DÜNYA VE TÜRKİYE’DE SİYASİ GELİŞMELER

A. Seyfulislam

Türkiye’de iç gelişmeler

Türkiye denince siyasi gündemden hiç düşmeyen 28 Şubat kararları ve onun arkasında olan güç odaklarının faaliyetleri ön plana çıkmaktadır. Bu kararların alınmasında etkin olan kesim tasviye edilmesine rağmen kararların üzerinde ısrarla durulmakta ve de bağlantılar kurularak Müslümanları baskı altında tutmaya devam eden bir çok yeni uygulamalar gerçekleştirilmektedir. Yeni gelişmeler;

a-Yurt içerisinde tezgâhlanan oyunlar:

Müslümanların geri adım attığını gören derin devlet İslam’a karşı her alanda açıkça bir baskı politikası gütmek ve bu çerçevede kısıtlamalar getirmektedir. MGK’da son alınan kararlar bunun açık örneğini teşkil etmekte: Vakıfların dağıtılıp mal varlıklarının devlet bütçesine aktarılması, irticai yayınlara karşı işlemin hızlandırılması, irticanın yoğun olduğu yerlere ek basın savcılığı açılması, irticayı destekleyen kuruluşların denetlenmesi, zorunlu eğitimin 8 yıldan 12 yıla çıkarılması, İHL’ ne kız öğrenci alımının durdurulması, yurtdışına gönderilecek öğrencilerin devletçi bir şahsiyete sahip olması, İslam’ın yoğun olarak yaşandığı bölgelerde sadece devlet yurtlarının açılması ve diğer yurtların kapatılması, özel okullar üzerinde devlet denetiminin artırılması veya devletleştirilmesi, bütün okullarda başörtüsünün tamamen yasaklanması ve diğer kamu kesimi ile beraber işyerlerinin de bu uygulama alanının içerisine dahil edilmesi, İslami sermayenin tümüyle denetim altına alınması, yurtdışından gelecek İslami basın-yayının takibi için gümrüklere özel görevlilerin atanması, Diyanet İşleri Başkanlığının 28 şubat kararlarının uygulanmasında etkin rol üstlenmesi ve çağdaş din adamları yetiştirmesi gibi ağır kararların uygulanmasıyla Müslüman halk üzerinde baskıların artırılması planlanmaktadır. Hatta üniversitelerde hazırlanan tezlerin içeriklerine dahi derin devlet el atmıştır. Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tahsin Nuri Durlu, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alev Erkilet Başer 'in, tezinde Atatürk ve Cumhuriyete açıkça hareket ettiğini Hizb-ut Tahrir davası ve bu davanın sanıklarından eski Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Okutmanı Ercüment Özkan'ı övdüğünü belirterek ''Bu da üniversitelerdeki cumhuriyet düşmanı kadroların hâlâ bulunduğunu gösteriyor. Üstelik bu kişinin 1996'daki doktora jürisinde eski rektör de varmış'' dedi. Tezine Arapça harflerle ''Bismillahirrahmanir-rahim'' diye başlayan Başer'in geçen hafta hem meslekten hem de öğretim üyeliğinden atıldığını, savcılığa da suç duyurusunda bulunduklarını vurguladı. (Cumhuriyet 12/10/00)

Bu baskılar neticesinde toplumdan etkin bir tepkinin gelmesi şu an için gözükmemektedir. Çünkü halkın önünde bu baskıları gündeme getirecek ve çatacak hiç bir kitle ve kuruluş bırakılmamıştır. Bırakılanlar ise hukuk devletin, demokratik çerçevede hareket eden rotasını şaşırmış örgütlenmelerdir. Bunlar cılız görünümlü girişimlerle halkı oyalamaktan başka bir icraat gerçekleştirdikleri söylenemez.

