T.C. DEVLETİ’NİN AVRUPA BİRLİĞİ’NE ADAYLIĞININ KABUL EDİLİŞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

I-Giriş:

10-11 Aralık 1999’da Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de T.C. Devletinin AB’ne adaylık başvurusu, 40 yıl sonra kabul edildi. T.C. Devleti AB’ne resmen ve fiilen üye olabilir mi olamaz mı? Bu yeni sürecin siyasi boyutu ne olur? Bu hususlar üzerinde bu yazıda durmayacağız. Bu yazıda daha çok; T.C. Devletinin kuruluşundan günümüze kadar tüm üst düzey yöneticileri, liderleri, aydınları (!) tarafından benimsenen ve sık sık terennüm edilen yedi düvele karşı kurtuluş savaşı, istiklal, tam bağımsızlık, milli sınırlar, milli egemenliğe dayalı milli devlet, vatan, millet, bayrak kutsallığı söylemleri ile Batılılaşma, Avrupa kimliği, Avrupalılaşma, Avrupa ile bütünleşme gibi söylemlerle ifade edilen hedefler ve değerleri irdeleyeceğiz. Bu söylemleri sık sık terennüm eden o zevatın içine düştükleri çelişkilere ve dalalete/şaşkınlığa dikkatleri çekip toplumun önünde oynanan Ali Cengiz oyununu deşifre etmeye çalışacağız.

II- Müslüman Türk halkının Yunanla, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman ile mi bütünleşmesi, kaynaşması Türk halkı için daha kolay, doğal, yararlı, makul ve meşrudur? Yoksa Suriye, Irak halkı gibi müslüman halklarla bütünleşmesi mi?

· Avrupa halkları genelde müslüman değil, hıristiyan yani kafirdirler. Aynı zamanda Viyana kapılarına kadar onları sıkıştıran, Avrupadan gelen haçlı sürülerine karşı Anadolu’da, Suriye’de siper olan müslüman Türk halkına karşı özel bir kinleri, husumetleri vardır. Tüm Avrupa dillerinin sözlüklerinde “Türk” kelimesine verilen manalar, onların benliklerindeki o kin ve husumeti resmetmektedir.

· Türkler İslâm ile alakalarını tamamen kesmedikçe Avrupalılar asla onu benimsemeyeceklerdir. Bu onların İslâm’a ve İslâm kimliğini taşımalarından ötürü genelde tüm müslümanlara özelde ise Türk milletine duydukları kin ve husumetten dolayıdır. “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri (kafirleri) yakın çevre edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Gerçekten kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmuştur. İçlerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış durumdayız.” (Al-i İmran: 118)

· Avrupa halklarının kültürü, zevkleri, hayata bakışları her şeyleri Türk milletinde var olan İslâmî kültür ve duygularla tamamen çelişkilidir.

· Yunanlılar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar şu anda “Türkiye” denilen Anadolu beldesini işgal etmişler ve Türk halkının benliğinde onlar düşmanlar olarak yer almıştır.

· Avrupa halklarının hiç birisi müslüman Türk halkına dostluk, sevgi, kardeşlik duyguları beslememektedirler. Onlar için iyilik düşünmez ve istemezler.

“Şüphesiz kafirler sizin apaçık düşmanlarınızdır.” (Nisa: 101)

“Yahudi ve hıristiyanlar, sen onların dinine tabi olmadıkça senden asla razı olmazlar.” (Bakara: 120)

“Ehli kitaptan (hıristiyan ve yahudilerden) çoğu hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki hasedden dolayı sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler.” (Bakara: 109)

· Avrupa halkları ile müslüman Türk halkının kaynaşmasını, bütünleşmesini sağlayacak hiçbir doğal köprü, ortak payda, kimlik yoktur. Sadece hükümetler arasındaki samimiyetten uzak yapmacık sözcükler vardır.

