FİRAVUN TİNİYETLİLERİN ÖLÜMÜ İSLAM'İ HAYATA DÖNÜŞ İÇİN BİR UMUT KAYNAĞI DEĞİLDİR

A. Seyfulislam

İslam’ın hayattan uzaklaşmasından sonra ümmet üzerine hışımla gelen sömürgeci kafirler, asırlardır ulaşmak istedikleri hedeflerini gerçekleştirmenin rahatlığına kavuştular. Bu rahatlık belki de tarihte enderi az rastlanan bir konumdur.

İşgal edilen İslam beldeleri yapmacık sınırlara bölünmüş, sınırlar içerisinde belirli bir nüfus sahibi olunmuş, düşüncelerin müslüman halk üzerinde mefhumlaştırılmış, yönetim olarak da kendi nizamlarını işgal ettikleri ülkelerde tatbike koymuşlardır. Başarılı oldukları diğer bir saha işlerini ve düzenlerini kendi zihniyetlerinden olan müslüman veya müslüman gözüken kişilere yaptırma ustalığını gerçekleştirmiş olmalarıdır. Yıllardır ümmetin başına diktikleri hain idarecilerle işlerini gayet rahat bir şekilde, koltuklarına yaslanıp kahvelerini yudumlayarak yürütmenin tadını tatmaktadırlar. Hatta daha da ileri gidip tayin ettikleri kukla idarecileri yeri geldiğinde bir hayvan konumuna dahi koymayarak dışlamaktan da geri kalmamaktadır.

Hain idarecilerse, ilahlarına karşı saygısızlıktan, asi gelmekten, işlerini aksat-maktan imtina ederek hizmetin en üstününü sunma yarışındadırlar.

Geçmişte böylesi bir eziklik veya zillet yaşamamış olan bu ümmet, alenen üzerinde gerçekleştirilen bu vakıayı hazmedememenin ezikliğini yaşamaktadır. Çok cılız ve hedefsiz karşı çıkışlar istenilen neticeye ulaşmayı geciktirirken gidişat sessiz, içe kapalı bir şekilde seyredilmekte ve işler umutlara bağlanılmaktadır. İslam’a dönüşü isteyen ümmet bu dönüşün nasıl olacağı noktasında aydın bir bakış açısını yakalayamadığından olsa gerek, önünde engel gördüğü sistemin yok oluşunu ancak onların çizdiği alan içerisinde görmektedir.

-Bu ümmet fakirlikten kurtulup zenginleştiği takdirde söz sahibi olabilir,

-Yönetim mekanizmalarını tek tek ele geçirmekle engel aşılır,

-Asker içerisinde sessizce ilerleyişle güç elde edilebilir, gibi düşüncelere son günlerde seslendirilen bir düşünce daha katıldı.

-Kafirlerin uşakları olan hain yöneticiler yaşlanıp ölmeye başlayınca müslümanlar da yerine geçeceklerin adil olacağı kanaatı yer almaya başladı. Umut Firavun ve Ebu Cehil tiniyetli yöneticilerin ölümüne endekslenmiş, hatta aralarında hain idarecilerin ölümüne sevinçten dolayı tebrikleşmeler gerçekleştirilmektedir.

Elbette onlarda ölecek, bu fâni dünya-dan ebedi olan ahiret yurduna göçeceklerdir. Bu dünya hiç bir kimsenin bâki kalacağı bir yurdu değildir ve de hesap günü için her canlı muhakkak kainatı, insanları ve bütün mahlukatı yoktan var eden Yüce Allah (cc)’nun huzuruna hesap vermek için çıkacaktır. Allah’u zülcelal bu konuda şöyle buyuruyor:

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O, size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma 8)

İslam düşmanı kafirler ve kafir zihniyetliler ölünce, işledikleri cürümlerin büyüklüğünden olsa gerek, ölümleri müslümanlarda büyük bir sevinç havası yaşanmakta adeta zulmün tırnaklarından bir tanesinin söküldüğü vehmine kapılın-maktadır. Firavun ve Ebu cehil zihniyetli, İslam düşmanı Atatürk, Nasır, Sedat, Esad, Kral Hüseyin, Kral Hasan ve Güven Erkaya gibilerinin ölümü müslümanlarda büyük sevinç oluşturmuştur. Buna nazaran Firavun tiniyetli olmalarına rağmen yukarıda isimlerini zikrettiklerimizin ölümü ve akabindeki gelişmeler Firavunla bazı noktalarda ayrılıklar içermektedir. Şöyle ki;

a- İlahlık: Firavun doğrudan ilahlığını ilan etmişti. Bu hususu Kuran’ı Kerim bizlere şöyle haber veriyor:

“Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi.” (Naziat 24)

“Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.” (Yunus 83)

Yukarıdaki ayetlerinde işaret ettiği gibi Firavun kendisini ilah yerine koyuyor, tek hakim güç olduğunu, çeşitli yollarla bunu insanlara benimsettiriyordu.

Çağdaş Firavunların ise ilahlık iddiaları yoktur. Nasıl olsun ki? Onlar İngiliz, Yahudi, Amerikan adına ümmet üzerine dikilmiş birer piyondurlar. Onlar azgınlıklarını ancak ümmete karşı sergileyebilirler. Emir kulu oldukları içinde aldıkları görevleri aynen uygulamak zorundadırlar.

b-Firavun vasfını kendisi elde etmiştir. Çağdaş firavun tiniyetlilerse amellerine göre vasıflandırılmışlardır. Sadık kaldıkları müddetçe boyunlarındaki madalyaların sayısı artmıştır. Çevik Bir’in İslam düşmanlığından dolayı Amerika’da Yahudilerden aldığı ödüller gibi.

c- Firavun ve avanelerinin ölümü afatlarla gerçekleşirken, çağdaş tagutlar teker teker ölümle pençeleşmektedirler.

d- Firavun tek başına hakimiyet iddiasında bulunuyordu, bunlarsa kafirlerin hakimiyetini korumak için var olduklarını savunuyorlar. Firavun idaresini bireysel hakimiyetini koruyarak yürütmüştür, son dönem firavun zihniyetlilerse daima kitlesel hareket etmişlerdir.

Bundan dolayı Firavun ölünce hakimiyetini ayakta tutacak unsurlar hazır olmayıp zamanla gelişip otorite olarak ortaya çıkmıştır. Atatürk gibi Firavun tiniyetliler İslam’i hayatı ortadan kaldırma aşamasın da dahi kitlesel bir faaliyet yürütmüşler, daha sonra otoriteleri arka plana çekilen bu kitle ile korunmuştur. Onların ölümlerinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen taguti düzenler uzun süre ayakta kalabilmişlerdir.

Ümmet geçmişte olduğu gibi zulmün ortadan kalkmasını elbette istemektedir. Fakat bu istekler temenni ve içi boş umutlarla izdivaya çekilme anlamında olmamalıdır.

Atatürk İngilizlerin desteği ile Hilafeti ortadan kaldırdıktan bir müddet sonra kahredici bir hastalığa yakalanıp, eceli neticesi dünyayı terk etmiştir. O dönem ümmet zulmün, esaretin ve kafir sistemin sonunun geldiği vehmine kapılmıştı. Hatta Mısır gibi bazı beldelerden şu sözlerin alenen söylendiği kaydedilmektedir:

“Mani zail olunca memnu avdet eder.” Yani; “engel ortadan kalkınca yasaklanmış olan geri döner.” Atatürk’le yasaklanan Hilafetin dönüşü ölümüne bağlanmış, bu süre içerisinde onun karşısına çıkıp bu cürüme dur diyecek doğru dürüst bir çalışma yapılmamıştır. Bu bekleyiş ve temenni küfür sisteminin ömrünü daha da uzatmaktan başka bir işe yaramamıştır. Sedat’ın ölümü, Esad’ın ölümü ve diğerlerinin konumlarıda aynen böyledir. Hatta onların ölümlerinden sonra Allah’ın lanetlediği Yahudilerle daha geniş çaplı anlaşmalara gidilmiştir. Onların ölümleriyle ortamın değişeceğini beklemek gibi bir düşünceye kapılmak gerçekten çok yanlış bir anlayıştır. Anlamsız oluşu; İslam’i hayata dönüşün bunlarla bağlantılı kılınıp gerekli olan çalışmanın gerçekleştirilmeyişinden dolayıdır. Yoksa Allah ve Resulünün lanetlediklerini elbette koruyacak veya övecek değiliz. Allah (cc) bu hususta şöyle buyuruyor:

