YAPILAN KONFERANSLAR VE YÖNETİCİLERİN ENTRİKALARI

Özellikle arap memleketlerinde Mescid-i Aksa intifadası, Müslüman halkları yöneticilerden ayırmıştır. İzzete ve haysiyete susayan bu halkların, kutsal yerleri ve değerleri korumak, haysiyet ve haklarını elde etmek ve yahudi varlığın tümünü yok etmek uğrunda kendilerini ve canlarını fedâ etmeye hazır oldukları ortaya çıkmıştır. Bununla beraber; yöneticilerin ne olduklarını, kendilerini bilmeyen kimseler nezdinde dahi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Bu yöneticilerin gerçekleri açığa çıkmış ve maskeleri düşmüş, başta Amerika olmak üzere kâfir efendilerinin hesabına çalışıp, onların uşakları olup ajan olarak çalıştıkları meydana çıkmıştır.

Bu yöneticiler kesinlikle halklarını temsil etmiyorlar. Ancak bunlar halklarına rol yapıyor, halklarını saptırıp şaşırtıyor ve halklarına entrika çeviriyorlar. Daha ziyade, efendilerinden gelen emirlere göre halklarını kesip katlediyorlar! Bu Mescidi Aksa intifada’sında Yaser Arafat ve H. Mübarek Filistin halkına bunu uyguladılar.

H. Mübarek ve Arafat, Barak’la beraber aynı konferansa gitmeyi reddediyorlardı. Ancak, ilan ettikleri şartlara göre ve Arap Konferansından sonra gideceklerini bildirmişlerdi. Fakat, birden ve kayıtsız-şartsız olarak Barak’la beraber konferansa gideceklerini bildirdiler. Her ikisi de bunun sebebi sorulduğunda, Arafat’ın cevabı şöyle idi: `Bizim üzerimizde devletlerarası baskılar vardır“ H. Mübarek’in cevabı ise: “Bu Filistin’lilerin onaylamasıyla ve onlara hizmet için oldu” dedi.

Dün Camp David’de Arafat, Clinton ve Barak tarafından büyük baskılara uğramasına rağmen onlara boyun eğmeyip, kesinlikle kararından taviz vermediği, daha doğrusu önerdiklerini reddedip Camp David’i başarısızlığa uğrattığı iddiaları ve yaygaraları göklere kadar yayılmıştır. Öyle ise, konulan bütün şartları nasıl yalıyor ve boyun eğiyor!? Bu durum, Arafat’ın Filistin halkına ne kadar yalan söylediğini ve onu ne kadar şaşırtmaya ve sapıtmaya çalıştığını gösterir. Bu hususta Clinton, Barak, Mübarek ve diğerleri Arafat’a yardım etmektedirler.

Camp David’de Filistin’li görüşmecilerin başı Saib Ureykat “Bu konferansta nihai çözümün sorunlarının % 80’ninden fazlası gerçekleştirildi” diye duyurmadı mı? Camp David’de mescid-i Aksa ve Kudüs için yapılan antlaşmalar hakkında İslâm ülkeleri örgütü konferans üyelerinin de onaylarını almak için Arafat konferanstan sonra harekete geçmedi mi? Fas’ın Agadır şehrinde bulunan Kudüs komisyonunun mutabakatını almadı mı? Bu konu hakkında Kudüs komisyonunun kararları ABD’nin Dışişleri Bakanlığı tarafından övülmedi mi? 11-10-2000 tarihinde Cezayir Başkanı Buteflika Arafat’a eleştiriler yağdırıp, Camp David’de gündeme getirilen ve meseleler hakkında taraflar arası tam bir mutabakat oluşturulduğu halde Arafat’ın zirvesinin gerçek sonuçları örttüğü ithamını yapmadı mı? Bütün bunlardan sonra nasıl Arafat kendisinin “hayır” dediğini iddia edebilir? Bu kendi hainliğini örtmek, kendisinin kahraman olarak ortaya çıkabilmesi için gerekli saptırmanın ta kendisidir. Arafat’ın şahsını daha fazla parlatmak için İsrail helikopterleri Arafat’ın karargahını bombaladılar. Halbuki, İsrail Arafat’a bunu önceden bildirmişti. Bombalama esnasında Arafat Gazze’de bir yerde Amerikan istihbarat teşkilatının (CIA)’nın başkanı George Tinit ile görüşüyordu. Bütün bu olaylar, Arafat’ın tartışmaksızın onayladığı meseleleri, Filistin halkına onaylatmasını sağlamak için cereyan etmektedir.

