“HİZB-UT TAHRİR” PAKİSTAN’DAKİ MÜSLÜMANLARI HİLÂFETİN YENİDEN KURULMASINA ÇAĞIRIYOR

Hamd Allah’a mahsustur, salat ve selam peygamberlerin sonuncusu olan Resul (sas)’e, onun âli ve ashabına, ona tâbi olanlar ve getirdiği davayı taşıyanların üzerine olsun...

Allah’ın emanı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız.” (Al-i İmran 110)

6e “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara 143)

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe 28)

Bilindiği üzere Allah’u teala Peygamberini İslam risaleti ile tüm insanlar için göndermiştir. Resul (sas) ise o risaleti hakkıyla insanlara tebliğ etti. Ardından onun ashabı, tâbiinler ve bunlardan sonra gelen nesiller de onu hakkıyla taşıdılar. İslam egemenliği altında bulunan Müslümanlar ve gayri müslimler, güven ve huzur dolu bir hayat yaşamışlardır. İslam ümmetinin “Haçlı Seferleri” ve “Moğolların istilası” dönemlerinde uğradığı felaketlere rağmen, İslam risaletini tekrar dünyaya taşımak üzere canlanmaya başladı. Bu ümmet, İngilizlerin bir avuç yahudilerin yardımıyla Hilafeti yıkıp taki “1. Dünya Savaşı”ndan sonra (1924’de) ortadan kaldırasıya kadar İslam davasını taşımışlardı.

Ne var ki; Hilafet devleti yıkıldıktan sonra ümmetin başına gelmedik felâket kalmadı, öyle ki bu ümmet türlü türlü akımlara ayrılarak, tek akideye sahip olan ve tek ümmet olgusundan koparak yerine; ihtilaflar, milliyetçilik ve vatancılık çatışmaları yer aldı. Kafirler, İslam ümmetini parçalamalarının ardından onları askerî, iktisadî, siyasi ve kültürel olarak sömürmeye, akabinde küfür nizamlarını zorunlu olarak uygulatmaya başladılar. Ardından Hıristiyanlar, yahudiler ve hindular gibi bütün kafirler, ümmetin başına musallat olmaya başladılar ki; bu ümmet İslamî ve köklü bir ümmet olmasaydı tarihe ve maziye karışan ümmetlerden olacaktı. İşte bu esnada, Allah’u tealanın:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 104) buyruğuna dayanarak “Hizb-ut Tahrir” kuruldu. Amacı ise İslam ümmetini kafirlerin hegemonyasından kurtarmaktır.

Ey Müslümanlar!!!

Hizb-ut Tahrir, gerek Pakistan’da gerekse İslam aleminde bulunan diğer gurup ve cemaatlerden ayrıdır. Diğer İslamî cemaat ve gurupların Hilafeti ikame etmeye yönelik bir çalışması olmadığı ve İslam ümmetinin “ölüm-kalım” meselesine hakkıyla önem vermediği için Hizb-ut Tahrir gibi değillerdir. Bu guruplar, asıl problemin ve ümmet için ölüm-kalım meselesinin ne olduğunu bilmiyormuş gibi tavırları vardır. Zira İslam ümmetinin ölüm-kalım meselesi, İslam dinini tam olarak ikame edip İslam risaletini dünyada taşımaktır. Bir başka deyişle, İslami Hilafeti ikame etmek, İslam şeriatının tümünü tatbik etmek ve İslam risaletini bütün insanlara taşımaktır. Böylece İslam ümmeti tekrar hayırlı bir ümmet şerefini kazanacaktır. Tıpkı Allah’u tealanın Kur’an’da vasıflandırdığı gibi:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Al-i İmran 110)

Hayra, İslam’a davet etmek, Müslümanlar üzerine farz olduğu gibi farzların farzı olan Hilafeti ikame etmeye çalışmak da farzdır. Zira Hilafet, diğer şer’î hükümlerin tatbik edilmesi için farz olan bir metod (yol)dur. Bu metod uygulandığı zaman şer’î hükümler de yürürlüğe konulur. Uygulanmadığı zaman hükümler de o nisbette hayatta tatbik edilemez duruma gelir. Şu unutulmamalıdır ki, Hilafeti ikame etmeye çalışmak için bireysel çalışma yetersizdir. Bu yüzden, bu farzı yerine getirmeye çalışan bir kitleyle çalışmak farzdır.

Bir Müslüman’ın İslam davasını taşımasının farziyetini iki yönden delillendirmek mümkündür:

Birinci yön, Allah’u Tealanın şu buyruğudur:

  “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 104)

ikinci yön, şu şer’î kaideye göre “bir farzı yerine getirmek için gerekli olan işler de farzdır.”

