TÜRKİYE’DE SİYASİ GELİŞMELER

A. Seyfulislam. 31/12/00

Cumhuriyetin ilanından bu yana 77 yıl geçmesine rağmen TC. Devleti, hayalî ile yatıp kalktığı o çağdaş, muassır, medeniyyet seviyesine ulaşamamış, tam aksine her geçen gün yeni şok ve sarsıntıyla güne başlamıştır. Medeni devletler seviyesine ulaşma maksadı uğruna, birçok değerlerinden vazgeçmiş ve devletlerarası konumda köle durumuna düşmüştür. Böylelikle ümmetin saf beyinlerine küfrün çirkin mefhum ve düşünceleri akıtılmıştır. İslam’ı geri kalmışlığın sebebi sayanlara soruyoruz: Acaba 77 yıl önce ilan etmiş olduğunuz cumhuriyet sistemiyle bugün kalkınabildiniz mi? Teknolojik, siyasi ve ekonomik olarak Amerika ve Avrupa’ya olan esaretinizden başka ne elde ettiniz?.. Elbette ki bu sorulara cumhuriyetçi, laik, demokratların verecekleri bir cevapları yoktur. Her gün bataklığa saplanan TC. nin son günlerdeki hali ve düşmüş olduğu acziyet galibe bu soruların en doğru cevabını teşkil etmektedir. Evet, bu devlet çökmüştür. Aynen doğmadan çöken komünizmin çöküntüsü gibi...

Türkiye’de gelişen olaylar tesadüfi değildir. Olayların arkasında mutlaka dış güçlerden ABD veya AB yatmaktadır. Ermeni tasarısı, para operasyonu, çevik kuvvetin ayaklanması, ekonomik kriz ve cezaevleri olayları, bunların hiç biri tesadüfi değildir.

Ekonomik sarsıntı

Varlık içerisinde yüzen bir devletin ekonomik sıkıntı çekmesi mümkün mü? Eğer sorunun cevabı TC. Devleti olursa elbette ki mümkündür. Basiretsiz idareciler ancak Müslümanların sömürülmesi için kapitalist devletlerin icraatlarını rahatça gerçekleştirmelerine zemin hazırlar. Ecevit hükümeti de yalnız bu işlerle meşguldür.

Ekonomide yaşanan konjonktür sadece bugünün meydana getirdiği krizlerin neticesinde ortaya çıkmış değildir. Meseleye objektif bakılırsa temelinde kapitalist ekonomik sistemin yattığı gözükecektir. Kapitalizm ekonomik sistemi İslam ümmetini asla kalkındıracak bir yapıya sahip değildir. Asılsız ve demode reçetelerle çökertmek ve sömürmek için memleketlerin üzerine çöreklenmiş olan kapitalizmden medet ummak saçmalıktan başka bir şey değildir.

Ekonomide oluşturulan spekülasyonlarla sömürgeci devlet, istediği herhangi bir ülkede siyasi emellerini gerçekleştirmek için böylesi kriz anlarından faydalanır ve de bu amaçlı krizler için zemin oluşturmak maksadıyla ölü yatırımlara girişir. Türkiye ekonomisi üzerindeki oluşturulan kriz de siyasi içeriklidir.

Dünyada şu an üç ayrı ekonomik konsept yürümektedir.

a-IMF, siyasi alanda ABD’nin sömürü aracıdır.

b-AB, ekonomik birlik olarak gözüken EG Avrupa’nın sömürü aracıdır.

c-Bağımsız ülkeler ticari konsorsiyumu, bu da Hindistan ve orta Asya ülkelerinden oluşmaktadır. Bunun dışında kalan Rusya’nın önderliğini çektiği konsept ise ekonomik olarak İMF yani ABD’ye bağımlı hale gelmiştir.