Olayın diğer bir boyutu: FP partisinin kapatılması veya parçalanmasının akabinde gelişecek olayların tek koldan kanalize edilerek aşırı uçların doğmasının önüne geçilmesi. Bunun için ANAP’ın (asker güdümlü bir parti) yeni çıkışları alternatif olarak sunulmaktadır. ANAP son günlerde başörtüsü sorununu üstlenmiş gözükmekte ve Müslümanlara yönelik mesajlar verilmektedir. Buna örnek: Partisinin grup toplantısında yıllardır süren terör ve irtica nedeniyle Türkiye'nin olağanüstü bazı tedbirler almak durumunda kaldığını vurgulayan Yılmaz, bu tedbirlerin kaldırılması konusunda görüş birliği olmadığını söyledi. Bazı çevrelerin olağanüstü tedbirlerin kaldırılması halinde terör ve irticai hareketlerin tehlikeli noktaya ulaşacağı düşüncesinde olduklarına işaret eden Yılmaz, "Bazı çevreler ise tehditlerin büyük ölçüde kalktığını ve demokratik açılımların yapılabileceğini savunuyor. Bunların içinde ben de varım" diye konuştu.(Radikal 25/10/00) Bununla beraber ANAP’ lı kurmayların da bu konu üzerinde hassasiyetle durdukları görülmektedir. Turizm Bakanı Mumcu TSK’ yı bağnazlıkla suçlamış, bu tavrıyla ilgi odağı olmuştu. Ayrıca üniversitelerdeki uygulamaları eleştirmiş ve bazı İslami dergilerde makaleler yayınlamıştır. ANAP Genel Başkan Yardımcısı Pehlivanoğlu: “İmam Hatiplerdeki kız kardeşlerimizin başörtüsünün zorla açılmasını doğru bulmuyorum.”demiştir.(Milli G.25/9/00) İmam hatip liselerine kız öğrenci alınmaması konusunda MGK'dan çıkan görüşe ANAP karşı çıktı. ANAP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Baş, 'Bu uygulamanın yasal dayanağı yok' dedi. (Akşam 30/10/00) Bu girişimler gösteriyor ki; ANAP gelecek seçime iktidar partisi olarak hazırlanmaktadır. Müslümanların üzerindeki baskının hafifletilmesinde, hatta başörtüsünün serbest bırakılması gibi konularda öncülük yapmasına zemin oluşturularak Mesut Yılmaz, geleceğin başbakanı olarak hazırlanmaktadır.

b- 28 Şubat kararlarının uluslararası boyutu:

Geçmişte 28 Şubat kararlarında etkin olan derin devlet içerisindeki yahudi kanat, irtica olaylarını abartılı bir şekilde gündeme taşıyarak RP’nin toplum ve uluslararası platformda imajını zedelemiş, ABD ve İsrail ile sıkı ilişkilerin gerçekleştirilmesinde malzeme olarak kullanılmıştı. Bundan dolayı da o günün 28 Şubatçıları ABD ve yahudiler tarafından ödüllendirilmişlerdi. Derin devlet içerisindeki yahudi kanatın Türkiye’nin İsrail’e ve ABD’ye karşı gütmüş olduğu siyaseti onaylamadıkları malumdur. Son alınan kararların arkasında yine yahudi kesimin olduğu ağırlık basmaktadır. AB ile bütünleşme aşamasında Türkiye’de halen İslam’ın tehlike olduğu yansıtılmaya çalışılmaktadır. Bu tür siyasi uygulamalarla Türkiye’nin diğer İslam beldelerindeki karton devletçiklerle alaka kurmasının önüne geçilmiş olacaktır.

FP ile ilgili gelişmeler:

FP partisi gelinen noktada, devletin artık ihtiyacı kalmadığı gözlemlenmekte. Fazilet Partisi ile kontrol altında tutulan İslami kesim artık tehlike unsuru olmaktan çıkarılmış, devletin ilkeleriyle kaynaşmaları noktasında büyük mesafe kat edilmiştir. Rejim için hiç bir dönem tehlike oluşturmayan hatta devletin ayakta kalmasında büyük destek sağlayan FP kapatılmasa da küçültülerek kendiliğinden dağılma noktasına getirilmek istenmektedir. Kısır bir döngü içerisinde muhalefet sergileyen FP’nin bölünmeye yönelik olayları da bu doğrultuda gelişmekte olduğu ortadadır.