“...Fakat küfürleri sebebiyle Allah onları lanetlemiştir.” (Nisa 46)

“Bunlar, Allah'ın lânetlediği kimselerdir; Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (Nisa 52)

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” (Muhammed 23)

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da.” (Tebbet 1)

Ebette ki bilinen gerçek onların İslam’a savaş açmış olmaları ve düşmanlıklılarının ta kalplerine kadar işlemiş olmasıdır. Allah’ın lanet ettiklerine bizde lanet ediyoruz.

Günümüzde iddia edildiği gibi bu lanet gayri İslam’i değildir. İddia sahipleri “ölülerinizin arkasından konuşmayın” görüşünü savunurken gözleri kör, kulakları sağır olan İslam düşmanları gerçeğin üstünü kapatma telaşına kapılmışlardır. Bu hususa kısaca göz atacak olursak Hadisi Şeriflerinde Rasülullah (sav) şöyle buyuruyor:

“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin, kötülüklerini zikretmeyin.” (Ebu Davud, Tırmizi)

Enes bin Malik (ra) den: Şöyle demiştir:

(Bir defa) Peygamber (sav) (ile bazı sahabiler)in yanından bir cenaze geçirildi. (Orada bulunan sahabiler tarafından) cenaze hayır ile anıldı. Efendimiz: “Vacib (sabit) oldu.” buyurdu. Sonra başka bir cenaze oradan geçirildi. Orada bulunan sahabiler tarafından o cenaze şer ile anıldı. Resülü Ekrem (sav) de (yine): “Vacib (sabit) oldu.” buyurdu. Bunun üzerine Ömer bin el-Hattab (ra) tarafından: Ya Resülallah! O (ilk) cenaze için: “Vacib oldu.” buyurdun. Bu (son) cenaze için de: “Vacib oldu.” buyurdun. Resülü Ekrem (sav): “Kavmin şahitliği veya gereği (vacib ve sabit oldu.) Mü’minler yeryüzünde Allah’ın şahidleridir.” buyurdu. (İbn-i Mace)

Bu ve bunun gibi bir çok hadislerde de görüleceği gibi, ölenlerin kötülüklerini anlatmak ve lanetlemekle ilgili yasaklayıcı hükümler münafık, kafir, açıkça İslam’a karşı düşman kesilen fısk ve bid’at işleyenlerin dışında kalan müslümanlar hakkındadır. Peygamber (sav)’in huzurunda kötülükle yad ettikleri cenaze, münafıklardan idi.

“Ölüleriniz”den kasıtta budur. Yani bizlerden olan (müslüman olup İslam’a kin beslemeyen) kişilerin arkasından hayırla yad etme söz konusudur. Yoksa bizden olmayan, ömrü boyunca İslam’a ve müslümanlara kin kusan kişiler hakkında değildir. Daha açık bir ifade ile Atatürk, Sedat, Esad, Nasır, Kral Hasan, Kral Hüseyin ve Güven Erkaya gibi kişiler İslam ümmetinden değildirler ki bu deliller onlar için geçerli olsun!

Bu itibarla münafıkların, kafirlerin, aleni bid’atçıların, açıkça İslam düşmanlarının ve fasıklığı gerektiren günahları işleyenlerin kötülüklerini anlatmak, pisliklerini ortaya dökmek ve toplumun, onların yolundan sakınmasını sağlayıcı görüş beyan etmek ve de çalışma yapmak caizdir. 28 Şubat’ta alınan kararların İslam’la bağdaşır bir yönünü göstermek mümkün mü? Bu kararları alan ve arkasında ısrarla duranları bu ümmet nasıl unutup ta öldükten sonra “buda bizdenmiş” diyerek bağrına basacak?

Bazı alimler yalnız kafirlerin, münafıkların, İslam düşmanlarının kötülüklerini anmanın caiz olduğunu, ölen mü’min fasık dahi olsa onun kötülüklerinin anılmasının katiyetle caiz olmadığını ölümle ilgili bablar altında beyan etmişlerdir. Şu halde bu babdaki hadisler, yasaklığa ait hadislerin hükmünü hususileştirmiş olur.