TC. devleti bu kutupların hiç birinde doğrudan yer almamaktadır. Kendisini bağımsızlık hülyasına kaptırmış fakat bir türlü siyasi ve ekonomik olarak ABD ve AB’ın hegemonyasından kurtaramamıştır. Yukarıda saydığımız ülkeler dünya ticaretinin % 87’sini ellerinde bulundurmaktadır. Geriye kalan %13’lük kontrol edilemeyen kısım ise dünya üzerinde fakir ülkelerde dağınık halde bulunmaktadır. TC. bu ülkelerin bulunmuş olduğu seviyede dahi değildir. Afrika’da bir Mozambik kadar ekonomik kaynaklarını değerlendirip ve bu orantıdan pay alan bir ülke olmaktan acizdir. Ekonomisi tümüyle yabancı sermayeye dayalı ve de yabancılara teslim edilmiştir. Böyle bir ülkenin ekonomik kalkınmadan bahsetmesi mümkün değildir. Yabancılar istedikleri an ellerindeki kozu rahatça kullanarak siyasi baskılarını rahatça uygulamaktadırlar. Son krizle Ecevit’in bir ültimatomla uyarılması gibi: Wolfensohn’un mektubunu alan Ecevit, apar-topar bir açıklama yaparak “durum kontrol altına alınmıştır” dedi. (Milliyet 01/12/00) Ekonominin geçirdiği sarsıntıyı göremeyen ve ancak Dünya Bankası’nın uyarısı üzerine uyanarak açıklama yapan hükümet, bu tutumuyla ne kadar basiretsiz ve acziyet içinde olduğunu gösterdi.

Siyasette bir çok sorunun çözümünü AB'nin inisiyatifine terk eden hükümet, ekonomide de tamamen IMF'in güdümüne girmiştir. Hükümetin kamuoyuna medya yoluyla büyük bir başarı olarak lanse ettiği 10 milyar dolarlık kredinin, gerek faiz bölümü, gerekse vade yapısı bakımından çok pahalı bir kredi olduğu belirtilmekte. Program kredilerinde faizler yüzde 3 iken, acil destek kredisinde faizlerin yüzde 6'lar düzeyinde olacağı ifade ediliyor. Alınan kredi karşılığı 14 Aralığa kadar, Türk Telekom'un yüzde 33.5'luk hissesinin satışına ilişkin ihale ile THY'nin yüzde 51'lik hissesinin satışına ilişkin ihalenin duyurusu yapılacak. Bu ihaleler sadece Amerikan şirketlerine açık olacaktır. Enerji yasası 14 Aralığa kadar Meclis'e sunularak, enerji özelleştirmeleri hızlandırılacak. Bunlar ve daha bir çok KİT’ler taşaron şirketler veya doğrudan yabancı şirketlerin eline teslim edilecektir. Yahudilerin doğu bölgesini talan etmesi yetmezmiş gibi, Ege bölgesi de bir çok Yunanlı iş adamlarına sergilenmekte. Dahası; hükümet gelecek olan kredinin miktarını açıklamadan taşaron şirketler bu kredi hakkında bilgi sahibi oldular ve pay kapmak içinde kolları sıvadılar. Göstermelik başlatılan bir kaç sanayii girişimleriyle alacakları düşük faizli teşvik kredilerini en yüksek faizle devlete satım planlanları son aşamaya geldi. Devlet de bu kredilerin geri ödenmesini halka ek vergilerle sunma hazırlığı içerisindedir. Halkın kaldırmakta güçlük çekeceği ek taşıt vergileri gibi çok ağır olan vergiler hızla yürürlüğe girmektedir.

Dünyanın hiçbir ülkesinde IMF reçesetiyle ekonominin kalkındığını görmek mümkün değildir. Bu reçetelerle ekonomileri felç olan Arjantin ve Meksika gibi ülkelerin durumu malûmdur. IMF nedeniyle Meksika'nın ekonomisi Amerikan ekonomisi bağlandı,artık Meksika’nın geliri ABD’nin bankalarına sokulur, az miktar Meksika’ya bilâhare gönderilir, böylece bu memleket aciz veya sefih durumuna düştü ve ABD onun vasisi oldu. IMF Türkiye’yi bu duruma düşürmek istiyor...TC’nin hain idarecileri bu girişimleriyle halkın intiharını hazırlamaktadırlar. 1997'deki Asya Krizi'nde sert eleştirilerin hedefi haline gelen IMF'nin, Türkiye'de başarılı! olarak saygınlığını ve etkinliğini sürdürme niyeti ile acil destek adı altında, kaybetmiş olduğu prestijini kurtarma yolunda olduğu bilinmektedir. Daha açık bir ifade ile TC İMF için bir deneme tahtası olarak görmektedir.

