ORUCA BAŞLAMADA BİRLİKTESİZLİK VE YÖNETİCİLERİN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ

Her yıl müslümanların zihni, orucun başlaması ve bayram gününün tespiti ile meşgul olmaktadır. İhlaslı müslümanlar Ramazan öncesinde bu husustaki şer’î hükmü açıklamaktadırlar. Ramazan orucuna başlarken ve bayram yaparken sağlanan birlikteliğin, Syks-pico artığı olan bu yapmacık sınırların ortadan kaldırılmasına, ümmetin bu yüce ibadette birleşmesine, müslümanların aynı gün Ramazan orucuna başlayıp yine aynı gün bayram etmelerine vesile olması ümidi ile bunun zaruretini vurgulamaktadırlar. Bunun sonucu olarak her yıl toplanan fetva kurulları oruca başlarken birlik sağlamanın zaruretini ve farziyetini vurgulamakta ve 1966 yılında Kahire’de yapılan İslâmi araştırmalar toplantısında alınan birçok karara işaret etmektedirler. Bu kararlardan birisi şöyledir: “Aynı gece içerisinde doğmuş olması şartını taşıdığı sürece –ki bu durum Arap ülkelerinin tamamına uymaktadır- bölgeler birbirinden uzak olsa bile doğuş zamanının farklılığına itibar edilmez.” Hatta Kudüs müftüsü, orucun aynı günde başlamasının gerekliliğine dair Kudüs gazetesinde defalarca yazılar yazmıştır. Bu konuda yapılan mülakatlardan birisinde şöyle demektedir: “Bu münasebetle, oruca başlamada görüş birliğinin bulunmasını tekid eden ve bu birlikteliğe bağlı kalmanın; müslümanlar arasındaki bağları kuvvetlendireceğini, ihtilafları ve aralarında var olan fitneleri ortadan kaldıracağını, her türlü bulanıklığı, başıboşluğu, kargaşayı yok edeceğini, bağlılıktan ve siyasi arzulardan kurtaracağını ve son olarak da yaptıkları ibadetin sıhhati konusunda müslümanlarda bir itminan sağlayacağını vurgulayan Filistin topraklarındaki yüksek fetva kurulunun kararına işaret etmek istiyorum.” Bu görüşü tekid etmek üzere de şöyle dedi: “Daha önce de biz, on dokuz yıldan bu yana bunu defalarca ilan ettik.” Sübhanallah! On dokuz kere doğruluğu onaylandıktan sonra nasıl oluyor da bu görüşler boşa gidiyor? Hatta nasıl oluyor da bunu söyleyenler kendilerinden önce oruca başlayanları ve iftar edenleri fitnecilikle, bozgunculukla emir sahiplerine itaatan çıkmakla ve müslümanların cemaatından ayrılmakla itham ederek bu görüş gereğince hareket edenlere şiddetli hücumlar yapıyorlar? Nasıl oluyor da müslümanlar arasındaki bağları kuvvetlendireceğini, ihtilafları ve aralarında var olan fitneleri ortadan kaldıracağını, her türlü bulanıklığı, başıboşluğu, kargaşayı yok edeceğini, bağlılıktan ve siyasi arzulardan kurtaracağını ve son olarak da yaptıkları ibadetin sıhhati konusunda müslümanlarda bir itminan sağlayacağını vurgulayan kendi sözlerini unutuyorlar?

Tüm bunlardan sonra Kudüs müftüsü, kendi görüşünün tersine hareket ederek Yemen halkının orucuna bağlı kalmıyor, ilk oruca başlayanlarla birlikte oruç tutanlara ve ilk bayram edenlerle bayram edenlere müslümanların cemaatından çıkmakla itham ederek hücum ediyor. 31/12/99 tarihli Kudüs Gazetesindeki demecinde şöyle diyordu: “Genel müftü (baş müftü) bu meselede ولى الأمر söz/emir sahibi olup görüşünden çıkmak caiz değildir, çünkü onun görüşünden çıkmak müslümanların cemaatından ayrılmak demektir... Vatandaşlara düşen görev ise kendileri için onun görüşünü korumaktır. Zira imamın görüşü ihtilafları ortadan kaldırır.” Aynı gazetede kendisine; “Oruca başlamanın vahdeti üzerinde odaklaşırken neden, bizden bir gün önce oruca başlayan Yemen halkının orucuna tabi olmadın.” diye sorulduğunda şöyle dedi: “Yemen, Çarşamba gecesi hilalin görülmesinde münferit kaldı. Aynı anda civar ülkeler hilalin görülmediğini açıkladılar. Bu durum, Yemen’den gelen açıklamanın sıhhati hakkında bizde şüphe oluşturdu. Bu nedenle müftünün veya kâdı’nın şüpheli sözlerin bulunduğu anda şahadeti reddetme hakkı vardır...”