Amerika hesabına çalışan ucuz komisyoncu olan H. Mübarek ise 08-10-2000’de Yemen Başkanı Ali Salih’e cevap verirken açıkça Filistin halkını boğazlayıp katletmek üzere kurduğu komployu, şu sözü ortaya çıkartmıştı: “Savaş bir meseleyi kesin sonuca ulaştırmaz. Ancak onu harekete geçirir. Bu mesele (Filistin-İsrail çatışmaları) ise şimdi harekete geçirilmiş haldedir Yani Filistin meselesini çözmek için Filistin halkını katledecek olaylar harekete geçirilmiştir. Arafat’ın zümresinden biri olan Abu Mazen adlı sorumlu şöyle dedi:”Eğer durum donmakta devam ederse çözümü yürürlüğe koyabilmek için kışkırtıcı bir savaşa ihtiyaç doğar.” Bu sorumlu kışkırtıcı katliâmda H. Mübarek’e ortak oldu.

Bu kışkırtıcı katliam iki taraflı keskin bir bıçak gibidir. Bir tarafı yahudiler ve Amerikalıların çıkarlarına yarar, diğer tarafı ise yöneticiler teşhir edilip, tahakküm ettikleri halklar ile aralarındaki geniş uçurumu ortaya çıkartır, yahudilere, Amerika’ya ve ajan olan yöneticilere nefreti artırır. Ramallah şehrinde halk arap kıyafetlerine bürünen iki yahudi casusu öldürünce Amerika, intifadanın ajanlarının iradesinin dışına çıkabileceği endişesine kapıldı. Bununla beraber yalnız Filistin’de değil, dünya çapında Amerika’nın müttefiklerinin ve yahudilerinin çıkarlarını tehdit eden birçok olaylar meydana gelmiştir. Mesela; Fransa’da iki gün evvel yahudilere karşı olaylar hasıl olmuştur. Aden Limanında Amerikan Fırkateyni bombalandı, bu bombalamada Amerikan deniz piyadesinden 17 asker öldürüldü ve yaklaşık olarak 40 asker de yaralandı.

Ve şimdi 16-10-2000’de yapılacak Şerm-i Şeyh konferansı geliyor. Bu konferanstaki amaç, M. Aksa intifadasını kontrollerinden çıkmadan durdurup, buradan halkından güvenini alabileceği ve Filistinlilere çözümlerini uygulatmak maksadı ile Arafat’a imkan sağlayabilecek nihai çözümün sigasını uygulamaya yönelik olarak intifadanın meyvasını toplamaktır. Aynı zamanda siga Şerm-i Şeyh konferansından beş gün sonra Kahire’de Arap Zirvesinin gündeminde bahsedilecek konu olarak yapılacaktır.

Kahire’de yapılacak Arap Zirvesi için çizilen ve bu sınırlı savaş için çizilen planlar aynı zamanda hazırlanmıştır bu zirve entrika planlarından bir parçadır. Bununla M. Aksa’dan, Filistin’den ve Filistin halkının bütün haklarından vazgeçilen hain ve yalancı şahitlik yapılmaktadır. Aynı zamanda İslâm ümmetinin kalbinde bir hançer gibi saplanan yahudi devletini, nihai tanımak maksatlı hain ve yalancı bir şahitlik olduğu gibi, İsrail ile Suriye arasında barışı sağlamak için bir adımdır. Böylelikle yahudi devleti tam manası ile meşru olur. Arap hükümetleri onunla normal ilişkilerini kurmaları yalnız serbest değil, şart ve vecip olacaktır. Nitekim bu rejimle “barış kültürü” diye adlandırılan programı benimsemek için koşuşuyorlar.

