Raşidi Hilafet ....Yıl 12...Sayı 125  Sefer 1421...Mayıs 2000   

 

İSLÂMÎ ÇALIŞMA PARÇA PARÇA HALİNDE Mİ YOKSA DENGELİ VE BİR BÜTÜN OLARAK MI OLACAK?

Ahmed El-Mahmud

Müslümanlardan bazıları İslâmi çalışmanın bir bütünlük ve denge içinde yürütülmesi, tezini savunuyorken, buna karşılık bazıları da İslâmi çalışmanın cüzler ve parçalar halinde kısım kısım yürütülmesi tezini savunuyorlar. Her biri kendi tezinde direnmektedir.

Bir bütün olmasını isteyenler bu bütünlükle diğer yönler ve cüzler terk edilerek çalışmanın sadece bir yöne veya İslâm'ın bir cüzüne hasredilmesinin caiz olmadığını kastetmektedirler. Zira İslâm sisteminin özelliklerinden biri de onun ibadet, iktisat, ictimai, siyasi, askeri nizama sahip olmasıdır. Ayrıca nübüvvet döneminde İslâmi çalışma mütekâmilen tam bir bütünlük içinde yürüdü. İşleri farklı yönleriyle tek başına Rasul (sav) güdüyor ve takip ediyordu. Terbiye etme noktasında bir mürebbi, eğitim noktasında bir öğretmen, cihad noktasında bir komutan plan ve strateji noktasında bir uygulayıcı idi. Bütün işler bu minval üzere yürüdü. Demek ki İslâmi çalışma hangi yerde ve zamanda olursa olsun Rasul (sav)'in izinde yürütülecektir. Şu veya bu metotla yürütme serbestiyeti yoktur.

Buna karşılık İslâmi çalışmanın İslâm'ın bazı kısımlarıyla alakalı olması, İslâmi çalışmanın bazı cüzlere hasredilmesi ve onlara bağlanması ve onun dışına çıkmaması, çalışmasının hasredildiği cüze inanılması ve itibar edilmesi ve onun dışında kalan kısımların terk edilmesi manasına gelmektedir. Ayrıca İslâm'ın bir cüzü ile uğraşmak müteaddit gruplara ve gücün dağıtılmış olmasına sebep olacaktır. Kaldı ki Kur'an İsrail oğullarının kitaplarının bir kısmını alıp bir kısmını almamalarını tenkit etmiş, kötü göstermiştir.

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz. Sizden bunu yapanın cezası dünya hayatında hüsrandır. Kıyamet gününde azabın en şiddetlisine döndürülecektir.” (Bakara 85)

Ardından cahiliyeye topyekün meydan okuyarak İslâmi çalışmada tekamülün olmasını emretmektedir.

Bir bütünlük ve denge içerisinde çalışan Müslümanlar, İslâm'ın her yönüne tam bir önem verilerek, her yön ne kadar ve nasıl uğraşılmaya değerse o kadar uğraşmak gerektiğini savunuyorlar. Böyle yapılmadığı takdirde karışıklığa meydan verilmiş olur. Kaldı ki dengeli ve ölçülü olmanın bir gereği olarak mantıki verilere itibar etmektir.

Sözün özü bir bütünlük içinde çalışmakla İslâm'ın bir bütün olarak ele alınması kastedilmektedir. İslâmi çalışma içinde olan cemaatın kuşatıcı bir tez ile çalışmayı sınıflandırması gerekir. Şüphesiz denge, her üniteye taşıdığı değer düzeyinde önem vermeyi gerektirmektedir. Taşıdığı değerden az veya çok önemseyip öylece mesai harcanırsa neticede karışıklığa ve kargaşaya meydan verilmiş olur ve neticesiz kalır.

Gerçek şu ki tekamül ve ölçü kanunları eşyanın ve fiillerin tabiatına hükmeden kanunlardır. Onları Müslüman olan da olmayan da kavrayabilir. İnsanlar hayatlarında onların varlıklarını ve gerçekleştirmek istedikleri şeylere olan etkilerini hissederler ve onları dikkate alarak davranışta bulunurlar.

Ancak, eşyanın tekamülünün ve dengesinin sağlanması üzerindeki hüküm fiillerin aksine akla dayanmaktadır. Zira fiiller hakkında verilecek hüküm şeriata dayanmaktadır.