Müslüman olmayan, ömrü boyunca İslam’a savaş açan Firavun tiniyetlileri elbette lanetliyoruz. Fakat şunu da izah etmek isteriz ki; bu lanet küfür sistemlerine karşı mücadelenin yeterli görülmesi, müslümanların üzerlerinden yükün atılması anlamına gelmemelidir. Kafir düzen ve avanelerine karşı yapılan çalışmalar bunlarla geçiştirilemez. Onlar birer şahıs ve kukladırlar. Seyid Kutub’un (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) dediği gibi; “Kırmızı İngilizlerin çıkarılması için anlaşma imzalandı. Bunların tehlikesi sınırlıdır. Asıl önemli olan siyah İngilizlerin Mısır’dan çıkarılmasıdır.” Yani Müslümanlardan gözüken, onlarla bir arada bulunan, adı Hasan, Hüseyin olan kişilerin küfürlerinin fark edilmesi, bunların oturdukları tahtlarının dikkate alınması gerekliliğidir. Onlar Küfür sistemlerinden etkilendikleri gibi ümmeti de aynı ateşin içerisine çekerek tertemiz beyinleri küfür sistemleri ve mefhumlarıyla bulandırmak istiyorlar. Bu işlerini şahıslarından öte yönetimleri ve destek aldıkları kafirlerle beraber yürütüyor ve onlardan cesaret alıyorlar. Bunlar gibi bir çoklarının ölümlerini beklesekte bizim meselemiz bu şekilde çözülmeyecektir. Hiç bir düzen de bu şekilde hayata hakim olmamıştır.

Musa (as) zulmün doruk noktasına ulaştığı bir dönemde Firavun hayatta iken Allah’ın dinini hakim kılmak için işe sarayında başlamış. Onun ölümünü bekleme yoluna gitmemiştir. Aynen Rasülullah (sav) de zulmün ve adaletsizliğin kol gezdiği bir ortamda Ebu Cehil ve avanelerine karşı İslam’ı hakim kılmak için ölüm-kalım mücadelesi vermiştir. Kişiler için dava ertelenemez. Ma’rufu emretmek ve münkerden nehyetmek Müslüman’ım diyen herkesin üzerine farzdır. Bu farziyet hiçbir şekilde ertelenemez ve geri bırakılamaz. Allah (cc) öyle buyuruyor:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız.” (Al-i İmran 110)

Bundan dolayı en efdal olan çalışma, onlar hayatta iken yapılacak olan atılımlardır. Bunun için de müslümanların İslam için kitleleşmesi zorunluluğu vardır. İslam’i bir kitle oluşturup veya var olana tabi olarak İslam devleti Hilafeti kurmak için canla başla çalışmaları gerekir. Meselenin yönetim bazında ele alınması ve bu kukla sistemlerin yıkılması için hedeflerin tayini yapılmalı ki; asıl maksat gerçekleşebilsin. Hatta hedefler arasına öyle bir amaç daha sıkıştırılmalı ki; bu amaçta kafirler ve kuklalarına onlar hayatta iken İslam’ın hakimiyetiyle tanıştırılıp zulümlerinin nasıl sona erdirildiği onlara gösterilmelidir.

Müslümanlar olarak şahıslardan öte köhne düzen demokrasi, kapitalizm, cumhuriyet, laiklik gibi düzenlerin çöküşünü hazırlayan çalışmalar ve atılımlar bizlere sevinç ve umut vermelidir. Bu düzenlerin en kısa zamanda çatırdayıp çöküşünü, asıl ölümün o an geldiğini sabırsızlıkla bekliyor, Allah’tan o günleri müslümanlara ve tüm insanlığa en kısa zamanda göstermesini niyaz ediyoruz.

Bu gaye ve hedef doğrultusunda İslam’i hayatı hakim kılmak isteyen ve çalışan ve de bu yolda onlara yardımcı olanların Allah (cc) yar ve yardımcıları olsun...

“Allah, muhakkak ki kendi (dini)ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok kuvvetli pek azizdir.” (Hac 40)