· Avrupa Birliği’ne Türkiye kağıt üzerinde alınsa bile kerhen ve horlanarak alınacaktır.

Öte yandan Türk halkı ile Suriye ve Irak gibi müslüman halklar arasında ortak kimlik, doğal köprüler vardır.

· İslâm, bu halklar arasında ortak kimliktir. Zira İslâm, bu halkların ortak inançlarıdır, dinidir, kültürüdür.

· Her beş vakitte bütün bu halklar aynı ezanı şerifi dinler, saygı duyar ortak duyguyu yaşarlar.

· Ankara’dan Esselamu Aleyküm denildiğinde Bağdat’tan, Şam’dan ve diğer şehirlerden Aleyküm Selâm cevabını almak, aynı sıcak samimi duyguları taşımak mümkündür.

· İslâm inancı ve kültürünün tesiri ile bir çok değerler ortaktır, duygular ortaktır, kalpler arasında ünsiyet, ülfet köprüleri mevcuttur.

· Bu halkların bir birisini kucaklaması, bütünleşmesi, kaynaşması önündeki engel, aralarındaki doğal köprüleri yıkmaya çalışan sömürgeci kafirlerin bu halkların başlarına bela ettikleri fitne odakları olan o hain yönetimler ve yöneticilerdir, sömürgeci kafirlerin aralarına döşediği mayınlı, tel örgülü sınırlar denilen tarlalardır. Bu ayrık otları, fitne odakları aradan kaldırılırsa bu müslüman halkların İslâm ümmeti kimliğinde yek vücut olmaları an meselesidir.

· Türkiye halkı, müslüman halklar ile bütünleştiğinde horlanan bir halk değil itibar gören, baş tacı edilen lider bir halk olabilecek imkana da sahiptir.

· Avrupa fonlarından çeşitli horlanmalara karşı kredi koparmak mı Türk halkını onure eder, maslahatına uygun olur? Yoksa İslâm kimliği ile İslâm Aleminde lider konuma gelmek ve İslâm Aleminin zenginliklerine sahip olmak mı onure eder ve maslahata uygun olur?

· Türk halkı ile halkı müslüman olan ülkeler arasında birleşmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin güya argümenleri şunlardır:

- Mesela Araplar, Türklere ihanet etmişlerdir. Arkadan hançerlemişlerdir, güvenilmezler.

- Bugün dahi bu düşmanlıklarını gösteriyorlar. Mesela; PKK’yı desteklemişlerdir, v.b.

Bunlar aslında tamamen boş sözlerdir.

- Araplar; Türklere Yunanlıdan daha mı çok düşmanlık yapmışlardır? Yunanlıyla dost olmaya zorlanırken Araplara niye halen düşmanlık besleniyor?!

- Yunanlılar, İtalyanlar, Fransızlar, Almanlar, İngilizler PKK’yı desteklemediler mi?

- Ayrıca Türk halkına düşmanlık yapan Arap halkı değil, başlarındaki birkaç satılmış liderlerdir, yöneticilerdir, müslüman Arap halkını asla temsil etmezler. Türk halkının baş belaları liderleri onları temsil etmediği gibi...

Ayrıca, Arap halkı ve Türk halkı müslümandır. İslâm onları kardeş yapmıştır. Bugün de bütün ayrık otları, fitne odaklarına rağmen bu kardeşlik sürmektedir. Ve İslâm hayatlarına hakim olup onlar tekrar İslâm potasında çağdaş cahiliyye, küfür ve tağuti kirliliklerden arındırdıktan sonra kardeşlikleri daha da pekişecek ve İslâm kimliğinde bütünleşeceklerdir. Zira İslâm bunu dün yaptığı gibi bugün de tekrar yapmaya muktedir olarak dipdiri ayakta durmaktadır. Ancak Türk halkını mesela Yunan halkı ile kardeş yapıp bütünleştirecek olan değer ve güç nedir? Ya Türk halkının İslâm’ı tamamen terk etmesi, Yunanlı gibi olması ya da Yunan halkının müslüman olması? Peki hangisi isteniyor olabilir?