Beşer aklı, eşyanın vakıasını ve eşyayı oluşturan unsurları kavrayabilir. Bu alan, işin erbabı olan kişilerin alanı olup Rasulullah (sav)'in söylediği şu hadisin kapsamına giren hususlardandır:

“Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz.”

Çiftçi, doktor, mühendis, makinist gibi sahasında mütehassıs olan herkes ilgili olduğu işin uzmanıdır. Yaptığı işi ve kanunlarını bilir. Çalışmalarında bildiği bu kanunlara riayet eder.

Fakat fiillere gelince, durum değişir. Onların sınırlandırılması Allahu Teâla'ya aittir. Bu sahaya da Rasul (sav)'in;

Bizim işimize uymayan her iş reddedilir.” tarzındaki sözü tatbik edilir. Diğer bir ifade ile şu şer’i kaide bu sahaya tatbik edilir:

“Fiillerde asıl olan şer’i hükümle kayıtlı olmaktır.”

Çünkü fiillere verilen hüküm o fiilin iyiliği veya kötülüğünü niteleyecektir. Bu da insanların o fiili nasıl gördüklerine bağlıdır. Yoksa fiilin zatından dolayı değildir. Öyle ise Müslüman olan kişi inandığı fikirler çerçevesinde fiillerin kıymet derecelerini takdir edecektir. Ayrıca fiil dediğimiz şey Allah (cc)'ın emirlerine ve yasaklarına göre güzeldir veya çirkindir. İşte şu şer’i kaide de böyledir:

“Güzel, şeriatın güzel kıldığıdır, çirkin de şeriatın çirkin kıldığıdır.”

Binaenaleyh Müslüman, eşyalarda dengeyi ve tekamülü gerçekleştirmek istediği zaman diğer insanlar gibi aklını kullanır. Ancak bu dengeyi ve tekamülü fiillerde sağlamak istediği zaman şer'î hükümlere göre hareket etmesi gerekir.

Diğer taraftan denge ve tekamül yasaları, şeriatça istenen fiilin hacmini aşmaz. Fakat bu durum aşağıdaki açıklamaları gerektirmektedir:

İslâm mütekâmildir. Kemale ermiştir. Bütün Müslümanlar İslâm'ın bütününü ikame edeceklerdir. Bütün Müslümanlardan maksat da bütün bir Müslüman ümmettir.

İslâm ümmetinin bünyesinde fertler, cemaatlar ve halife vardır.

Şeriat bunların her biri ile ilgili hükümler koymuştur.

Buna göre her Müslüman fert fert olması dolayısıyla şeriatın kendisinden istediği şeyi ikame eder. Müslüman cemaat da cemaat olması dolayısıyla şeriatın kendisinden istediğini ikame eder. Halife, halife olması dolayısıyla şeriatın kendisinden istediğini yerine getirir.

Müslümanlar birer fert olarak, halife de halife olarak şeriatın kendilerinden istediklerini tam olarak yerine getirdiklerinde yapılması gereken iş tam kapsamlı bir tarzda yerine getirilmiş olur. Fert, cemaat veya halife dediğimizin her biri kendisinden isteneni yerine getirmekte kusur gösterirse, yapılması şeriatça istenen iş o nispette eksik bırakılmış olur ve günah kazanılmış olur.

Gerçek şu ki İslâm, kemale ermiş bir dindir. Onun kemaliyeti, halifenin mevcudiyeti olmaksızın tam anlamıyla hayata aksetmez. Çünkü dinin bir çok hükmünün varlığı halifenin varlığına bağlıdır. Aslında halifenin mevcudiyeti şer’i bir farziyettir. Onu var kılmak için çalışmak da şer’i bir farziyettir. Netice olarak onu var kılmak için çalışacak bir cemaatın mevcudiyeti de şer’i bir farziyet olmaktadır. Öyle ise cemaat, Raşid Hilâfet Devleti metoduyla dini uygulamak için şeriatın kendisinden istediği her ameli yerine getirmek zorundadır. Bu farziyet ise; "İslâmi hayatı yeniden başlatmak için çalışma" farziyetidir. Şeriatın bir bütün olarak cemaattan istediği şey de budur. Cemaattan istenen cemaatın takat getiremediği ve şeriatın da ona bağlı kılmadığı şeyler değildir. Üstelik cemaat, halifenin yapması gereken şeyleri yapamaz. Bilakis o halifeyi var kılmak için çalışır. Zira şeriat cemaattan bunu istemektedir. Bu konuda Rasul (sav) şöyle buyuruyor:

“İnsanlar üzerine atanan emir çobandır ve güttüğünden sorumludur.”