Allahu Teâla;“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar.” (Ahzab: 70-71) buyururken, on dokuz yıldan bu yana doğruluğu tekid edilmiş olan şer’î bir hükme bağlanan bir müslümanın, müslümanların cemaatından çıkartılması doğru bir söz müdür?!!! Üstelik müslümanların cemaatından ayrılmak Dar-ı adl’de yani müslümanların halifesinin bulunduğu bir toplumdaki imama (halifeye) karşı çıkmak demektir. Çünkü Rasül (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

“İşleriniz bir adam üzerinde birleşmiş iken kim gelir de sizin gücünüzü parçalamak ve topluluğunuzu dağıtmak isterse onu öldürünüz.” Müslümanlar, ancak imamın yani halifenin bulunduğu adalet diyarında cemaat sayılırlar. Oysa, İslâm’ın hayattan uzaklaştırıldığı, ümmetin darmadağın edildiği ülkelerin ve insanların zayi edildiği bugün, bu yöneticilerin varlığından dolayı müslümanların bir cemaatı yoktur. O yöneticilere bağlı kılınan toplulukların müslümanların cemaatı olarak görülmesi doğru söz müdür? Halbuki müslümanların tekrar cemaat olmaları önündeki tek engel, o yöneticiler ve efendileri sömürgeci kafirlerdir!!..

Şüphe ile Yemen’deki müslümanların hilali görmelerinin reddedilmesi doğru söz müdür?!!! Hilalin görülmesi hususunda şer’an kesinlik mi arıyorsun? Eğer Allah Sübhanehu bizi, yüzde yüz hilalin görülmesi ile mükellef tutsaydı Rasulullah (s.a.v), Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v)’in Allah’ın Rasülü olduğuna şahadet eden bir bedevinin hilali gördüğünü bildirmesi ile oruç tutmaz ve bayram iki kişinin şahadeti ile sabit olmazdı. Zira kesinlik tek kişinin veya iki kişinin şahadeti ile gerçekleşmez. Üstelik Yemen hilali konusunda insanları şüpheye düşüren “Suud”daki kaza (yargı) meclisi, Ümmü’l Kura (Mekke) takvimine göre bu yılın 28 ve 29 Şaban Pazartesi ve Salı günleri insanlara Ramazan hilalini araştırmalarını emretti. Nasıl oluyor da müslümanlardan bu iki günde Ramazan hilalini araştırmaları istiyorlar sonra da hilalin görülmesinin mümkün olmadığını ilan ediyorlar. Bu haber, Suud Kaza Meclisi’ne dayanılarak 07/12/1999 günü yayınlanan Şarku’l Evsat gazetesinde yayınlandı.

Sonra siz; “imamın görüşü ihtilafları kaldırır” diyorsunuz. Peki ihtilafları ortadan kaldıracak imam nerede?!!! Bu yöneticiler hakkında, “görüşleri ihtilafları ortan kaldırır” şeklinde bir ifade kullanmak büyük bir zulüm değil midir? Ümmet arasındaki ihtilaf, bu yöneticilerin yok edilmeleri ve bunların enkazları üzerine Hilafet Devleti’nin kurulması ile ancak ortadan kalkar...

Emir sahiplerini itaat etmek, Allah Azze ve Celle’nin şu sözüne icabet etmek demektir: “Allah’a itaat edin. Rasüle itaat edin. Ve sizden olan emir sahiplerine de.” (Nisa: 59) Allah Sübhanehu, emir sahibine farz olan itaati kendisine ve Rasülüne itaatle bir arada kullanmaktadır. Çünkü onlar, Allah’a ve Rasülüne itaat etmeleri ile ümmetin itaatını kazanmaktadırlar. Şayet Allah’a ve Rasülüne itaat etmezlerse ümmetin kendilerine itaat etmelerini hak edemezler. Muaz’dan şu hadis rivayet edilmektedir:

“Dedim ki: Ey Allah’ın Rasülü! Başımızda senin sünnetine göre hareket etmeyen ve senin emrine bağlanmayan emirlerin yaptıkları işler hakkında ne yapmamızı emredersin? Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: Allah Azze ve Celle’ye itaat etmeyene itaat yoktur

Sonra bu yöneticileri başımıza kim yönetici olarak getirdi? Müslümanların başındaki tüm yöneticilere ümmetin biat etmediği ve işlerini havale etmediği apaçık ortada değil mi? Hatta yapmacık ve hileli seçimlerle bu makamlara gelerek ümmetin iradesini eline alanların iddia ettikleri %99,9 veya benzeri oranlar ümmetin küçümsenmesi ve hafife alınmasından öte bir anlam taşımamaktadır. Onlardan bir kısmı ise yolu daha da kısaltarak açıkça ümmetin yönetim hakkını gasbetmektedir. Üstelik Allah’ın kendilerine itaat edilmesini emrettiği emir sahiplerinin bizim dışımızda değil bizden olmaları gerekmektedir. Müslümanların başındaki yöneticilerin küfür ile hükmettikleri, İslâm’a savaş açtıkları ve bir kısmının ise İslâm’dan döndükleri bilinmektedir ve meşhurdur. Tüm bunlardan sonra onların bizim emirlerimiz olduğu ve itaat edilmeleri gerektiği söylenebilir mi?