-Olayın diğer bir boyutu; kriz olayının planlanmış olmasıdır. Şöyle ki; AB ile yapılan görüşmelerde hiç bir netice elde edemeyen TC., IMF heyetiyle Hazine Müsteşarlığında gerçekleştirilen gizli görüşmelerde planlanan antlaşmaları koz olarak kullanmak istemiştir. Bu planın içerisinde İngiliz parmağı olduğu daha ağırlık basmaktadır. Çünkü içi boşaltılan bankalar (Ege bank, Demirbank gibi bankalar) merkezi İngiltere'de bulunan Deuche Bankla işbirliği içerisinde oldukları ve bu bankanın Türkiye’deki rezervlerini geri çektiği bilinmektedir. Bu girişim Avrupa Birliğine karşı bir uyarı mahiyeti taşımaktadır.

-Hazine müsteşarlığından yapılan açıklamada halen hazinede 18 milyar dolar rezervin bulunduğu bildirilmektedir. Bunun yanında Genel Kurmay bütçesinde 28 milyar doların bulunduğu da verilen demeçler arasında geçmektedir. Askerlerin ekonomide açtığı derin yaralar, askerlerin siyasete müdahalesi ile banka vurgunlarına etkisi tartışma konusu oldu. 28 Şubat döneminde görev yapan emekli askerlerin batan bankaların yönetiminde bulundukları, 28 Şubat kararlarıyla başlayan askeri vesayetin vurgun yapanlara cesaret verdiği de ortaya çıktı. Yani, ne hükümet ne de askeri kanatta ekonomik sıkıntıdan rahatsızlık duyulmazken IMF heyetinin her defasında dışlanır olması ile birlikte krizin yaşanması dikkat çekicidir. Askerlerin bu işin içinde olması rayından çıkmakta olan hükümete karşı bir koz olarakta kullanma ihtimalini artırmaktadır.

Çevik Gücün isyanı :

Polisin isyanı devletin acze düşüp krizlerle boğuştuğu bir ortamda zuhur etmiştir. Polisin ayaklanması rastlantı olamaz. Arkasında örgütlü bir çalışmanın yattığını, bir yerden düğmeye basıldı sözleri, devletin kontrolünün dışında gerçekleşen bir olay olduğunu ortaya çıkartmaktadır. Her şey plana, projeye bağlıdır ve ortada bir provakasyon varlığı muhakkaktır. Bu durum yine gösteriyor ki, böylesi kaoslar giderek artacaktır.

-Bilindiği gibi polis- asker çekişmesi yıllardır sürmektedir. Askerin polis üzerinde egemen olması için çeşitli girişimler olmuş fakat büyük bir başarı elde edilememiştir. Polisin zayıf düşürülmesi için her yol denenmiş, buna karşılık polis elindeki imkanlarla ayakta durmaya ve daha çok mafyalaşmaya yönelmiştir. Asker modern silahlarla donatılırken polis çok eski silahlarla görev yapmayı sürdürmektedir. Yine devlet memurlarının maaşlarına yapılacak zamlardan en az payı alan polis olmuştur. Askerlere yapılan maaşlarla kıyaslandığında farkın çok yüksek olduğu gözükecektir.

-Etkin olan diğer bir boyut; polis içerisinde yapılan sesiz ve kanunsuz bir şekilde icra edilen uzaklaştırmalardır. Bu güne kadar bir çok polisin görevine irticai faaliyetler bahane edilerek son verilmiştir. Bir çok illerin karakol komiserliğine dönmelerden oluşan kişiler atanmaya başlanmıştır. Polisin bulunduğu konumla oynanmak istenmektedir.

-Askeri kanata yakınlığıyla tanınan İsmail Acar katıldığı Ateş Hattı programında; “Bizzat olay Rahşan Ecevit'in bilgisi dahilinde gerçekleştiği ve Ecevit'in evinden düğmeye basıldığını” ifade etti. Aynı programda söz alan Doğu Perinçek “olayların askere karşı planlandığı” tezini savundu.

