|
EN BÜYÜK DÜĞÜM
Ümmü Sadık
İnsanlar kendi
varlığını, hayatını ve yaşadığı kainatı duyu organları ile
hisseder. İnsanlar, olayları ve eşyayı birbirinden ayırt etme
safhasına geldiğinde kendi kendine birtakım sorular sormaya başlar;
İnsanı, hayatı ve kainatı kim yarattı? Yaşamakta olduğumuz bu
hayattan önce birşey varmıydı, yokmuydu? Kainatta görmekte olduğumuz
yeryüzü ve güneş, adlarını duymakta olduğumuz yıldızlardan
önce birşey varmıydı? Eğer bir yaratıcı var ise, bizi, hayatı
ve kainatı niçin yarattı ve bu hayattan sonra bir hayat var mı,
yok mu?
İnsan kendisine bu tip
soruları sık sık sorar. Yaşadıkca bu tip soruların oranı
arttıkça artar. Zamanla bu durum insanda öyle büyük bir düğüm
meydana getirir ki, insan sürekli onu çözmekle uğraşır durur.
Kişi doğru veya yanlış olsun kendisini tatmin eden bir çözüm
bulmadığı sürece huzursuz olup rahat edemez. Eğer bu en büyük
düğüm doğru şekilde çözülürse insan felaha kavuşur ve
fikren kalkınır, ama yanlış şekilde çözülürse insan bedbaht
olup küfür ve sapıklığa düşer. Yanlış olarak çözülmüş
olan en büyük düğümün insanları nasıl etkilediğine bir
göz atalım:
Baktığımız
zaman insanda (neslini çoğaltma, beka içgüdüsü, tapınma içgüdüsü)
gibi içgüdüler ve (yeme, içme, defni hazet) gibi uzvi ihtiyaçların
mevcut olduğunu görürüz. Bu içgüdüler ve uzvi ihtiyaçlar her
insanın yaratılışında vardır ve bunlar doğru bir şekilde
tatmin edilmesi gerekir. Bugün kü sistemler, din ve ideolojiler
insanda var olan bu içgüdü ve uzvi ihtiyaçları doğru bir
şekilde yani yaratılışa uygun olarak tatmin etmemektedirler.
Bundan dolayı şu
andaki toplumların durumuna baktığımızda insanların hayvan sürüleri
seviyesinden daha aşağı bir seviyede olduğunu görürüz. Bu
mevcut olan toplumlarda insanlar sadece maddi değerlere önem verip,
ruhi, insani ve ahlaki değerleri unutmuş durumdadırlar. İnsanlar
neye inanıp neyi inkar edeceklerini anlamadıkları için putlara,
heykellere, canlı cansız varlıklara tapar ve batıl dinlere ve
hurafelere inanır oldular. İnsanlar düştükçe düşüyor ve bu
düşüşten kurtulmanın bir çözümünü bulamadıkları için
rezil, sefil, perişan bir hayat sürdürmeye devam ediyor. Böylece
tüm dünyada yolsuzluklar, hırsızlık, cinayetler, esrar, fuhuş
gibi bütün kötülükler çoğaldı. Toplumda doğruluk, dürüstlük,
sevgisaygı, ihtiyacı olana yardım etmek gibi birşey kalmadı. Birçok
toplumun kendisine örnek aldığı Batı toplumu yani kapitalist
devletler ise diğer memleketleri sömürmek, servetlerini çalmak,
istila etmek, mallarını gaspetmek ve halkların kanlarını emmek
hususunda, ruhani, ahlaki ve insani değerlerle tamamen çelişerek
birbirleriyle yarışmaya devam ediyor. Uyuşturucu ve alkol
alışkanlığı bütün dünya insanlarında büyük problem haline
geldi. Diğer bir yönüyle insanlar yaşadıkları şu hayatta mutlu
olamamaktadırlar. İnsanlar yaşadıkları hayatın dışına çıkmak
istiyorlar. Mutluluğu başka yerlerde arıyorlar. İnsanlar
aradıkları mutluluğun şu içerisinde yaşadıkları kapitalist
yaşam tarzının dışında aramaları insanların sistemden razı ve
memnun olmadıklarını göstermektedir. Demek ki bu demokratik hayat
insanlara mutluluğu sağlayamıyor ve hiç bir zamanda sağlayamayacaktır.
IMF’nin
toplandısında, (geçen senede olduğu gibi) basına yansıtılan yönüyle,
insanlar dünya bankası toplantılarına karşı gösteri yaptılar.
Bu gösteriler demokrasinin beşiği denilen Amerika’da yapıldı.