İşte, Arap Zirvesi için çizilen plan budur. Şu var ki; Kudüs ve M. Aksa hakkında yapılan antlaşmalar İsrail’de Barak’ın uygulamasını engelleyecek kuvvetli muhalefeti oluşturursa, Amerika İsrail’i tehdit edici kararları çıkartmak için Arap Zirvesi konferansına direktifler gönderebilir. Tıpkı geçen sene İsrail’in Lübnan’daki elektrik santrallarını bombaladığında, Amerika’nın Beyrut’ta Arap Dışişleri Bakanlarının zirvesini yaptırıp, İsrail’i tehdit edici kararları çıkarttığı gibi. Böyle bir durumda Amerika arap zirvesi konferansında İsrail ile yapılan diplomatik ve ticarî ilişkiler ve ilişkiyi normalleştirmeye yönelik bütün konuları tekrar gözden geçirmeye çağırıp, intifadayı destekleyeceğine dair tehditlerde bulunabilecektir. Bütün bunlar anlaşmaları yürürlüğe koyabilmek için münasip şartları oluşturmak içindir. Böylece Arap Zirvesinin kararları Şerm-i Şeyh kararlarını uygulamaya yönelik, fakat, açık olmayan bir şekilde olacaktır.

Arap ve İslâm memleketlerinde yahudilerle Müslümanların cihad etmeleri farz-ı ayn olduğuna dair bir çok alim tarafından fetvalar verilmiştir. Ve burada soruyoruz; bu farz kimlere düşmektedir? Yalnız silahsız fertlere mi düşüyor? Bu fertler yahudi varlığının sınırlarına doğru giderlerse İslâm memleketlerinin yöneticileri onlara müsaade verecekler mi? Yoksa onları tutuklayacak, terörist ve anarşist olarak niteleyecekler mi?! Şüphesiz ki; bu yöneticilerin hakikati yahudi devletinin birer bekçileri olmalarıdır. Öte yandan cihad eden bu fertler ile bu ajan yöneticilerin otoriteleri arasında savaş çıkabilir. Tıpkı Arafat otoritesi ve yahudi devletinin sınırları ötesinde bulunan otoritelerin yaptıkları gibi.

M.Aksa, Kudüs ve Filistin meseleleri ve İslâm ümmetinin kalbine saplanan bir hançer ve bir ur gibi yerleştirilen yahudi devletinin sorunu yamalı ve kısmî çözümlerle çözülmez. Çözüm; yahudi varlığını buradan veya şuradan bir karış veya bir metrekareden çıkartmak değil, kökünden sökmektir. Yahudi devletle olan sorun hudut sorunu değil, bu devletin varlığı sorunudur. Bu çözüm hayali değil, mümkündür. Fakat ajan yöneticiler ve psikolojik olarak yenilen ve ümitsizliğe uğrayanlar ki; zillet ve alçaklık içinde olsa bile hayatı sevenler, Filistin’i gasp eden yahudi devleti ile barış kültürüne ve bu normal ilişkiyi kurmaya davet edenler ve kendilerini böyle adlandıranlar, gösterdiğimiz çözümleri hayalî olarak algılamaktadırlar.

Bu çözüm onlarca sene sonra değil, şimdi mümkündür. Şöyle ki; tek iş yahudilerle ve onların varlığıyla savaşmak için Müslüman orduların harekete geçmesidir. Her yerde müslümanların potansiyel güçlerinin bir kısmının patlaması bunun için en hayırlı delildir. Bu potansiyel güçleri tahrik eden yalnız Kudüs, Mescid-i Aksa ve kutsal topraklar değildir. İslâm ümmeti bundan daha etkili ve kuvvetli tahrik edici ve hareket ettirici unsurlara sahiptir. Mescid-i Aksa Müslümanların duygularını tahrik edebiliyorsa ve onların nezdinde kutsallığa sahip oluyorsa, Kuran-ı Kerim’in müslümanların kalplerindeki yerine ve kutsallığına hiç bir şey ulaşamaz Öyleyse, neden Müslümanların duyguları Kuran-ı Kerim için alevlenmiyor?

Bu kâfir Batı devletleri Kur’an devletini (Hilâfet’i) yıkıp İslâm ümmetini ve memleketlerini elliden fazla devletçiğe ve arap memleketlerini de yirmiden fazla devletçiklere böldü. (Şu gerçek var ki yalnız arapların dahi birleşmesini de engelliyorlar.) Yahudi devleti bütün araplardan daha güçlü hale getirilmedi mi? Kâfir batı devletleri ve özellikle Amerika İslâm memleketlerini işgal etmiyor mu? Ya da bunların üzerine egemenliğini yerleştirmiyor mu? Egemenliği hepsine birden yerleştirip servetlerini çalmıyor ve yöneticilerini kendisine köle haline getirmiyor mu? Kâfir devletler “dini devletten ayırmak” konusunu halklarına zorunlu kılmıyorlar mı? Bâtıl Batı kanunlarını ve sistemlerini bize zorla yerleştirdikten sonra Kur’an ve temiz nebevî sünnetin şeriatını yasaklamadılar mı?