-Bu olayların perde arkasında ABD’nin varlığı da söz konusudur. Çünkü ABD Türkiye’de uzun bir uğraştan sonra elde ettiği polis gücünü kaybetmek istememektedir.

-İçişleri Bakanı, Tantan’a yönelik atılan “bizi satanı bizde satarız” sloganları da gösteriyor ki, bu ayaklanma Tantan’ın kontrolünün dışındadır. Bunun yanı sıra Tantan’ın derin devletin ingiliz kanadı taraftarlarından oluşan bir gurupla polislerin karşısına çıkması ayaklananlara karşı olduğunun belgesidir. Öylesi bir ortamda Alemdaroğlu ve derin devletin İngiliz kanadından bir çok kişilerin orada bulunması ve polisin İstanbul Üniversitesinin önünden geçerken “fitne yuvası” sloganları atması çekişmenin dışa yansıyan diğer unsurlarıdır. Tantan’ın bu hareketi İngiliz kanatının Türkiye’de halen çok etkili olduğunu göstermektedir.

-Askerî kanat polisi, her defasında aşağılamaktadır. Bir çok işleri de artık doğrudan askerler yürütmektedir. Sorgulanmalarda dahi derin devlet polise güvesizliğini iyice hissettirmek için MOSAD ajanlarını kullanmaktadır.

- Polisin yıpratılması için kasıtlı Jitem tarafından olaylar çıkarılmaktadır. Geçmişte yaşanan Sivas olaylarını polisi yıpratmak için Jitem ve Mosad’ın ortaklaşa gerçekleştirdiği gibi. Olayların akışında aşırı solcu uçların kullanılması derin devletin İngiliz kanadının bu olayları planladığı açıktır. Bilindiği gibi Türkiye dahil bir çok ülkede ufak komünist guruplar doğrudan İngiltere Sosyalist partisi ile bağlantılı çalışırlar.

Derin Devlet Şaşkın

Türkiye’de Ecevit hükümetinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Muhalefette varlığını tamamen kaybetmiş, hiç bir konuda etkinliği kalmamıştır. Türkiye’de asker ve polis devleti varlığı açıkca ortaya çıkmıştır. Kamu çalışanları yargısız infaza tâbi tutulmaktadır. Türkiye’de olup bitenlerin bütünlüğünde 28 Şubat kararları yatmaktadır. Derin devlet bütün değerlerini 28 Şubat kararlarına endekslemiştir. Mecliste oturan parlementerlerin devlet üzerinde hiç bir fonksiyonları yoktur. Bütün işler Batı Çalışma Gurubu tarafından oluşturulan kriz hükümeti tarafından koordine edilmektedir. Bundan dolayı Türkiye’de ne iktidar partileri ne de muhalefetin bir söz hakkı yoktur. Dikkat edilirse idareciler, siyasiler, muhalefet, insan hakları komisyonu gibi bir çok kesimden “meclis üstü otoriteye” son verilmesi çağrısı yapılmaktadır. Fakat bunu dile getirenler olayın üzerine gidilmesi noktasında korkak davranmakla kalmayıp bazen de sözlerini geri çekmektedirler.

Siyasilerin deyimiyle “halk üstü otorite” bugün “derin devlettir”. “Derin devlet” içerisinde çıkar grupları ve masonlar halen etkindirler. Eskiden gizli hareket ediyorlardı, şu an bu masonlar köylere kadar iniyorlar çok açık toplantılar yapıyorlar. Hiç ummadığınız kişileri davet ediyor ve ortak çalışma planları gerçekleştiriyorlar. Masonlar fazla büyütülmemelidir bunlar ya Amerikan ya da İngiliz ajanlarıdır, satılıktırlar, aynı zamanda bu millete yabancı olan laikliği benimserler ve yahudilere duygusal şekilde bağlanırlar.....