Kapitalist ekonominin insanları ekonomik yönden kalkındırmadığını,
fakirin daha fazla fakirleştiğini ve zenginlerin daha fazla
zenginleştiğini bu gösterilerinde dile getirdiler. Dünya insanı içerisinde
yaşadığı sistemin kendilerini mutlu etmediğini her fırsatta
ortaya koymaktadırlar. Ufacık bir zümre her imkana sahip, diğer
tarafta milyarlarca insan zaruri ihtiyaçlarını karşılaya imkan
bulamıyor ve insanlar içerisinde milyonlarcası açlık içerisinde.
Bu durumlar artık ayyuka çıkmıştır. İnsanlar bunu görmezlikten
gelemezler. İnsanların nasıl uçuruma sürüklendiği,
insanoğlunun açgözlülüğü, tamahkar olmasının getirdiği yer bütün
çıplaklığı ile ortadadır. Bütün bunlar ise bir avuç insan
emelleri uğruna yapılmaktadır. Bu toplumlarda çıkartılan
kanunları vasıtasıyla mesela; Nevi içgüdüsünü tahrip ederek
tatmin yoluna giderek, kendi şehevani arzularına göre kanunlar çıkarttılar.
Buradan hareketle bu kanunlar cinsel ilişkileri serbest bıraktığı
gibi onsekiz yaşına ulaşan erkekler ve kadınlar arasındaki
ilişkileri de tamamen serbest kıldı. Yine onlar normal cinsel
ilişkilerin serbestliği için kanun çıkartmakla yetinmediler,
anormal ve sapık cinsel ilişkilerin serbestliği için de kanunlar
çıkarttılar. Zira bu toplumlarda erkekler ve kadınlar arasında
homoseksüellik çoğaldı. Hayvanlarla cinsel ilişkiler bile
yaygınlaştı. Erkekler anneleri, kızları, kızkardeşleri gibi
yakın akrabalarıyla cinsel ilişkiler kurdular. İşte bu hayvansal
serbestlikten, cinsel ilişkilerden, cinsel hastalıkların ve
onların en şiddetlisi olan AİDS hastalığı ortaya çıktı. Yine
bundan dolayı zina çocukları çoğaldı. Bu toplumlarda aile parçalandı,
ne evladın ana-babaya saygısı-hürmeti kaldı, ne de ana-babanın
evlada sevgisi kaldı. Kardeşler birbirini korumaz ve sevmez oldular.
Hatta yaşları ilerlemiş binlerce kadın ve erkeklerin huzur
evlerine atıldığını ve bunların da tek dostunun hayvanlar
olduğunu görürüz. Zengin sayılan toplumlarda dahi zaruri ihtiyaçlarını
karşılayamayan insanları görürüz.
Bu bataklıktan
kurtulmanın mutlaka bir yolu vardır, o da sorun olan bu en büyük
düğümü doğru şekilde çözmektir. Bu doğru çözümde ancak
insan, hayat ve kainat, dünya hayatı öncesi ve sonrası ve dünya
hayatının evveli ve sonu ile olan münasebeti hakkında aydın,
derin, kapsamlı bir fikir ortaya koymakla olur.
Lakin bu çözümün doğru
olup insanı sağlam bir kalkındırmaya ulaştırabilmesi için akla
kanaat verici, (yani akıl üzerine bina kılınmış olması) kalbi
tatmin edici ve insanın fıtratına uygun olması gerekir. Bunun için
İslamiyet bu büyük problemi hedef tutmuş ve onu insanın
fıtratına uygun, akla kanaat, kalbe güven verici şekilde çözmüş
ve İslama girişi bu çözümü akıldan doğan bir ikrar ile kabule
bağlı tutmuştur. Bundan dolayı islam bir temel üzerinde kurulmuştur
ki o da akidedir. Bu akide: insan, hayat, kainat ve bunların hepsinin
dünya hayatının öncesi ve sonrası ile alakası hakkında toplu ve
şumullü bir düşünce vermektedir. İşte bu düşünce aynı
zamanda fikri kaidedir, yani esasi temel fikirdir. Zira hayatla ilgili
diğer bütün fikirler ya onun üzerine inşa olunur ya da ondan
fışkırır.
İslam bu en büyük
düğümü şu şekilde çözmüştür:
Aklı olan herkes
duyusunun iliştiği şeylerin varlığından onları yaratmış olan
bir Hâlık’ın mevcut olduğunu anlar. Duyusunun iliştiği şeyler
yani aklın idrak ettiği şeyler ise insan, hayat ve kainattır.
Bunların herbiri sınırlı, aciz, eksik ve başkasına muhtaçtır.
Öyleyse bunlar yüzde yüz yaratılmıştır. Bundan dolayı düzen
sahibi bir yaratıcının mevcudiyetine delil getirmek için kainatta,
hayatta veya insanda herhangi birşeye dikkati çekmek kafidir.