EGE Bank soruşturması:

Siyasi yapılanmada derin devlet artık güçlü bir siyasi kadro çıkartma çabasındadır. Çok parti yerine az partili, kuvvetli hükümet veya tek sesli koalisyon girişimleri ilerisi için oluşturulmaya çalışılan yeni siyasi bir girişimdir. Demirel’in siyasete soyunma çabaları bu doğrultuda önlenmesi gereken bir unsur olarak tespit edilmiş, Demirel’in parti kurma ve siyasete soyunma çabaları EGE Bank olayları ile önü kesilmek istenmiştir. En yakınlarının kamuoyunda kötü bir imaj kazanması, Demirel’e siyasetten çekilmesi için verilen açık mesajdır.

Cumhurbaşkanı A. Sezerin Orta Asya ziyareti ve Orta Asya’daki gelişmeler

Devletin sarsılan kariyerini kurtarmak için yoğun çaba sarf eden Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer, içerde ve dışarıda aktif bir politika izlemeye yöneldi. Önce Dış işleri Bakanı ardından İçişleri Bakanının ziyaretinden sonra Sezer, Orta Asya ziyaretini Derin devletin İngiliz kanadının isteği doğrultusunda gerçekleştirdi. Bölgede ABD kadar İngiltere ve AB’nin de Orta Asya’da stratejik çıkarları vardır. Bu ülkelerin bölgeye girişlerinde etkin olacak ülke ise Türkiye’dir. Bu doğrultuda bölgede Türkiye’ye imaj kazandırtma politikası güden İngiltere, etkinliğini kanıtlaması için yeni atılımlarda bulunmasına yardımcı olmaktadır. Nitekim Sezerin ziyaretinde de bu açıkça görüldü. Ekonomik görüşmeler yerine ABD karşıtı politikalar üzerinde durulması ilgi çekicidir. Sezer, Gülen'in Türki cumhuriyetlerdeki kolejlerinin kapatılarak yerine devlet okullarının kurulması. talebini iletti ve gereken işbirliğinin sağlanmasını istedi. Sezer'in talebini, Gülen'in 26 eğitim kurumunun yer aldığı Kazakistan'da, Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev'e bizzat ilettiği öğrenildi. Bakan Çay, aynı konunun Özbekistan'da da ifade edildiğini bildirdi. (Akşam 23/10/00) Ayrıca Cumhurbaşkanı A. Sezer, Orta Asya turunun ilk durağı olan Taşkent'te Özbekistan’ın Müslümanlara karşı yürüttüğü mücadeleye destek verecekleri taahhüdünde bulunarak bu konuda askeri ve istihbarat işbirliği önerdi. İslam ve Müslümanlara karşı tek düşman kesilen hain idareciler, bu konuda ortak mücadele etme kararı aldılar. Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov, "Benim yolum Atatürk yoludur. Bu yoldan dönmem. Türk Genelkurmayı'nın politikasını takdir ediyorum" dedi. Kerimov, bazı tarikat ve cemaatların Özbekistan'da okul açmak istediğini, ancak Türk Milli Eğitim Bakanlığı dışında hiçbir girişime izin vermeyeceğini kaydetti. Türkiye'de bazı siyasi partiler ve çevrelerin radikal İslamcı akımları desteklediğini kaydeden Kerimov, "Onlar dini, kendileri yerine getiriyor zannediyorlar.”diyerek Hizb-ut Tahrir’i örnek veren Kerimov; "İslamiyet’in bütün büyük alimleri bu topraklarda yetişti. İslamiyeti bize dışarıdan öğretemezler" diye konuştu. (Milliyet 18/10/00)

Türkiye’nin bu girişiminin ardından ABD çizgisinde hareket eden İsrail devreye girerek Türkiye ile bölgede ortak çalışma teklifinde bulundu.

