En’am
153)
Ayrıca söz konusu
cemaat ve hiziplerin hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak net fikir,
hedefe ulaşma iradesi, siyasi bir kitlenin hazırlanması, ümmetin
yapılacak değişim doğrultusunda hazırlanması ve metot ile ilgili
şer’i hükümlere tamamen uyulması şeklinde sıralanabilecek
sıfatlara sahip olması gerekir.
Cemaat için fikir,
birinci derece önem arz etmesi lazımdır. Cemaat nazarında yönelmeleri
gereken tek hak fikir olmalıdır. Bu fikir, insanları aydınlatan
bir hidayet, Allah'tan kullarına gönderilmiş bir rahmet ve
beşeriyeti heva hevesin karanlığından aydınlığa çıkaran
nurdur. O, insanlığın hakiki maslahatıdır. Onların fıtratına
uygun, akıllarını ikna, kalplerini tatmin eden, hayatın huzuru ve
ümit kaynağıdır. Bu akidede öyle bir derinlik ve kuşatıcılık
vardır ki insanların yaşamakta oldukları hayatlarıyla ilintili
cevap isteyen bütün sorunlarını çözer. En sahih bir şekilde
hayatın öncesi ve sonrası ile bağlantılarını kurar. Ayrıca
yaratıcıyla olan bağını en güzel ve doğru bir şekilde kurarak
yaratıcıyla olan alakasını düzenler, onu nihai gayesine ulaştırarak
ebediyen onu mutlu kılar.
Hizip veya cemaat, akidesine bu
nitelikte iman e
den parti
veya cemaat, bu imana mukabil, akidesi hayata hakim olmadığında;
batının hayatı yönlendireceğine, münkerin hakkın yerini
alacağına, heva ve hevesin kendisine uyulan konuma geleceğine, zulmün
palazlanacağına ve karanlığın her tarafı saracağına da kesin
bir şekilde iman eder. Ayrıca sefil, yoksul ve dar geçimli bir
hayatın insanları canından bezdireceğine insanların nefislerinde
bir doyumun hasıl olacağına, fıtraten rahata kavuşamayacaklarına
ve aklı selimle hareket etmekten yoksun kalacaklarına da kesin
kanaat getirmiş olur.
Cemaata düşen ilk
etapta bütün gücünü en üst seviyede; cemaatın şekillenen ruhu
ve vücudunun yapı taşları mesabesinde olan fikirleriyle insanları
hidayete erdirmeye harcamaktır. Fikrini eksen kılarak onu arı, duru,
temiz ve net haliyle muhafaza etmeli, ondan olmayan bütün yabancı
unsuru uzaklaştırmalıdır. Onun yabancı ithal fikirlerle
karışmasına engel olmalı ve diğer iddia, tez ve teorilere
karışmaması için çerçevesini çizmelidir. Çünkü fikrin temiz
ve netliği cemaatın saf ve temiz olmasını sağlayacaktır. Saf ve
temiz görüş de sahih bir istidlal metoduyla şer’i hükmü idrak
etme neticesini verecektir. Böylece elde edilen şer’i hüküm İslâm
akidesine dayalı olacaktır.
Fikir arılığını ve
duruluğunu, netliğini ve saydamlığını kaybetti mi, rahmet ve
hidayet olmaktan çıkar. Bizatihi iyilik olan öz varlığını
kaybedip değiştirilmesi gereken vakıa karşısında sair fikirler
gibi yıkık ve dökük olur. Vakıaya tesir etmesi gerekirken ondan
etkilenir. Vakıayı istenilen şekle sokması gerekirken vakıa onu
şekillendirir.
Fikir, sahiplenenler
nezdinde nitelik kazandığı ölçüde pratik vakıaya indirgeme
metodu da netlik kazanır. Gayenin açık seçik olması fikrin
netliğinin göstergesidir. Gayeye ulaşmanın metodu, kendisi
dışındaki şer’i hükümlerde olduğu gibi disipline edilmiş
şer’i hükümlere sahip olmaktır.
İdeolojik/akidevi
cemaat ya da parti, her hareketinde ve hareketsizliğinde muhakkak
surette ideolojisine/ akidesine bağlı kalan cemaat ya da partidir.
Çünkü ideolojik fikir, kendisine inananı veya davet edeni, akide
tarafından kabullenilmesinin dışında kendisinden olmayan fikirleri
almaktan men eder. Zira ideoloji, işlerin temelden ele alınması
gerektiğinde başlanması gereken fikri temeldir. Kainat içinde
insanın varlık nedeni meselesine net cevap verir. Bundan sonra
ayrıntı niteliğinde bulunan bütün fikirler bu esas fikirden fışkırır.