Bunun içindir ki Kur’an’ı
Kerim bakışı eşyaya yöneltir. İnsanı eşyaya, eşyanın
etrafındakilere ve eşyanın taalluk ettiği hususlara derin bir düşünce
ile bakmaya ve böylece tedbir sahibi bir Allah’ın mevcudiyetine
istidlal etmeye ve neticede Allah’a imanın akıl ve delilden neşet
etmesiyle köklü bir imana sahip olmasına davet eden birçok ayetler
vardır.
Mesela; Allah-u Teala
Ali İmran sûresinde:
“Şüphesiz
göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbirini
takip edişinde akıl sahipleri için deliller vardır.”
(Ali İmran: 190)
Rum Suresi’nde de şöyle
buyurmaktadır:
“Göklerin
ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin çeşitli
olması O’nun delillerindendir.”
(Rum: 22)
Allah’u Teala yine şöyle
buyurmaktadır
“Şüphesiz
göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden
gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde
yüzüp giden gemiler de, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki
toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı
yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır
bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın
varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” (Bakara
164)
Neticede İslam akidesi:
Allah’a, Meleklerine, Peygamberlerine, Kitaplarına, Ahiret gününe,
hayır ve şerrinin Allah’tan olduğuna, Kaza ve Kadere iman
etmektir.
Akidenin
tanımını uygularsak buna göre, insan, hayat ve kainatın öncesine
iman etmek lazımdır ki O tüm mevcudatın yaratıcısı Allah-u
Teala’dır. Bu hayatın sonrasına da iman etmek lazımdır ki, O da
kıyamet günü ve ahiret hayatıdır. Bu hayat ile hayat öncesi arasındaki
münasebet iki konuyu kapsar: Yaratıcı yaratılan alakası ve
yaratıcı olan Allah’ın gönderdiği din yani Allah’ın emir ve
nehiyleri. Bu hayat ile hayat sonrası arasındaki münasebet de iki
konuyu kapsar: Ölümden sonra dirilme ve insanın dünyada yaptığı
işlerden sorulması. Bu yüzden bu hayatın öncesi ve sonrası ile
bir bağlantısının olması gerekir. İşte bu bağda Allah’ın gönderdiği
İslam’dır.
O halde insan bu
hayatta Allah’ın gönderdiği dinin nizamlarına ve kurallarına
uygun olarak hareket etmeli, hayatın tamamını onunla tanzim
etmelidir. Aynı zamanda yarın Kıyamet gününde dünyadaki bu yaşantısında
bu tanzime uyup uymadığından hesaba çekilip hesabın netice müsbet
ise Allah’ın çeşitli nimetleriyle dolu cennetle mükafatlandırılacağına
ve hesabın neticesi menfi ise azabla dolu cehennemle
cezalandırılacağına itikad etmelidir. İşte İslam Akidesi budur.
İslam akidesinin bu
tarifinde de görüldüğü gibi Allah’a ve Ahiret hayatına iman
ile bu hayatın Allah ile ve Ahiret hayatı ile alakasını teşkil
eden Allah’ın Resulü vasıtasıyla gönderdiği Din insan
hayatının tamamını kapsamaktadır. Kısacası İslam akidesi,
hayatın, insan hayatının tamamını kapsamaktadır. Böylece bu
akideyi benimseyen kişi için bu akide hayatın ve bu hayatla
alakalı her hususun esasını teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu
hayatla alakalı her problemin çözümünü yani insanın bu
hayattaki yaşam tarzı ve alakalarının yönlediricisidir.
Kapitalistlerin
ve komünistlerin de insan, hayat ve kainat hakkında fikirleri
vardır, fakat onların bu fikirleri insanın yaratılışına uygun
değil ve aklı da tatmin edici değildir. Mesela: komünizm ve
kapitalizm akidesi insanda mevcut olan dindarlık duygusuna zıttır.
Komünistlerin düşüncelerine göre insan, hayat ve kainat yalnız
maddedir, maddenin varlığın aslını teşkil ettiğini ve maddenin
tekamülünden eşyanın meydana geldiğini, bu maddenin ötesinde
hiçbir şeyin bulunmadığını, bu maddenin varlığı vacip olup,
onu hiç kimsenin yaratmadığını öne sürüyorlar. Bu sebeple
komünistler bir yaratıcıyı yani Allah’ı inkar ediyor ve
maddenin ezeli olduğunu iddia ediyorlar. Onlar hayatın evveli ve
sonunuda inkar edip bu hayattan başka birşeye inanmıyorlar.