Özbekistan’da Müslümanlara yönelik işkence ve zulüm bütün şiddetiyle devam etmektedir. dünyada insan hakları savunuculuğu yapan kuruluşların kör bakışları, ilgisiz kalışları ve medyayı tekeline alan kafirlerin tekelindeki basının ilgisizliğine rağmen Hizb-ut Tahrirli gençlere yönelik işkence ve zulüm haberleri gelmeye devam etmektedir. Sözde İslami medya ise bu konuları haber yapmaktan korkar oldu. Bunun açık örneği Türkiye’de tutuklanan Hizb-ut Tahrirli gençler hakkında hiç bir habere yer vermemeleridir. Ancak bu konularla ile ilgili haberler diğer dünya basınında yer aldıktan sonra ancak sayfalarında cılızda olsa bir sütun ayırdılar. Türkiye’de basında geçen bir haberde: “Merkezi Amerika’da bulunan Human Rights Watch’ın (İnsan Hakları İzleme Komitesi) hazırladığı rapor, Özbekistan’da Müslümanlara yönelik uygulanan işkenceleri ve işkenceden ölen Özbeklerin durumlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin “2000 Yılı Özbekistan Raporu” başlığıyla yayınladığı ve tüm dünyaya duyurduğu raporda; AB, Birleşmiş Milletler ve AGİT temsilcilerinin işkenceyi gördüğü halde, bu kuruluşlar tarafından Kerimov’a göz yumulduğu ifade ediliyor. 42 yaşındaki Usmanov ölümünden sadece 11 gün önce Hizb-ut Tahrir broşürü bulundurmak suçundan gözaltına alınmıştı. Aynı şekildeki diğer gözaltında ölümler de Taşkent’te genç bir Hizb-ut Tahrir üyesinin ölümü ve diğer iki Müslüman’ın Fergana Vadisi’ndeki ölümüydü. İmam Kabil Muradov’un cesedi gözaltında yaşadığı olayların göstergesiydi. Kaburgaları kırıktı, dişleri kırılmıştı ve her tarafı çürükler içerisindeydi. Yetkililerin ölüm sebebi ilgili açıklamaları inandırıcılıktan uzaktı, önce ranzasından düştüğünü söylediler, daha sonra da diğer mahkûmların onu ölesiye dövdüğünü söylediler. Özbekistan’da zindanlar, ağzına kadar Müslüman direnişçilerle dolu. Rakam en az 60 bin olarak veriliyor. Ancak daha önemlisi, direnişin halk arasında zemin bulması...”yer aldı. (Akit 9/10/00)

Hizb-ut Tahrir’in Orta Asya’daki çalışmalarının önüne geçmek için bütün devletler kollarını sıvadılar. Hain ve zalim İ. Kerimov’a yardım için Rusya salyaları akan askerî birlikler gönderiyor. Filistin’de Müslümanların kanını emen Allah’ın lanetini almış pis yahudiler Müslümanlarla mücadele konusunda Lojistik ve eğitim desteğiyle beraber silah vermeyi üstlendiler. ABD milyonlarca dolarını bölgeye sadece Müslümanlarla mücadele için akıtmakla kalmayıp bölgede İslami yükselişi durdurabilmek için demokratik muhalif guruplaşmaların oluşmasına da ağırlık vermektedir. ABD hükümeti, 1992 yılından bu yana demokratik faaliyetlerini sürgünde devam ettiren ERK Partisi’ni demokratik kanuni muhalefet olarak kabul ettiğini açıkladı. Bütün bu çabalar İslam’ın bölgede etkinlik kazanmasının önüne geçilmesi içindir Allah (cc) onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki inkar edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûp olacaklardır. Kafirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır.” (Enfal 36)