Müslümanların başındaki bugünkü yöneticilere itaat edilmemesi gerektiği ve itaat haklarının bulunmadığı sabit olduğuna göre; hem yöneticileri hem de kendilerini emir sahipleri olarak isimlendiren kâdılar ve müftüler tayin etme kararları hiçbir şekilde müslümanları bağlamaz. Bu kâdıların ve müftülerin Allah’tan korkmaları, yöneticilerin işledikleri suçlardan ve zulümlerden kendilerini temizlemeleri gerekmektedir. Çünkü Allah Sübhanehu onlardan, yöneticilere meşruiyet tanımalarını değil tağutu reddetmelerini ve zalim yöneticileri değiştirmelerini emretmektedir.

Biz, Ramazan hilalinin görülmesi meselesinde kâdıların ve müftülerin haberlerini, taşıdıkları sıfatlar nedeniyle veya kendilerine itaat edilmesi gerektiği için değil ancak müslüman oldukları için kabul ediyoruz. Buna göre, Filistin’deki Fetva Kurulu’na vekaleten Kudüs müftüsünün, başlangıcın vahdeti sözünü benimsediğini açıklaması doğru değildir. Müftünün ağzıyla kabul ettikleri hususları birçok kereler insanlara ilan etmelerinin ve bahaneler ileri sürmelerinin şeran hiçbir değeri yoktur.

Müslümanların, vatandaşlığa ve siyasi arzulara rehin olmaları daha ne zamana kadar devam edecek? Bu alimler daha ne zamana kadar, yöneticilerin haddi aşmalarına, sapıklıklarına ve Allah Sübhanehu’nun Rasulullah (s.a.v)’ın ağzıyla; “Hilali görünceye kadar oruca başlamayın. Hilali görünceye kadar da bayram yapmayın. Hava bulutlu olduğunda ise takdir ediniz (Ramazanı otuz güne tamamlayınız).” (Buhari ve Müslim’in Abdullah b. Ömer (r. anhüma)’den rivayet ediyor) dediği, bir başka hadiste ise: “Ay, yirmi dokuz gecedir. Hilali görünceye kadar oruca başlamayın. Hava bulutlu olduğunda ise ayı otuza tamamlayın.” (Buhari Abdullah b. Ömer (r. anhüma)’den rivayet ediyor) buyurarak müslümanların birleşmelerine hükmettiği bu mübarek ayda bile bu ümmetin birliğini parçalamalarına göz yuman örnekler olarak bağlılıklarını sürdürecekler!... Bu hadisler oruç için hilalin görülmesi gerektiğine açıkça delalet etmektedir. Bayram için de aynı şey geçerlidir. Buna muhalefet etmek açık günahtır. Çünkü oruç ve bayram emri kesinlik ifade eden karine ile bir arada yer almıştır. Oruçla emir, hilalin görülmesini gerektirmektedir ki bu, Kitabın nassı ile farz olan Ramazan orucu emri ile bir arada yer almıştır. Yine iftarla (orucu sona erdirmekle) emir de hilalin görülmesini gerektirmektedir ki bu; “Rasulullah (s.a.v), Ramazan ve kurban bayramı günleri oruç tutmayı yasakladı.” şeklinde Müslim’in Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği sahih hadisle sabit olan bayram günü oruç tutulmamasını gerektirmektedir.

Buna göre; müslümanların oruçlarının ve bayramlarının birliğini müslümanların yöneticilerine ve refakatçilerine bir mesaj haline getirmemiz, kafirlerin aralarına koydukları tüm sınırlara ve barajlara rağmen bu ümmetin tek bir ümmet olduğu gerçeğini onlara açıklamamız gerektiği gibi her tarafta ümmetin birliğini sağlayacak, onları zilletten ve ezilmişlikten kurtaracak, müslümanların yüzünden küçümsenmeyi silip atarak cihad ve izzet meydanlarına taşıyacak, sömürgeci kafirleri ve şeytan kışkırtması olan araçlarını yok edecek, kafirlerin kelimelerini ayaklar altına alacak ve Allah’ın kelimesini ise yüceltecek Hilafet Devleti’nin kurulmasına taşımamız gerekmektedir.

“Ey iman edenler! Sizi, size hayat verene çağırdığı zaman Allah’a ve Rasülüne icabet ediniz. Biliniz ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal: 24)

Hizb-ut Tahrir H. 26 Ramazan 1420

Kudüs M. 02/01/2000