Bütün bu gerçeklere rağmen; izzet, onur, maslahat İslâm kimliğinde müslüman halklarla birleşmek, bütünleşmekte iken, bu çok doğal, kolay ve makul ve şer’an olması gereken iken, İslâm kimliğine savaş açıp Avrupa kimliği adı altında Yunanlıyla, İngilizle, İtalyan ile Fransız ve Almanla bütünleşmekte ısrarcı olmak, izzet ve onur yerine zilleti, horlanmayı, aşağılanmayı yeğlemek, müslüman Türk halkının hangi yararına hizmet eder acaba? Bu zihniyet sahipleri akıllı müslüman Türk olabilirler mi acaba?! Bu hususta Allah’ın şu sözlerine kulak verilmeyecek mi?

“Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kafirleri veli/dost ve yardımcı edinmeyin. (Bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa: 144)

“Sizin veliniz ancak Allah’tır, Rasulü’dür ve iman edenlerdir. Onlar ki Allah’ın emirlerine boyun bükerek namazı kılarlar, zekatı verirler.

Kim Allah’ı, Rasulü’nü ve iman edenleri veli edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.

Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi, alay ve oyun konusu edinenleri ve kafirleri veli edinmeyiniz. Allah’tan korkun. Eğer mü’minler iseniz.” (Maide: 55-57)

“Ancak mü’minler kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat: 10)

III- Kurtuluş Savaşı yapıldı mı? Kim kimden kurtarıldı?

T.C. Devletinin kurucusu M. Kemal’e büyük kurtarıcı, kahraman denilir. Denilir ki, Türk milletini ve vatanını o kurtardı. O olmasaydı Türk milleti yok olacaktı. Peki, o düşman kimdi? Ülkeyi işgal edenler kimlerdi? Denilir ki İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar. Bu işgalci düşmanlara karşı kurtuluş savaşı yapıldı, ülke ve Türk milleti düşmanlardan kurtarıldı!..

Türk milletinin ve ülkesinin neyi kurtarıldı? İşgalci düşmanlar işgallerini devam ettirselerdi ne yaparlardı? Bir işgalci güç bir ülkeyi niçin işgal etmek ister? Ne yapar?

Bu soru üzerinde düşünüldüğünde, tarih boyunca ve halen vukuu bulan işgallere bakıldığında bir ülkenin şu maksatlar için işgal edildiği ortaya çıkar:

1- O ülkenin yer altı ve üstü maddi zenginliklerini, servetlerini ele geçirmek,

2- O ülkede yaşayan insanların iş güçlerini ve tüketim potansiyelini eline geçirmek yani insanların iş güçlerini, emeklerini bedavaya da çok ucuza temin etmek. Ayrıca o toplumu bir tüketim pazarı haline getirip kendi ürettiği malları yüksek fiyatlarla satmak,

3- O ülkede işgalci gücün kendi inanç ve kültürünü, ideolojisini hakim kılmaya çalışıp o ülkenin sürekli kendisine bağımlı kalmasını, ülke insanlarının kendisine düşman gözüyle değil de dost, efendi gözüyle bakmasını sağlamak,

4- Bunun için de o ülke insanlarını kendi inançları, kültürleri, dünya görüşlerinden uzaklaştırmaya çalışmak. Geçmişlerini unutturmak. Zihinlerini tamamen bulandırmak, sağlıklı düşünemez ve çözüm bulamaz şaşkınlıklar topluluğu haline getirmek,

5- O ülkedeki insanları tamamen üstün değerlerden soyutlamak için ahlaki çöküntü oluşturmak. Namus, haya, ahdevefa gibi değerleri ortadan kaldırmak. Ahlaksızlığı, namussuzluğu, yolsuzluğu yaygınlaştırmak,

