATA'da kaldıktan sonra 30 Ocak 1999 tarihinde taburcu oldu. Taburcu olmadan önce Yılmaz'la görüştü. Geceyi Çankaya'daki camlı köşkte geçirerek Demirel'le görüştükten sonra ertesi gün Azerbaycan'a gitti. 2 Şubat 1999 tarihli gazetelerde ise Abdullah Öcalan'ın iki günde dört ülke değiştirdiği, pinpon topuna döndüğü yönünde haberler yazıldı. Türkiye-İsrail ilişkilerinin takib edeceği seyre göre yeniden Suriye'ye dönmesi bile sözkonusu olabilir. Öcalan ve örgütünün ikamet ettirilebileceği ülkelerden birisi de Kosova ve civar bölgeler olabilir. Türk yetkililerin Abdullah Öcalan'ın nerede olduğunu bilmelerine rağmen kamuoyuna açıklama yapmamaları da bunun göstergesi olabilir. Özetle Öcalan meselesi Türkiye'nin başını ağırtmaya devam edecektir.

Ekonomik Kriz: Türkiye önümüzdeki iki ay içerisinde yirmimilyar dolara yakın miktarda dış ve iç borç ödemekle karşı karşıyadır. Şu anda Türkiye'de yaşanan ekonomik krizin nedenlerini yalnızca dünyada yaşanan global ekonomik kriz ile açıklamak mümkün değildir. Yaşanan krizlerin temel nedeni kapitalist ekonomik sistemin bizzat kendisi ve yöneticilerdir. Bununla birlikte gerçekte yaşanan ekonomik krizin birtakım iş adamları tarafından yapay olarak çıkarıldığı yönünde göstergeler de yok değildir. Altı ay kadar önce Rahmi Koç'un Türkiye'nin önümüzdeki iki yıl içerisinde ciddi ekonomik krizlerle karşılaşabileceği yönündeki açıklamaları ve Başbakanlığı döneminde Yılmaz'ın yaptığı açıklamalar bunu göstermektedir. Yine 1994 ekonomik krizinde olduğu gibi Türkiye'de finans piyasasının elinde tutan Yahudi çevrelerin de bu krizde rolü vardır.

Türkiye'de yaşanan iç ve dış siyasi olaylar ve ekonomik gelişmeler dikkatle incelendiği zaman 99 yılının Türkiye için hiç de kolay bir yıl almayacağı görülmektedir.

Kosova Sorunu: Kosova sorunu coğrafi konumu itibarı ile Avrupa'nın sorunudur. Dünyanın birçok bölgesinde zaman zaman yaşanan iç çatışmalarda ve savaşlarda olduğu gibi olayların arkasında Amerika, İngilter'e ve Fransa gibi sömürgeci ülkeler yer almaktadır. Uzunca bir sürden beri devam eden kosava sorunun arkasında da Amerika ve İngiltere vardır. Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler, Amerika'nın Irak politikası ile ilgilidir. Amerika Avrupa'yı kosova sorunu ile uğraştırmak ve bir şekilde de tehdit etmek için bir yandan olayları kışkırtırken, Avrupa ise dünyanın Jandarmalığına soyunmuş bulunan Amerika'yı Körfez bölgesindeki operasyonlarından uzaklaşkırarak Kosova sorunu ile uğraşması için Sırpları kışkırtmaktadır. Başkan Clinton'un 4 Şubat 1999 tarihinde söylediği şu sözler de bunu teyit etmektedir: "Kosova, NATO müttefiklerimiz Türkiye ve Yunanistan'ı karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyor. Üç yıldır barışı tesis etmeye çalıştığımız Bosna patlayabilir."

09/02/1999

Muhammed Emrullahoğlu