“...Şüphesiz Allah kim neyi güdüyorsa ondan onu soracaktır.”

İslâm'a mütekâmilen iman eden Müslüman bir ferdin durumuna şöyle bir göz attığımızda ilk etapta ondan istenenin icmali bir iman olduğunu görürüz. Fakat şeriat tarafından kendisinden istenen ve lazım olun hususların tafsilatını bilmesi gereklidir. Ayrıca beraber çalıştığı cemaattan biri olmakla şeriatın kendisinden ne istediğini de bilmelidir. İlgili olduğu bu iki amel türünden hangisinde kusur ederse Allah'ın onu hesaba çekeceğini de bilmelidir. Halifenin durumu da tıpkı böyledir. O ilkin bir fert olarak şeriatın kendisinden istediği şeyleri ikame eder. Namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, zekat verir, ebeveynine iyilikte bulunur. Ayrıca şeriat onu da her fert gibi zinadan, faizden, yalan ve hileden men etmiştir. O bunlardan sakınır. Bütün bunlarla beraber o bir halifedir. Halife olarak şeriat ondan bir takım şeyler talep etmektedir. O kanun yapar yani hüküm benimser veya cihad eder. Cihadı ilan eder. Müslümanların yuvasını, yurdunu korur. Allah'ın indirdikleri ile hükmeder. Allah'ın hadlerini uygular. Bütün bunlar şeriatın halifeden istediği farzlardır. O bunların hangisinde kusur ederse Allah onun hesabını sorar.

İşte bu anlatılan durum şer’i hükümlerin indiği vakıaları göstermektedir. Bunun içindir ki İslâmi çalışma için teşekkül eden cemaatın, şeriatın kendisinden istediği ve istemediği şeyin ne olduğunu açık seçik bilecek durumda olmalıdır. Şeriatın halifeden istediği şeyleri kendisinden isteniyormuş gibi görmemelidir. Bir cemaat olarak kendi mevcudiyetinin vakıasını belirlerse, kendisinden istenenin hacmini de belirleme gücüne malik olur. Netice de bir bütün olarak İslâm'ın ikamesi istenmektedir. İşte bu, İslâmi çalışmanın bir bütünlük ve kuşatıcılık karakteriyle yürütülmesinin ifadesidir.

Cemaat, kendisinden isteneni sınırlandırdıktan sonra kendisinden istenenlerin bir kısmını yapıp bir kısmını yapmazsa veya kendisini aşan yönlere yönelirse ya da işlerin öncelik olanlarına riayet etmezse hata etmiş ve kendisinden istenen dengeyi kaybetmiş olur. Bu durumdaki cemaata hangi amelin daha öncelikli olduğunun akıl tarafından değil şeriat tarafından belirlendiğinin hatırlatılması gerekir. Zira cemaatın görevi siyasi çalışma yapmaktır. İslâm’ı ümmete tatbik etme esası üzerine kurulmuştur. Davette İslâm akidesini merkez olarak seçmiştir. Çünkü İslâm akidesi her şer’i ahkamın bağlandığı temeldir. İslâm devletini kurmaya çalışmak bu akideden çıkan bir çok şer’i hükmü içine alan bir iştir. Bu nedenle bu farz, "farzların tacı" olarak isimlendirilmiştir.

Binaenaleyh cemaat, dengeyi bu bakış açısının dışında gerçekleştirmeye çalışıyorsa, Allah'ın kendisini sorumlu kılmadığı bir alanda çabasını harcıyor demektir. Böyle bir durumda cemaat sayısının çokluğundan şikayet edeceği gibi, eksiklikten ve karışıklıktan da şikayet edecektir. Neticede her halinden şikayet eden ve acı içinde ağlayıp sızlanıp duran bir cemaata dönüşür. Yolunu kaybeder. Zira o hidayetine vesile olan şeyi kaybetmiş olacaktır.

Diğer taraftan bünyesinde ibadetle, iktisat, sosyal ilişkilerle, siyasi ve askeri konularla ilgili sistemi barındırması İslâmi metodun özelliklerindendir. Bu nedenle cemaatın bütün bunlarla ilgili durumu nedir? Ne olacaktır?