6- O ülkede yaşayan insanların, halkın işgalci gücü farkettirip direnç göstermesi ve ondan kurtulmasını düşünüp faaliyete geçmesini sağlayacak tüm düşünce dinamiklerini, değerlerini, inançlarını ve sistemlerini ortadan kaldırmak,

7- O ülkede yaşayan insanlar arasındaki tüm iletişim fikir ve duygu aktarım vasıtalarını kavramlarını ve hatta dilini tahrif etmeye çalışmak yada işgalci gücün dilini o ülkede egemen dil olması için çalışmak,

8- O ülkede işgalci gücün çıkarlarını stratejilerini koruyacak, o ülke ve halkından çok işgalci gücün çıkarlarını gözeten yöneticileri o ülkenin başına getirmek. Bu yöneticilerin kendileri için çizilen çerçevenin dışına çıkması durumunda işinin bitirilmesi için yeterince askeri gücü, askeri üssü o ülke topraklarında bulundurmak,

Bir işgalci devlet yada güç işgal ettiği ülkede ne yapmak ister? sorusuna cevap olarak akla ilk gelen hususlar bunlardır. Şimdi bunlar ile, Türkiye’de I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası, T.C. Devletinin kuruluşu ve sonrasında yapılanları bir gözden geçirip değerlendirmesini yapalım:

· Birinci dünya savaşı öncesi sömürgeci kafir Avrupa devletleri Balkanlarda milliyetçilik akımları oluşturup destekleyerek bir müddet sonra Osmanlı’dan kopmuş devletçikler kurdular.

· Osmanlı tebaası arasında Türk, Arap vb. milliyetçilik akımlarına çeşitli destekler verdiler.

· I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı’nın toprakları sömürgeci kafir devletler tarafından istila edildi, işgal edildi. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Anadolu hep işgal altına girdi. Daha sonra bu bölgelerde onlarca “devlet” denilen varlıklar oluşturup başlarına kendilerine sadık yerli işbirlikçiler getirdikten sonra askeri olarak o bölgelerden çekildiler.

· Fakat bu bölgeler, o sömürgeci kafir devletler tarafından halen sömürülmeye devam edilmektedir. Tüm yeraltı ve üstü zenginlikleri o ülkelerin şirketleri tarafından işletilmekte, o ülke halkları ise fakru zaruret ve geri kalmışlık kıskacında inim inim inlemektedir. O kadar bol zenginlik ve servetlere rağmen o ülkedeki hem halkın hem de başlarındaki güya o devlet denilen varlıkların dünyanın en geri, fakir halkı ve devleti olmaları, mesela; petrol zenginliğine rağmen Suudi Arabistan halkının fakir, geri olması ve devletin de 150 milyar Dolar dış borcunun olması bu sömürüyü belgelendirmez mi? Fas, Libya, Tunus, Cezayir, Mısır, Moritanya, Çad, Sudan, Yemen, Arap Emirlikleri, Kuveyt, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Umman, Bahreyn, Katar v.b. hepsinin de durumu aynı. Bütün bu devlet diye isimlendirilen gerçekte sömürgeci güçlerin işgal ve sömürge komiserlikleri/valilikleri gibi çalışan varlıklara ve o beldelerde yapılanlara burada detayları ile girmeceğiz.

· Kendisine Batılılar yani sömürgeci güçler tarafından “Türkiye” denilen sonra da bu bölgelerdeki yerli işbirlikçiler tarafından da resmen “Türkiye” diye adlandırılan Anadolu beldesinde olanlara gelince:

· I. Dünya Savaşından sonra bu belde de sömürgeci kafir, Avrupalı devletler tarafından işgal edildi. İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan güçleri Anadolu’yu işgal ettiler. Fakat Ankara’da M. Kemal ve arkadaşları tarafından İstanbul’dan kopuk bir başka ayrılıkçı hükümet kurulduktan sonra bu işgalci güçler bu hükümetin başarısı olarak lanse edilen bir senaryo ile teker teker işgal ettikleri yerlerden askerlerini geri çektiler. Neticede Ankara hükümeti ve başı M. Kemal ülkeyi düşmanlardan kurtaran kahraman olarak lanse edildiler. Daha sonra da uluslararası platformda mesela; Mudanya Mütarekesi’nde, Lozan’da Ankara hükümeti işgalci güçler tarafından muhatap kabul edildi ve İstanbul hükümeti tamamen fonksiyonunu yitirir oldu, sonra da tamamen tasviye edildi.