Türkiye AB ilişkileri

AB topluluğuna girme girişimleri çok abartılı bir şekilde topluma lanse edilse de işler yansıtıldığı gibi yürümemektedir. Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Avrupa Topluluğu ile bütünleşmekten kasıt siyasi yapılanmada İngilizlerin çizelgesinde hareket etmektir. Yapılan görüşmelerde de dikkat edilirse ekonomik ağırlıklı görüşmeler yerine genelde siyasi müzakereler gerçekleştirilmekte. Diğer taraftan Türkiye’nin şu ortamda AB’ye alınması mümkün değildir. Her ne kadar İngilizler AB’nin siyasi kanadında hakim olsalar da Avrupa Topluluğu içerisinde ABD ağırlıklı siyaset izleyen devletlerde bulunmaktadır. Bunlar ABD’nin siyaseti doğrultusunda Türkiye’nin önüne her zaman çıkmak için hazır konumdadırlar. Örneğin; Almanya, Hollanda ve Yunanistan gibi. Bu konuda koalisyon ortaklarından Mesut Yılmaz basına şu demeci verdi: Türkiye'nin AB'ye girmesini veto eden Yunanistan’ın arkasında Almanya’nın bulunduğunu kaydederek, "Almanya güçlü bir Türkiye'yi, AB'de istemiyor."dedi. (Radikal 25/10/00) Yine aynı demecinde: "Kafa yapımızı değiştirmeden AB'ye girmek söz konusu değil.” Diyerek yakın bir zamanda AB ile bütünleşmenin mümkün olmadığının altını çizdi.

Rusya Türkiye ilişkileri ve Ermeni meselesi

Rusya dış siyasetinde Amerikan çizgisinde hareket eden bir ülke konumundadır. Ermeni tasarısı gündeme geldiği sıralar ABD’nin yanında yer alarak Türkiye üzerinde değişik mesajlarla baskı kurmuştur. Ermeni tasarısının görüşüldüğü aşamada Türkiye’nin direncini kırmak için Ermenistan’a yüzlerce tank vereceğini, ve askeri antlaşmasının gereği askeri yardımda bulunacağını açıkladı. Bu tehditlerden sonra Türkiye, yatışan Yunanistan’dan sonra karşısında ikinci bir tehdidi gördü. Bu tehditlerden etkilenen Türkiye, acelece Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer’i Orta Asya turuna çıkardı. Bu gezisiyle ABD’ye destek verdiği imajını uyandırmak istediğini lanse etmesine rağmen bu gezi derin devletin İngiliz kanadı tarafından planlanmıştır. ABD bu aşamada Ermeni Tasarısını gündemden çekti. Fakat akabinde Avrupa’da bazı ülkeler acelece bu tasarıyı gündemlerine taşıdılar. Bu noktada Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik siyasetinde hangi tarafta kaldığını açıkça ortaya koyması veya öğrenilmesi için Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin Türkiye’ye bir gezi düzenledi. Görüşmelerde devletler arası meseleler yerine Orta Asya ile ilgili meselelerin gündeme taşınması bunun açık kanıtıdır. Yapılan anlaşmalarla, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), kurulduğundan bu yana en çok mücadele verdiği Rus Gizli İstihbarat Servisi (FSB) ile işbirliğine gidildi. Anlaşmayı gerekli kılan sorun ise Putin’in şu sözleridir.“Ortadoğu’da meydana gelen kriz bizi haklı çıkardı. Biz aşırı İslamın Filipinlerden Kosova’ya kadar dünyayı nasıl etkilediğini hep söylüyorduk” diye konuştu. (NTV MSNBC 13/10/00) Nitekim Türkiye bu noktalarda ortak hareket etmekten memnu-niyet duymaktadır.

Rusya bu girişimlerin arkasından ikinci bir planını daha gerçekleştirme hazırlığında olduğunun da mesajını vermiş oldu: Orta Asya da İslami hareketleri terörist göstererek kendisini tehdit ettiğini vurgulamak istemektedir. (Şu an Rusya genelinde 20 Milyon Müslüman bulunmaktadır.) Ki bu tehdit unsurunu elinde koz olarak kullanıp Orta Asya ya girecek devletlerin önünü kesmeyi planlamaktadır. Aşırı dinciler ve terör kelimelerinin ardına saklanarak bölgede her an müdahale hakkının olduğunun da altını çizmektedir.