Müslümanlar terk edilen Kur’an ve ihmale uğrayan Nebevî sünnet için niye hareket etmiyorlar? Bunların kutsallığı Mescid-i Aksa’dan üstün değil midir? Kesinlikle evet. Müslümanlar onlarca sene sonra değil, şimdi hareket etmelidirler. Bu meseleler, birbirlerinden ayrılmaz, akîdeden birer parçadırlar. Nitekim Müslümanların hayatı bunlar üzerine kuruludur. Aynı zamanda bunlar İslâm ümmeti için ölüm-kalım meselesini oluşturmaktadır. Oysa, bu mesele Hilafeti tekrar kurmak, ümmeti birleştirmek ve risaleti dünyaya taşımak ve dünyada birinci devlet olmak için Allah’u Teala’nın istediği gibi İslâm ümmetinin eskiden olduğu gibi insanlardan çıkartılmış en hayırlı ümmet olarak tekrar dönmesi meselesidir.

Bütün bu meseleler için çalışmak, aynı anda ve tek bir işin yerine getirilmesiyle olur ki; Müslümanlar İslâmî olmayan her kanunu ve yasayı ret edecekler, cihadı iptal eden ve beşerî kanunları Allah’ın şeriatına tercih eden her yöneticiyi de reddetmeleridir. Nitekim Allah’u teala şöyle buyuruyor:

“Yoksa onlar cahiliyye hükmünü mü istiyorlar? Kesin inananlar için Allah’ın hükmünden daha güzel hüküm mü vardır?” (Maide-50)

Aynı zamanda, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen ajan yöneticilerin rejimlerini düşürürler. Allah’ın kitabıyla ve Resul (sas)’in sünnetiyle kendilerini yönetecek tek bir yöneticiye (halifeye) biat ederler. Bu halife, İslâm memleketlerini ve ümmetini (Lailahe İllallah Muhammedün Resulullah) sancağı altında birleştirmeye çalışacaktır. Ve Allah’ın izniyle bu devlet, kısa zamanda dünyanın en büyük devleti olacaktır. O zaman yahudi devleti ortadan kalkacak, Amerika ve diğer kâfir devletler için İslâm memleketlerinde herhangi bir nüfus kalmayacaktır.

Dünyanın doğusunda ve batısında, arap olsun olmasın İslâm ümmetinin M.Aksa intifadasının hareketlenmesi bu ümmette canlılığın olduğunu gösterir. Daha öncede bu canlılık hissedildi; Çeçenistan, Bosna-Hersek, Kosova ve müslümanların her zulme uğradıklarında görüldü. İslâm ümmeti ezilip içine kapatıldı. Eğer nefes almak için bir delik bulursa hemen saklı olan gücünü orada patlatır., Kur’an’ına, şeriatına ve İslâm'ına döner. Bu durum tek bir şeye muhtaçtır. Kuvvet ehlinden bir lider kalkıp bu rejimlerden birini düşürecek ve başka yerlerde diğer rejimleri düşürmek için oradaki diğer liderle işi düzenlemeye doğru gidecek ve bu rejimlerin yerine İslâm nizamını getirecektir. Öyle olunca halklar, kurulmuş olan bu İslâm nizamını desteklemek, kucaklamak, ve ona yardım etmek için hareket edecektir.

Bu iş sıfırdan başlamayacaktır. Çünkü bu iş, çoktan başlamıştır ve bu yolda büyük mesafe kat edilmiştir. Ve biz kuvvet ehline sesleniyoruz; bize gelsinler, biz onlara yardım edelim onlarda bize yardım etsinler ki hepimiz Allah’ın yardımı ile en kısa zamanda bu işi gerçekleştirelim ve Raşidî Hilâfeti kuralım.

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed-7)

Hizb-ut Tahrir       H 08 Recep 1421
                                M 15 Ekim 2000