“Derin devlette” iki kanat (İngiliz ve yahudi kanadı) arasında bir çekişme yaşanmaktadır. Alevi kanatın etkisiz hale getirildiği bilinmekte. Fakat son dönem gelişmeler de yaşanan olaylarda İngiliz kanadının desteğini alan asker ve cumhurbaşkanı ile Amerikan güdümüne girmek isteyen, yahudi kanadından hükümette bulunan kesim arasında derin görüş ayrılıkları yaşanmaktadır.

- İngiliz kanatı “yeni cumhuriyetciler” oluşumunu gerçekleştirip artık işine yaramayan eski cumhuriyetcilerden kurtulmak istemektedir. Vural Savaş; “devletimize sadakatla hizmet eden Atatürkçü kişileri görevden uzaklaştırmaya çalışacaklar” diyerek bu konuya dikkat çekmiştir. Yeni cumhuriyetciler içerisinde son günlerde Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer, Tantan ve Zekeriyya Temizel ön plana çıkarılmakta. Bunun yanısıra Hayrettin Karaman’da medya tarafından sivritilenler arasındadır. Bunlar Türkiye’nin çizelgesini, çıkarını temsil eden oluşumlardır. Tantan’ın İçişleri Bakanlığına getirilmiş olması rastlantı değildir. Tantan, dürüst ve inançlı bir insan görüntüsü sergilemektedir.

- Derin devletin sözcülerinden Mümtaz Soysal “Ülkeyi yönetenler, kendi elleriyle yarattıkları çıkmazda debelenirken Çumhurbaşkanını da becerisizliklerine ve suçlarına ortak etmenin telaşı içerisindedirler. Şu anda Çankaya kuşatma altında ama, unutmamak gerekir ki, Çankaya’yı kuşatanlarda, eskilerin “muhasaranın muhasarası” dedikleri bir tarzda, halkın kuşatması altındadır.” (Hürriyet 8/12/00) diyerek köşe yazılarında Cumhurbaşkanı ve askere destek veren açık ifadeler kullanırken Ecevit ve hükümeti küçük düşürücü yazılara yer vermektedir.

- Af konusunda çıkan anlaşmazlık, sürtüşmenin diğer boyutudur. Asker ve Cumhurbaşkanı affın çıkarılmasına karşı tavır sergilerken hükümet kanatı ısrarla çıkması taraftarı olarak hareket etti. Askerler bu affın neticesinin Abdullah Öcalan’ın affına kadar uzanacağını ve olaylar bununlada kalmayarak PKK’nın siyasallaşacağının altını çizmektedir. Mümtaz Soysal; “Korkulanın eninde sonunda başa gelmesi ve Öcelan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararıyla yasadan yararlanması bile gündemdedir”dedi. (Hürriyet 19/1200/) Nitekim Ecevit, Nice’ye gitmeden önce randuvu alınarak Kürt meselesi hakkında uyarılmak istenmiş fakat Ecevit duyarsız davranmıştı. Milli Güvenlik Kurulu'na (MGK) istihbarat birimleri tarafından hazırlanan 14 sayfalık zehir zemberek bir rapor sunuldu. Raporda, Kürt sorununa ilişkin Türkiye'nin kültürel haklar talebinin çok ötesinde uluslararası nitelikli ve Türkiye'nin bölünmesine yönelik bir hareketle karşı karşıya bulunduğu vurgulandı. Raporda, KOB'da yer alan Kürtçe TV gibi taleplerin 'PKK talebi' olduğu ifade edildi. (Radikal 30/11/00)

- Çekişmeye dair diğer bir gelişme cezaevleri konusunda ortaya yaşanmıştır. Aynı hükümet içerisinde yaşanan Tantan ile Adalet Bakanı arasında yaşanan gerilim “derin devlet”te yaşanan rahatsızlığındiğer bir yüzüdür. Cezaevlerinde çıkan isyanlar, bu isyanı yönlendirenler affın önünü kesmek için ufak komünist örgütleridir. Türkiye ve bir çok ülkede bu gibi küçük komünist partiler İngiltere’deki sosyalist partiyle ortak hareket ederler. Andıç Belgesinde bu işlerin nasıl planlandığına yer verilmiştir. MGK: Bu bağlamda, elde edilen analiz ve istihbarata dayalı olarak uygulamaya yönelik çeşitli kararagah içi taslak çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar elde edilen isthbaratın kesin teyidine bağlı olarak uygulama planlarına dönüştürülmekte veya uygulamaya sokulmaktadır. (3/11/00 Türkiye)