Kapitalistler de,
dini dünyadan, yani dini devletten ayırma ve ayrı tutma düşüncesine
sahiptirler. Bunlar dinin varolduğunu söylemekle bir yaratıcının
var olduğunu zımnen kabullenmiş oluyorlar fakat yaratanın devlet
ve dünya işlerine karışmasını kabullenmiyorlar.
Her iki görüşün
bu fikirleri de doğru değildir. Her insan yaratılışında dinlidir.
Hiçbir kuvvet insandaki mevcut bu fıtratı söküp atamaz. Çünkü
bu fıtrat insanın tabiatında mevcuttur. İnsan, tabiatıyla
kendisinin sınırlı olduğunu, kendisinden daha büyük bir kuvvet
bulunduğunu, bu kuvvetin takdis edilmeye laik olduğunu hisseder.
Dindarlık nizam sahibi büyük bir yaratıcıya karşı insanın
yaratılışındaki aczden doğan bir ihtiyaçtır. Bundan dolayı
insan, yaşadığı bütün asırlar boyunca dindar olmuş, birşeye
ibadet etmiştir. Allah’ın varlığını inkar eden komünizm
insanların yaratılışında var olan bu tapınma duygusunu yok
etmeye çalışmış fakat bunu becerememiştir. Komünizm insanların,
Allah’a ibadetini kullara ibadetine, Allah’ın ayetlerinin
takdisini de, mahlukatın sözlerini takdis etmeye döndürmüştür.
Yani insanlar bir yaratıcıya inanmadılar ama Marx, Lenin, Stalin
gibi devlet adamlarına tapmaya başladılar. Yaratıcının
emirlerini unutturup bunun yerine bu devlet adamlarının emirlerini
tastike yönelttiler.
Kapitalizm de dindar
olmak fıtratında olan insan yaratılışına muhaliftir. Çünkü
dindarlık fıtratı, takdis şeklinde tezahür ettiği gibi, insanın
hayatta işlerinin düzenlenmesinde de kendini gösterir. Bundan dolayı
din hayatta insanın amellerini düzenlemelidir. Dini hayattan uzaklaştırma,
insan fıtratına aykırıdır. Bununla beraber hayatta dinin
varoluşu, hayatta sadece ibadeti kapsar demek değildir. Hayatta
dinin varlığı insanların müşküllerini halleden yegane nizamın
yaratıcının emrettiği nizamdan ibaret olduğu demektir.
Kapitalistler bir
yaratıcı var mı, yok mu diye bir mesele ile uğraşmak istemezler.
Onlar ancak varlığı ister itiraf, ister inkar edilsin,
yaratıcının hayatta bir rolü olmadığını iddia ederler. Böylelikle
bir yaratıcıya inanmak ferd ile yaratıcısı arasında bir bağdır
deyince, dini hayattan ayırıp, hayatın öncesi ve sonrasıyla bir
ilgisi olmadığı fikrini ortaya atmış oldu. İnsanlar isterse bir
şeye inanıyor istemezse inanmıyor. Dinin hayatta rolü olmadığı
için insanlar kendi kanunlarını kendileri çıkarıyor.
İslamın ortaya
koymuş olduğu düşünce aklı tatmin etmekte, kalbe güven vermekte
ve insanın fıtratına uygunluk arzetmektedir. Aklen insan bir
yaratıcının varlığını idrak etmektedir. İnsan, hayat ve
kainatın yaratıcısının varlığını bulabilmektedir. Yine aklen
insan Kur’an’ın Allah’ın kitabı ve Muhammed (sav)’in Allah’ın
Resulü olduğunu bilebilmektedir. Böylelikle bu hayattan sonra bir
hayata yani Ahiret hayatına da inanabilmektedir.
Kısacası: Allah tüm varlığın
yaratıcısıdır. O, peygamberleri ve elçileri Din’i tebliğ etmek
için insanoğullarına göndermiştir. O, insanı kıyamet gününde,
bu hayatta yaptıklarından hesaba çekecektir. Bunun için İslam
akidesi; Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret
Gününe, Kaza ve Kader’e, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna
inanmaktır. Böylece en büyük düğüm tamamen doğru bir
şekilde İslam Akidesi ile çözülmüş olur. İnsan bu çözümü
bitirince dünya hayatı hakkında düşünceye ve verimli doğru
mefhumları bulmaya girişebilir. Bundan dolayı İslamiyetin düşünce
ve metod olarak üzerine kurulduğu temel İSLAM
AKİDESİDİR.
Allah’u Teala şöyle
buyurmuştur:
“Ey
iman edenler! Siz Allah’a, Resulüne, indirildiği kitaba ve daha
önce indirdiği kitaplara inanın. Kim Allah’ı, Meleklerini,
Kitaplarını, Peygamberlerini ve Ahiret Gününü inkar ederse uzak
bir delalete saptı demektir.”
(Nisa: 136)
|