Ankara hükümeti, Lozan-1924 anlaşması ile sömürgeci Avrupa devletleri tarafından resmen tanınıp ilan edildikten ve anlaşma imzalandıktan sonra M. Kemal ve ekibi Ankara’da oluşturulan uyduruk meclis ve hükümet ile sömürgeci kafirlerin Lozan’da kendilerine dikte ettirdikleri vazifeleri teker teker yapmaya koyuldular. Bunları da Türk milleti adına bağımsızlık, istiklal adına yaptılar. Neler yaptılar?

1- İslâm yönetim sistemi olan Hilâfet ilga edildi. Tamamen tasviye edildi. Hilâfet kavramına topyekün savaş açıldı. Onu tahrif etmeye ve hatta tamamen unutturmaya çalışıldı.

2- Ülke insanlarının dini olan İslâm’a topyekün savaş açıldı. İslâm inancına, kavramlarına, sistemleri ve hükümleri olan İslâm şeriatına topyekün savaş açıldı. İslâmî bir çok kurum, kavram, hüküm yasaklandı. Şeriat ilga edildi. Farzları yasaklandı, Haramları emredildi. Hatta bazı camiler kapatıldı, ahır yapıldı…

- Ezan yasaklandı.”Türkçe ezan” diye uydurdukları bir şey mecbur edildi.

- Kur'an-ı Kerim okutulması, öğrenilmesi yasaklandı. “Türkçe ibadet” diye saçma bir dayatma ile namazda dahi Kur'an okunması yasaklandı. Kur'an’a karşı bu tahammülsüzlükleri halen devam etmektedir. 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimin tek gerekçesi, 14 yaşından önce çocukların Kur'an okumamaları olarak gösterildi. Yani bu milletin gelecek neslinin Kur'an’dan tamamen kopması istenmektedir. Arapça da yasak edildiği için Kur'an okumasını bilenler de zaten ondan bir şey anlamıyorlar, piyasada var olan ve yanlışlarla dolu olan meallere mahkum kalıyorlar. Bu milletin hayat kaynağı olan Kur'an ve Sünnet’ten, İslâm kültüründen kopuk kalması için her şey yapılıyor olması ve bunun en öncelikli iş olarak hatta güvenlik stratejisi olarak telakki edilmesi, sömürgeci kafir İngiltere hükümetinin başı Lord Curzon’un I. Dünya Savaşı öncesinde Lordlar Kamerasında söylediği şu sözleri akla getiriyor: “Bu Türkleri etkisiz hale getirmek için onları kendisinden güç aldıkları şu kitaptan koparmaktan başka çare yoktur” deyip Kur'an’ı göstermesi.

Bütün bu yapılanlar, işgalci, sömürgeci kafir İngiltere’nin bu hedeflerini gerçekleştirdiğini sergilediğine göre ülke ve millet hangi işgalden ve kimden kurtarılmıştır acaba?!..

3- Bu ülkede bu millet arasında sömürgeci kafirlerin işgalleri esnasında yapamadıkları namussuzluklar, zulümler T.C. Devleti kurulduktan sonra daha hızlı yaygın ve çokça yapıldı.

- Kılık kıyafet devrimi adı altında küfrün, gavurun sembolü olarak görülen fötür ve şapka giyilmesi halka zorunlu kılındı.

