Raşidi Hilafet ....Yıl 12...Sayı 124  Muharrem1421... Nísan 2000   

 

FİKİR VE METOTTA İDEOLOJİYE BAĞLANMAK

 

Ahmed El Mahmud

Kâfir batı şu anda insanların yaşadığı şekilde kendi hayat metodunu bir hayat tarzı haline getirmeyi başardığında Müslümanlar da bu hayat tarzını kıskanmadan hem fikren ve hem de sosyal, iktisadi ve siyasi boyutuyla yaşamaya başladılar. Akidelerine zıt olan fikirlerle yaşıyor duruma geldiler. Selim bir yönelişi kaybettiler. Akidelerinden fışkıran fikirler ile ümmete bir istikrar getirmeyen ithal fikirlerden çıkan hayat tarzının arasını bularak uzlaştırdılar. İşleri usulüne uygun bir şekilde olmamaları ve cehalet içinde bulunmalarından dolayı bu sisli dumanlı atmosfer onları kuşattı. İslâm ile ona muarız, zıt olan fikirlerin arasını bulup uzlaştırmak gibi asla mümkün olmayan bir şeyi başardılar. Buna başarı denilebilirse tabi..! Heva ve heveslerinin maslahat gördüğü şeyi şer’i hüküm sayarak şeriatın da maksadının bu olduğunu söyleyecek duruma geldiler. Her tevili eğip bükmeyi kabul eder oldular. Her dini tahrif ve bozma ameliyesini temize çıkardılar. Neticede ümmetin yaşamakta olduğu sosyal ve iktisadi hayatı zıtlık ve çelişkilerle dolup taşmaya başladı. Siyasi konularda ümmetin asıl fikirleriymiş gibi yabancı ithal fikir ele alınıp yürütülmeye, uğrunda mücadele verilmeye başlandı.

İşte bu cemaatlar; yanlış fikirlerin, karışık mefhumların, tahrif olmuş, değişmiş duyguların ve yabancılarla bağlantılı siyasetin doldurduğu bu kötü ortamda doğup büyüdüler.

Cemaat ve hiziplerin elinde ümmeti kesin şifaya kavuşturacak çözümlerin ve ilaçların bulunması gerekmektedir. İnsanların hali hazırda tuttukları ve ateşine atıldıkları yanlış ve eğri yollara mukabil, üzerinde yürüyecekleri doğru çizilmiş yolların ortaya konup gösterilmesi lazımdır. Çizilip gösterilen bu yol şu ayette gösterildiği gibi açık ve aydın olmalıdır ki insanlara şöyle denilsin:

Şüphesiz bu yolum dosdoğru olanıdır, ona tabi olunuz. Onun yolundan saparak sizden ayrılanların yoluna uymayınız.” (En’am 153)

Ayrıca söz konusu cemaat ve hiziplerin hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak net fikir, hedefe ulaşma iradesi, siyasi bir kitlenin hazırlanması, ümmetin yapılacak değişim doğrultusunda hazırlanması ve metot ile ilgili şer’i hükümlere tamamen uyulması şeklinde sıralanabilecek sıfatlara sahip olması gerekir.

Cemaat için fikir, birinci derece önem arz etmesi lazımdır. Cemaat nazarında yönelmeleri gereken tek hak fikir olmalıdır. Bu fikir, insanları aydınlatan bir hidayet, Allah'tan kullarına gönderilmiş bir rahmet ve beşeriyeti heva hevesin karanlığından aydınlığa çıkaran nurdur. O, insanlığın hakiki maslahatıdır. Onların fıtratına uygun, akıllarını ikna, kalplerini tatmin eden, hayatın huzuru ve ümit kaynağıdır. Bu akidede öyle bir derinlik ve kuşatıcılık vardır ki insanların yaşamakta oldukları hayatlarıyla ilintili cevap isteyen bütün sorunlarını çözer. En sahih bir şekilde hayatın öncesi ve sonrası ile bağlantılarını kurar. Ayrıca yaratıcıyla olan bağını en güzel ve doğru bir şekilde kurarak yaratıcıyla olan alakasını düzenler, onu nihai gayesine ulaştırarak ebediyen onu mutlu kılar.

Hizip veya cemaat, akidesine bu nitelikte iman eden parti veya cemaat, bu imana mukabil, akidesi hayata hakim olmadığında; batının hayatı yönlendireceğine, münkerin hakkın yerini alacağına, heva ve hevesin kendisine uyulan konuma geleceğine, zulmün palazlanacağına ve karanlığın her tarafı saracağına da kesin bir şekilde iman eder. Ayrıca sefil, yoksul ve dar geçimli bir hayatın insanları canından bezdireceğine insanların nefislerinde bir doyumun hasıl olacağına, fıtraten rahata kavuşamayacaklarına ve aklı selimle hareket etmekten yoksun kalacaklarına da kesin kanaat getirmiş olur.

Cemaata düşen ilk etapta bütün gücünü en üst seviyede; cemaatın şekillenen ruhu ve vücudunun yapı taşları mesabesinde olan fikirleriyle insanları hidayete erdirmeye harcamaktır. Fikrini eksen kılarak onu arı, duru, temiz ve net haliyle muhafaza etmeli, ondan olmayan bütün yabancı unsuru uzaklaştırmalıdır. Onun yabancı ithal fikirlerle karışmasına engel olmalı ve diğer iddia, tez ve teorilere karışmaması için çerçevesini çizmelidir. Çünkü fikrin temiz ve netliği cemaatın saf ve temiz olmasını sağlayacaktır. Saf ve temiz görüş de sahih bir istidlal metoduyla şer’i hükmü idrak etme neticesini verecektir. Böylece elde edilen şer’i hüküm İslâm akidesine dayalı olacaktır.