Ortadoğu olayları ve Türkiye’nin olaylara yaklaşımı

Ortadoğu’da Filistinli Müslümanlar üzerinde kıyam ve şiddet devam etmektedir. İslam ümmetine yerleştirilen milliyetçilik, vatancılık ve bölgeselcilik ümmetin meselesi olan Filistin davasını kısır bir döngü içerisinde belirli bir bölgeye hapsederek, Filistinlilerin meselesi bakışını doğurdu. Müslüman beldelerinden gelen cılız gösteri ve tepkiler bir anda sönüverdi. Tamamen CNN ve batı medyasının yansıttığı görüntülerle yetinilen görüntü ve haberler, ilk haber olmaktan çıkarıldı. Kıyım devam ederken kasıtlı düzenlenen barış görüşmeleri Amerika’daki seçim sonrasına kalmış gibi gözükmekte. Müslümanların başlarındaki hain idareciler ise olayları İslami konuma getirmemek için ellerinden gelen bütün imkanlarla Müslümanları engellemeye çalışmaktadırlar. Türkiye Miraç gecesi anmalarında dahi yahudilerle ilgili bir kelam etmeyi yasaklarken, başörtüsü yasağının en katı bir şekilde uygulayıcısı olarak tanınan Tunus Hükümeti imamlara camide şehit düşen Filistinliler için dua etme ve ayaklanmalar hakkında yorum yapma yasağı getirdi.

ABD bölgede çatışmalar çıkmadan 3-4 ay önce bölgeye askeri yığınak yapmış, olayların genişlemesi veya Amerikan siyasetini sarsacak olan her hangi bir atılım için tedbirini almıştı. Son dönemlerde Suudi Arabistan, Kuveyt ve Türkiye’deki üstlere onlarca uçak gönderilmiştir. Bu hazırlıkları Pentagon sözcüsü Kenneth Bacon şöyle açıkladı: “Ortadoğu'daki çatışmaların teme-linde güçlü ülkelerin çıkar çatışmasının yattığını” ifade etti. (Akşam 14/9/00)

Diğer yandan Arap ülkeleri Arafat’ın olayları sınırlı tutması ve anlaşmaları kabul etmesi ve bunu Filistinlilere kabul ettirmesi karşılığında 1 Milyar dolar verme vadinde bulundular.

Bölgede tansiyonu yükseltmek için yahudiler ağır silahlarla Müslümanların üzerine gitmektedirler. Amerikan siyasetini de arkasına alan yahudiler, dünyadan gelen etkisiz eleştirilere aldırış etmeden bölgenin tek hakimi ve en güçlü devleti pozisyonuna bürünmek istemektedirler. İki askerin Filistinliler tarafından linç edilmesi olayında İsrail istihbarat birimlerinin parmağı olduğu ortaya çıktı. Kasıtlı olarak iki asker bölgeye İsrail istihbarat birimleri tarafından sokuldu.

Arafat’ın da bölgede CAI ajanlarıyla dolanması işlerin ortaklaşa planlandığının açık delillerindendir. Hatta Arafat yahudileri öldürenleri ve Müslümanları tutuklayıp yargılarken şu ana kadar şehit edilen Müslüman Filistin halkının hakkını aramaya dahi cesaret edememiştir. Şu ana kadar da hiç bir kişi ve merci böylesi bir girişimde bulunmamıştır. İsrail yaptığı katliamları haklı çıkarmak için de yoğun medya faaliyetleri yürütmektedir.

Türkiye BM’de İsrail’i veto eden devletler arasında yer almasına rağmen toplumdan gelen İsrail karşıtı eylemlere müsaade etmemekte, katliamı seyretmekte, ekonomik ve askeri işbirliğini sinsice sürdürmektedir.