- Kadınların İslâmî kurallara uygun örtüsü yasaklandı. Fransız askerlerin yapamadığını T.C. Devleti yöneticileri fazlasıyla yaptılar.

- Cumhuriyet baloları, bayramları v.b. etkinlikler ile daima haya, namus duyguları törpülendi.

- İçki, kumar, fuhuş devlet garantisi ve himayesi ile yaygınlaştı. T.C. Devleti’nin ilk açtığı fabrikalar içki fabrikaları oldu. Fuhuşhaneler devlet himayesinde yaygınlaştırıldı.

- Okullarda her yaşta eğitim “karma eğitim” adı altında delikanlı çağında kız ve erkek çocuklar iç içe, bir sırada oturmaya ve karma etkinlikler, partiler, piknikler, spor faaliyetleri yapmaya zorunlu kılındı. Maksat eğitimden çok gençler arasında namus, haya duygularını köreltip namussuzluk ve ahlaksızlığı yaygınlaştırmaktı.

- Basın yayın kanalı ile ülkedeki tüm İslâmî değerlere saldırı kampanyaları yapıldı. Bu kötü gidişata, ihanete dur demek isteyerek tepki gösterenler 1. derecede düşman ilan edilip “irticacı”, “gerici”, “yobaz” gibi yaftalarla linç edilmek istendi.

4- İstanbul’un fetih sembolü olan Ayasofya ve Aya İrini gibi fetihle birlikte cami yapılan tüm kiliseler tekrar kiliseye ya da müzeye çevrildiler. İstanbul, İslambol olmaktan ziyade isyanbol bir şehre dönüştürüldü. Mafyanın, fuhuşun merkezi haline getirildi.

Şu halde İstanbul’da işgalcilerin hedefi gerçekleşmiş olmadı mı?

5- İslâm’ın sistem ve hükümleri yasaklandıktan sonra hayatın her alanında, sömürgeci kafirlerin kanun ve nizamları alındı. laiklik, cumhuriyet, milli egemenlik, özgürlükler, Roma hukuku menşeili yargı düzenleri hepsi onlardan alındı.

6- Eğitim müferradatı tamamen onlardan alındı. bütün bilgi kaynakları onlardan alındı. Harf Devrimi ile Yunan harfleri ya da latin harfleri alındı. Arapça harfleri tamamen yasaklandı. Böylece bu milletin bütün bilgi ve kültür kaynakları ile alakası kesildi. Sömürgeci kafir devletlerinin verdiği bilgi tek bilgi kaynağı oldu.

7- Avrupalı, Batılı olmak ilerlemenin, gelişmenin tek ölçüsü kılınıp yüksek ideal olarak gösterildi. Tüm eğitim kurumlarında Avrupa kutup yıldızı, kıble olarak gösterildi. Avrupalılar yani sömürgeci kafirler Mr., Mösye, Efendi, centilmen, asil, kibar, aydın, olgun ideal insan tipi olarak gösterildi. En iyi düşünen, en iyi bilen, en iyi iş yapan olarak lanse edildi. Onun için Avrupa malı dendi mi tereddütsüz sorgulanmadan alınır satılır oldu. Avrupalı dendi mi gıbta edilen hatta önünde saygı ile eğilmesi gereken tip olarak lanse edildi.

8- Bu kompleksle Avrupa ile bütünleşmek, onların arasına girmek, onların coğrafyasının bir parçası olmak, kurumlarının hakimiyetine teslim olmak aşk mertebesinde bir tutku olunca, sömürgeci kafirlerin ordularının bu ülkede askeri üsler kurmaları yadırganmaz oldu. Sömürgeci kafirlerin kurumlarının bu ülkedeki mal, hizmet fiyatlarını ve memur işçilerin ücretlerini takdir etmeleri yadırganmaz oldu. Nasıl olsa Avrupalılar, Batılılar ne yaparlarsa en iyisini yaparlar, en iyisini bilirler!..