Hayatla ilgili mefhumlar, eşya ve amellerle alakalı değer hükümler,
adı geçen esas fikrin cinsinden olmak durumundadır.
Şüphe yok ki İslâm'ın
yapısı kelimenin tam manasıyla mükemmeldir. En küçük bir
mevzuda dahi onda bir kusur ve eksiklik yoktur. Onda bulunan her
rukün diğerleriyle tam bir insicam içerisindedir. Çünkü hayatın
kanunlarına ve yaratılışın tabiatına tam tamına uyan sabit
değişmez tek bir fikrî kaideden fışkırmıştır.
Binaenaleyh helâl ve
haram İslâm’a inanan kişinin bütün amellerinin ve eşyaya
bakışının tek ölçüsü olur. Yoksa fayda onun ölçüsü olamaz.
Zira faydanın ölçü olması, Allah sübhanehu Teâla'nın yerine
insanın şari, yani hüküm koyucu olması anlamına gelir. Kaldı ki
Müslümanın saadeti zevk ve lezzetten mümkün olduğu kadar en büyük
payı almak değil, Allah'ın rızasına nail olmaktadır. Onun
hayatı her ölçüden bağımsız hürriyet fikrî üzerine kurulu değil,
aksine onun hayatı Allah'ın emirlerine boyun eğmek olan Allah'a
ibadet etmekten ibarettir. Zira esas ve temel fikrî kabul eden ondan
doğan fikirleri de kabul eder. Öyleyse değişim isteyen kimse
değişime temelden başlamalıdır. Bu bakımdan esas ve teferruat
arasında bir insicam dikkati çeker. İşte cemaatın başlangıç
noktasını oluşturacak ideolojik fikir ve ideolojik davet budur. Bu
nedenle ne Müslümanların, ne sistemlerinin ne de cemaatlarının
İslâm ile dışında olanları birbirine karıştırmaları asla
kabul edilmez. Aynı şekilde, örf gibi İslâm dışı hukuk
kaynakları yanında İslâm’ı da hukuk kaynağı haline
getirmeleri veya İslâm’ın temel kaynak olarak alınması İslâm’dan
uzak batı düşünceleri ile İslâmi düşüncelerin bir araya
getirilmeleri gibi karışık bir durum kabul edilemez. Bu durum, ne
Allah sübhanehu Teâla'nın ne de mü'min kullarının kabul
edemeyeceği bir hezimettir.
Bunun içindir ki akidesini;
yani
"Allah'tan
başka ilah yoktur. Muhammed Allah'ın Rasulü’dür."
esası üzerine kuran İslâmi cemaatların, hayatla ilgili hükümleri
doğudan veya batıdan alması helâl değildir. Her fikrin akideden
çıkarılmasına dikkat etmeleri ve onu tafsili delilleriyle birlikte
güvenilir şer’i kaynaklardan almaları vaciptir.
Bütün bunlar
böyle iken nasıl olur da "Allah'tan başka ilah yoktur,
Muhammed O'nun Rasulüdür" kelimesi ile, sosyalizmin akidesi
olan "Allah yoktur ve hayat da maddeden ibarettir" sözü
arasında bir ortak noktanın ve birlikteliğin bulunduğu iddia
edilir. Ve yine nasıl olur da demokrasi, din ve hayatın arasını
ayırma esası üzerine kurulu iken onun İslâm'dan olduğu iddia
edilebilir. Ya da kavmiyetçilik ve vatancılık ırk esası üzerine
kurulu iken ve İslâm onu rezil ve alçak bir fikir olarak ilan etmişken
nasıl olur da İslâm'dan olduğu söylenebilir.
Diğer taraftan Lailahe
illa Allah kelimesi, hüküm koyucunun yalnız Allah olduğunu ilan
ederken bu kelime ile hüküm koymada başkalarını ortak kabul eden
fikir arasında nasıl bir insicam ve uygunluk bulunabilir. Lailahe
illa Allah kelimesi, alemlerin Rabbısına boyun eğme esası üzerine
kaim iken nasıl olur da insanı her mevzuda kendisinin efendisi kabul
eden hürriyet fikriyle birlikte arz edilir? Zira batı, heva ve
heveslerine, arzularına ve maslahatlarına uygun düşmedikçe hiç
bir ilaha boyun eğmez.