Cumhurbaşkanı A.Sezer’in İSEDAK’ta yaptığı konuşmasında "Filistinli kardeşlerimizin, uluslararası toplumca kabul gören, kendi devletlerini kurma dahil, haklarını almalarını sağlayacak adil anlaşmaya bir an önce ulaşılması ortak dileğimizdir".(Milliyet 26/10/00) diyerek sergilediği tavır toplantıya katılanları etkilemiş olsa da ümmet üzerinde etkinlik göstermesi beklenmemektedir. Çünkü menfaatçi bir siyaset güden TC bu gibi demeçleri, kınayıcı açıklamaları yıllardır vermektedir. Bu konuda hiç bir somut girişimi bulunmayan TC, en büyük hainliğini o bölgelere yahudilerin yerleştirilmesini onaylamakla gerçekleştirdi. İslam devleti Hilafetin varlığı döneminde yahudilerin bölgedeki emelleri bilindiğinden dolayı Filistin toprakları çok özel bir statüde değerlendirilerek doğrudan Halifenin (Abdülhamit’in) özel mülkiyeti haline getirilmişti. Filistin’de yahudilerin toprak sahibi olmasını önlemek için tamamı Halifeye bağlanmıştı. Hilafeti İngilizler yolu ile yıkan İttihat ve terakkicilerin ilk işi Halifenin mülkü gözüken Filistin’le ilgili kanunu iptal etmek oldu. Böylece TC hükümeti ikinci hainliği İslam ümmetinin üzerinde sergileyerek ağır bir yara daha açtı. Bundan dolayı diyoruz ki; TC İsrail’e karşı hiç bir etkileyici tepki göstermemiş aksine ona cesaret vermiştir. İsrail’e giden sular kesilebilir, askeri ve istihbarat anlaşmaları, ekonomik anlaşmalar iptal edilebilir ve bunun gibi etkin politikalar güdülebilirdi. Fakat şu ana kadar söylemlerden başka hiç bir etkin siyaset güdülmemiştir. Hatta bu aşamada tam tersi hainliklerine devam etmektedirler. İşte bunun açık örneği: “Organizasyon komitesi üyesi ve İsrail Konsolosluğu Sekreteri Suzan N. Tarablus , Türk ve İsrailli tarımcıların karşılıklı görüşmelerinin temelinde işbirliği isteğinin yattığını belirterek şunları söyledi: ''Bu toplantılar sonunda yeni şirket evlilikleri de kaçınılmaz olacaktır. Şimdilik birbirini tamamlayan faktörler ele alınarak görüş alışverişinde bulunuluyor, ama bu evlilikler mutlaka olacaktır. Türkiye'nin geniş tarım toprakları İsrail teknolojisi ile birleştirilerek daha çok ve kaliteli ürün alınması hem ülkeler hem de kuruluşlar açısından kazançlı olacaktır.' (Cumhuriyet 25/10/00)

Ümmeti aldatanlar, hain idareciler kafirlerle beraber hareket etmekten hiç bir sakınca duymamaktadırlar. Bunlardan bir yardım beklemek yersiz ve hatadır. Onlar hakkında Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Maide 51)

Kafir ve onların kuklalarından medet ummak acizlikten değil Müslümanların bilinçsiz hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır. Müslümanlar yeniden İslami hayata dönmek için ancak birbirlerinin yardımcıları olmak zorundadırlar. Devletleri (Hilafetin) bulunmadığı anlarda da bu durum değişmez. Allah (cc) şöyle buyurdu:

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir.” (Tevbe 71)

Müslümanlar kafirler ve kuklalarının zulmünden kurtulmak için birbirlerine kenetlenerek üzerlerindeki kafir rejimleri yıkıp yerine İslam Devleti Hilafeti kurmak için kenetlenmeli ve bu yolda çalışanlara yardım etmelidirler ki; Allah’ın nusreti Müslümanlara ulaşabilsin...