Bu ülkede NATO adı altında İngiliz, Fransız, İtalyan, ABD, Yunan askerlerinin fiilen bulunması, ayrıca ABD askeri üslerinin bulunması, bu üslerden bu milletin maslahatlarına aykırı da olsa askeri operasyonlar yapılıyor olması (K. Irak’a yapılan operasyonlar gibi) fiili işgal değil midir?

Bu ülkede stand by adı altında mali politikayı, bütçeyi IMF gibi kuruluşların belirliyor olması işgal değil de nedir?!

9- İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Ege Adaları, Kıbrıs gibi hayati stratejik noktalar fiilen elden çıkmışsa, bu bölgelerde bu milletin maslahatları korunamıyorsa bu ülkenin neresi işgalden kurtulmuş oluyor?!..

10- Türkiye dünyanın en zengin yer altı ve yer üstü servetlerine, imkanlarına sahip olduğu halde Türk halkı fakru zaruret içinde geri kalmış bir toplum ise, devlet de 150 milyar Dolarlık bir borç yükü altında ise ve toplum bir tüketim toplumu haline gelmişse sömürünün devam etmediğini kim söyleyebilir?!..

Aklı başında bir müslüman Türk, bu vakıaya razı olup teslim olabilir mi? Bu durum ve ahval ülkenin fiilen bir örtülü işgal altında olduğunu, sömürgeci kafirlerin işgal etmekle yapmak istediklerinin, hedeflerinin hepsini gerçekleştirdiğini ve halen devam ettiğini, yöneticilerin ve liderlerin de bu durumun koruyucusu olarak bir ihanetin, sömürgeci kafirlerle işbirlikçiliğin içinde olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu? Bu ihanet işbirlikçisi yöneticilerin ve liderlerin müslüman Türk alması mümkün mü?!..

IV- Sonuç:

Türkiye’de herkesin Avrupa ile birleşmeyi ve bütünleşmeyi konuşup tartıştığı şu günlerde bu gerçekler düşünülürse şu gerçekler de ortaya çıkmaktadır:

1- Kurtuluş Savaşı, milletin ve ülkenin işgalci sömürgeci düşmanlardan kurtulması falan söz konusu değildir. Kurtulan olmuştur: Sömürgeci kafir devletler İslâm Devleti’nin, Hilâfet’in teşkil ettiği muhtemel tehlikelerden şimdilik fiilen kurtulmuşlardır. Bu ülkedeki Yahudiler, Dönmeler, Rumlar, Ermeniler v.b. dini azınlıklar, namussuzlar, hırsızlar, eşkiyalar tam bir kurtuluşa ermişler, meydan onların eline kalmıştır.

2- Türkiye Avrupa’ya girmeyi tartışadursun, Avrupa Türkiye’nin içine çoktan girmiş durumdadır

Türkiye’deki kültür, ideoloji, kanunlar, nizamlar, tüketilen mallar, hakim kurumlar, NATO, IMF, AGİT vb. hepsi Made in Avrupa’dır. Öyle değil mi? O halde Avrupa dışımızda mı içimizde mi?!..

Netice olarak deriz ki; ülke ve millet olarak içimize yerleşmiş olan Avrupa’yı bütün kurumları ve değerleri ile söküp atarak İslâmî hayatla tekrar arınmadan, bunun için de İslâmî hayatı tekrar başlatıp İslâm’ı aleme nur ve hidayet risaleti olarak taşıyacak Raşidi Hilâfet kurulmadan ülke ve millet olarak içinde bulunduğumuz şu esaret, rezalet, sefalet, zillet, geri kalmışlık, fakru zaruret ve sömürge halinden kurtulmamız ilahi yasa gereği mümkün değildir.

“Bir toplum bünyesinde (içinde) olanı değiştirmedikçe, Allah o toplumun halini değiştirmez.” (Ra’d: 11)

Hizb-ut Tahrir H. 28 Ramazan 1420 Türkiye Vilayeti M. 04/01/2000