Birinci yönde geçen ayette Allah (c.c), Müslümanların bir cemaat oluşturmalarını emretmektedir. Yani emiri olan cemaat, İslam’ı davet eden, iyiliği emreden, kötülüğü alı koyan bir cemaattır. İyiliği emretmeye, kötülükten alıkoymaya en muhtaç olanı da yöneticilerdir. Dolayısıyla, Allah’u teala ayette bulunmasını emrettiği cemaat, siyasi bir kitle, hizbtir.

İkinci yönde geçen şer’i kaide ise çok açıktır. Zira Allah’u Tela, Müslümanların küfür nizamlarını tatbik etmelerini haram kılmış, İslam şeriatının hükümlerini tatbik etmelerini emretmiştir. Allah’u teala şöyle buyurmaktadır:

  “Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide 44)

 ¤ “(Sana şu talimatı verdik): Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” (Maide 49)

Bu günkü yöneticiler, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyip küfür kanunlarıyla hükmedip, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeye engel koydukları için onları alaşağı etmek şer’î bir gerekliliktir. Fasık ve kafir yöneticileri ve sistemlerini ortadan kaldırmak ise ferdi bir çalışma ile olmayıp üstesinden gelebilecek siyasi bir kitle ile gerçekleşebilir.

Bunun içindir ki, İslam kadın erkek her Müslümanın Hilafetin ikame edilmesi için çalışmalarını ve bu çalışmanın da Resül (sas) metodunu benimseyip uygulayacak bir kitle ile çalışmaması caiz olmadığı gibi farziyeti yerine getirmiş sayılmaz. Dolayısıyla Müslüman bir kimse, şer’î hükümlerle kayıtlı olup şer’î anlayışı bakımından en doğru olan kitleyi araştırması gerekir. Ayrıca kolaylığı tercih ederek herhangi bir cemaatle çalışması da caiz değildir. Onun içindir ki, Allah’ı (c.c), ve Resulünü (sas) razı eden, hakka yakın olan bir kitle (hizb) ile çalışmadığı sürece bu şeri sorumluluktan kurtulamaz.

Bu arada, İslam davasını taşıyan, peygamberlerin varisi olan ve kelime-i tevhidi yüceltmek için çalışması gereken İslam ulemasına mesajımız olacaktır. Gelin ve bu köklü değişimin önderliğini yapın. Zira ülkenin nüfusunun %99’u Müslümanlardan oluşmaktadır. Bu oranın büyük bir kısmı da Kur’an’ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile hükmolunmak istemektedir. Fakat ne yazık ki, âlimlerin bir kısmının küfür nizamlarıyla yöneten yöneticilerin gölgesinde gölgelenmeyi tercih ettiklerini, çoğu ise bozuk ortamı gördüğü halde susmayı tercih ettiklerini görüyoruz. Ne acıdır ki, dinin devletten ayrılmasını ön gören laik çevre yönetime hakimdir. Acaba bu durumu, İslam uleması, İslamî hareketler ve Müslümanlar nasıl kabul ederler?

Ey Müslümanlar!!!

“Hizb-ut Tahrir” Müslüman beldelerden birinde veya birkaçında Hilafet devleti kurup daha sonra diğer İslam beldelerini de birleştirmek suretiyle, bir belde veya bir halk için değil tüm İslam ümmetine yönelik yegane çalışan hizbdir.

Biz, Pakistan’daki Müslümanların, ülkenin mahkum olduğu küfür nizamından kurtulmasını, diğer İslam beldelerinde küfür tahakkümünden kurtulmasını ve İslam’ın yeniden hayat ortamına hakim olması çalışmalarına çağırıyoruz. Bunun pratik yolu ise, Pakistan Müslümanlarının ve beraberinde güç sahiplerinin, İslam aleminde Hilafet devleti kurmayı amaçlayan “Hizb’ut Tahrir”deki Müslüman kardeşlerine nusret (yardım) etmeleriyle olur. Zira bu çözüm, sadece Müslümanların değil bütün dünyanın sorunlarını içermektedir.

Biz özellikle ve şiddetle güç sahiplerinin Hilafetin kurulması için “Hizb-ut Tahrir”e katılarak Allah’ın onlara verdiği azami gayretle çalışmalarına çağırıyoruz.

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun.” (Enfal 24)

Hizb-ut Tahrir                     H Ramazan 1421
Pakistan                              M Aralık 2000

www.hizb-ut-tahrir.org