Fikir arılığını ve duruluğunu, netliğini ve saydamlığını kaybetti mi, rahmet ve hidayet olmaktan çıkar. Bizatihi iyilik olan öz varlığını kaybedip değiştirilmesi gereken vakıa karşısında sair fikirler gibi yıkık ve dökük olur. Vakıaya tesir etmesi gerekirken ondan etkilenir. Vakıayı istenilen şekle sokması gerekirken vakıa onu şekillendirir.

Fikir, sahiplenenler nezdinde nitelik kazandığı ölçüde pratik vakıaya indirgeme metodu da netlik kazanır. Gayenin açık seçik olması fikrin netliğinin göstergesidir. Gayeye ulaşmanın metodu, kendisi dışındaki şer’i hükümlerde olduğu gibi disipline edilmiş şer’i hükümlere sahip olmaktır.

İdeolojik/akidevi cemaat ya da parti, her hareketinde ve hareketsizliğinde muhakkak surette ideolojisine/ akidesine bağlı kalan cemaat ya da partidir. Çünkü ideolojik fikir, kendisine inananı veya davet edeni, akide tarafından kabullenilmesinin dışında kendisinden olmayan fikirleri almaktan men eder. Zira ideoloji, işlerin temelden ele alınması gerektiğinde başlanması gereken fikri temeldir. Kainat içinde insanın varlık nedeni meselesine net cevap verir. Bundan sonra ayrıntı niteliğinde bulunan bütün fikirler bu esas fikirden fışkırır. Hayatla ilgili mefhumlar, eşya ve amellerle alakalı değer hükümler, adı geçen esas fikrin cinsinden olmak durumundadır.

Şüphe yok ki İslâm'ın yapısı kelimenin tam manasıyla mükemmeldir. En küçük bir mevzuda dahi onda bir kusur ve eksiklik yoktur. Onda bulunan her rukün diğerleriyle tam bir insicam içerisindedir. Çünkü hayatın kanunlarına ve yaratılışın tabiatına tam tamına uyan sabit değişmez tek bir fikrî kaideden fışkırmıştır.

Binaenaleyh helâl ve haram İslâm’a inanan kişinin bütün amellerinin ve eşyaya bakışının tek ölçüsü olur. Yoksa fayda onun ölçüsü olamaz. Zira faydanın ölçü olması, Allah sübhanehu Teâla'nın yerine insanın şari, yani hüküm koyucu olması anlamına gelir. Kaldı ki Müslümanın saadeti zevk ve lezzetten mümkün olduğu kadar en büyük payı almak değil, Allah'ın rızasına nail olmaktadır. Onun hayatı her ölçüden bağımsız hürriyet fikrî üzerine kurulu değil, aksine onun hayatı Allah'ın emirlerine boyun eğmek olan Allah'a ibadet etmekten ibarettir. Zira esas ve temel fikrî kabul eden ondan doğan fikirleri de kabul eder. Öyleyse değişim isteyen kimse değişime temelden başlamalıdır. Bu bakımdan esas ve teferruat arasında bir insicam dikkati çeker. İşte cemaatın başlangıç noktasını oluşturacak ideolojik fikir ve ideolojik davet budur. Bu nedenle ne Müslümanların, ne sistemlerinin ne de cemaatlarının İslâm ile dışında olanları birbirine karıştırmaları asla kabul edilmez. Aynı şekilde, örf gibi İslâm dışı hukuk kaynakları yanında İslâm’ı da hukuk kaynağı haline getirmeleri veya İslâm’ın temel kaynak olarak alınması İslâm’dan uzak batı düşünceleri ile İslâmi düşüncelerin bir araya getirilmeleri gibi karışık bir durum kabul edilemez. Bu durum, ne Allah sübhanehu Teâla'nın ne de mü'min kullarının kabul edemeyeceği bir hezimettir.

Bunun içindir ki akidesini; yani "Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed Allah'ın Rasulü’dür." esası üzerine kuran İslâmi cemaatların, hayatla ilgili hükümleri doğudan veya batıdan alması helâl değildir. Her fikrin akideden çıkarılmasına dikkat etmeleri ve onu tafsili delilleriyle birlikte güvenilir şer’i kaynaklardan almaları vaciptir.

Bütün bunlar böyle iken nasıl olur da "Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun Rasulüdür" kelimesi ile, sosyalizmin akidesi olan "Allah yoktur ve hayat da maddeden ibarettir" sözü arasında bir ortak noktanın ve birlikteliğin bulunduğu iddia edilir. Ve yine nasıl olur da demokrasi, din ve hayatın arasını ayırma esası üzerine kurulu iken onun İslâm'dan olduğu iddia edilebilir. Ya da kavmiyetçilik ve vatancılık ırk esası üzerine kurulu iken ve İslâm onu rezil ve alçak bir fikir olarak ilan etmişken nasıl olur da İslâm'dan olduğu söylenebilir.

Diğer taraftan Lailahe illa Allah kelimesi, hüküm koyucunun yalnız Allah olduğunu ilan ederken bu kelime ile hüküm koymada başkalarını ortak kabul eden fikir arasında nasıl bir insicam ve uygunluk bulunabilir. Lailahe illa Allah kelimesi, alemlerin Rabbısına boyun eğme esası üzerine kaim iken nasıl olur da insanı her mevzuda kendisinin efendisi kabul eden hürriyet fikriyle birlikte arz edilir? Zira batı, heva ve heveslerine, arzularına ve maslahatlarına uygun düşmedikçe hiç bir ilaha boyun eğmez.

 

"Raşidi Hilafet" İslam Fikrine Dayalı Siyasi Dergi