TC’nin krizlerden kurtulmak için alternatif çare arayışları

Krizlerle TC. sistemdeki ve siyasal kadrolardaki çürüyüşün önüne geçmek için menfaatına uygun çıkış yolları keşfetmek çabası içerisine girdi. Çağdaş görünümlü vasıflarla yüceltilen TC’nin ne kadar aciz ve küçüldüğünü son hapishane baskınlarında gördük. 77 yıldır ümmet üzerinde baskı ve zulüm estiren devlet, bir avuç insanla baş edememenin aczini yaşadı. Dozerlerle hapishanellere yapılan baskınlar, medya tarafından öyle abartıldı ki, sanki büyük bir ülkenin fethi gerçekleştirilmiş şekilde kamuoyuna yansıtıldı.

-Bu acziyetler içerisinde kıvranan TC. Yöneticileri, ekonomik kıskaçtan kurtulmak için dünya piyasasında AB ve ABD’in kontrolü dışında olan % 13’lük ekonomiden pay kapmak için bir arayışa yöneldi. Afrika ve Orta Asya gibi memleketlerde kontrol dışı ekonomiden ne kadar pay kapabilirler bunu zaman gösterecek?..

- Nato’da herhangi bir etkinliği bulunmayan TC’nin AB’nin oluşturduğu orduya alınmaması, göstermelik Karadeniz Askeri birliği oluşturma çalışmasına itmiştir. Rusya’nında dahil edildiği bu birlik pratikte uygulanması mümkün değildir. Çünkü Rusya şu an için ABD siyasetinden uzak bir harekete girişmek istemez. Böylesi bir çalışma ancak AB’a karşı bir tehdit unsuru olarak ortaya atılmıştır.

- ABD ve AB tarafından dışlanan Türkiye siyasi alanda tamamen yalnız kalmamak için İsrail’le, Hindistan’la siyasi ve askeri işbirliği arayışlarına girmiştir. Bu girişimde İngilizlerin parmağı olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü Hindistan, halen İngiliz siyaseti gütmektedir.

- Ekonomik kriz devam edecektir. İMF’den alınan kredi herhangi bir meseleyi çözmek için yeterli değildir. İMF’ye tam teslimiyet yuları veren TC. krizden kurtulmanın tek yolu, eldeki siyasi ve ekonomik değeri çok yüksek olan KİT’lerisatışa çıkartmak olacaktır. Ayrıca iç borçlanmadaki açığı kapatmak için de halka ağır vergiler yükleme hazırlığı içerisindedir.

- Siyasi istikrarsızlıktan kurtulmak için, yeni cumhuriyetçileri muhafazakâr bir parti olarak kamuoyuna sunma hazırlığı içerisindedir. Bu aşamada gözüken dışa karşı yeniden dini motiflerle süslenmiş bir parti ortaya çıkarılabilir. 28 Şubat aşaması geçiren ANAP her ne kadar bu iş için çıkarılmak istense de bu partiye yıpranmış gözüyle bakılmaktadır. Milliyetçi Partinin kamuoyu yoklamalarında iyi gitmediği gözlendi. Siyasi arenada yıpranmış muhalefetten ise kimse bir şey beklememekte.

Sonuç olarak, böyle bir siyasi yapılanma ve arayış, hiç bir zaman bu ümmetin meselesini çözmeyecektir. Her şeyi ile dışa bağımlı hale gelen bir yönetim anlayışı ümmetin başına bela olmaya devam edecektir. Bundan dolayı Müslüman Türk halkına, siyasilerine ve gücü elinde bulunduran orduda ki generallere sesleniyoruz!..

Bu krizlerden tek kurtuluş yolu İslam Devleti Hilafeti ilan etmektir. Ancak bütün meseleleri kökünden bu şekilde halledebilirler ve böylelikle cihanda yeniden saygınlık kazanırlar...