Cemaatın varlık sebebi, Allah'ın hükmünü hakim kılmaktır. Allah'ın hükmü hakim olunca İslâmiyetin muhtelif nizamları da ikame edilmiş olur.

İktisadi nizamın bünyesinde araziyle, mülklerle, fabrikalarla, harici ve dahili ticaretle ilgili şer’i hükümler mevcuttur. Ne var ki bu ve benzeri bütün şer’i hükümleri şeriat, halifenin mevcudiyetine bağlamıştır. Bunların çekip çevrilmesi işi cemaatın değil halifenin görevidir.

Siyasi sistemde devlet; şari‘in belirlediği temel unsurlar üzerine kurulur. Bu sistem; halifeden ve iki yardımcısından, valilerden, kadılardan, idari mekanizmadan ve ümmet meclisinden müteşekkildir. Ayrıca halifenin ve yardımcılarının ve valilerin yetkileri vardır. Ordunun da önemli bir konumu, idari mekanizmanın da kendine göre işleri vardır. Cemaat bütün bunların neresinde yer alır?

Hatta İslâm ordusu varlık gayesini gerçekleştirmek için hazırlanır. Bu gaye, İslâm'ın bütün dünyaya egemen kılınmasıdır. Gayenin gerçekleştirilebilmesi için, ordunun dünya düzeyinde donatılması gereklidir. Sadece müslümanın makineli tüfeği nasıl kullanacağı veya sökeceğini, topu nasıl ateşleyeceğini öğrenmesi gibi hareket bazında konuların bilinmesi yeterli değildir. Zira fertlerin sahip olabileceği türden silahlar olduğu gibi yalnızca devletlerin sahip olabileceği türden silahlar da vardır. Bunlar ise (Top, tank, uçak, nükleer v.b.) dünya düzeyinde uzmanlık eğitimini gerektirir. Bu konu ile ilgili laboratuarların, silah fabrikalarının, havaalanlarının inşasını ve eğitim alanlarına sahip olmayı gerektirir. Bütün bunlar karşısında cemaatın konumu nedir? Rasul (sav) sahabesini hazırlayıp yetiştirdiğinde bütün bu yukarıda saydıklarımızla alakasız bir cemaat sorumlusu boyutunda değildi. Fakat o, bir devlete hükmeden bir yönetici boyutunda bunlarla ilgili ve alakadar idi. Bu bağlamda Rasul (sav)'in bu tutumu örnek alınması gerekmektedir. Bu bakış açısından sapılması doğru değildir.

Diğer taraftan cemaata düşen yukarıda sıraladığımız bir devlet için gerekli olan şeyleri hazırlamak değildir. Bilakis ona düşen bunları gerçekleştirecek halifeyi var kılmaktır. Zira cemaat bundan sorumludur. Şayet cemaat halifeyi var kılmak olan esas vazifesini ihmal edip halifenin yapması gereken işlere yönelirse, onlarla uğraşırsa şeriatı tahrif etmiş olur.

Kaldı ki cemaata düşen, Allah kendilerini muvaffak kıldığında insanlara hükmedecek nizamları fikrî planda oluşturmaktır. Cemaat İslâm nizamını, şemasını ve benimsediği kanunları ortaya koyar. Böylece insanlara İslâm hükümlerinin görüntüsünü genel manada gösterir ki insanlar bu nizamın onların her türlü sorunlarını çözmeye muktedir olduğuna ve bu nizamlar kendilerine tatbik edildiğinde Allah'a topyekün ubudiyet içerisinde bütün bir ümmetin şeriatın gölgesinde Allah'ın sonsuz nimetlerine hem dünyada hem de Ahirette kavuşacaklarına tam tamına inansınlar.

İslâmiyetin bir cüzü ile uğraşılmasını isteyen ve bunu savunanlara gelince, bunlar ya hayr cemaatlarıdır ya vaaz ve irşad cemaatlarıdır ya da Kur'an okumayı öğreten cemaatlar gibi bir şer’i hükmü ikame etmek üzere teşekkül eden cemaatlardır. Bu cemaatların üyeleri sadece tek bir şer’i hükmü ikame etmek üzere bir araya geldikleri sürece bir şey ifade etmezler. Fakat bu tip cemaatlar yaptıkları bu çalışmayla bütün dini ikame edeceklerini iddia ediyorlarsa o zaman biz de diyoruz ki, onlar resmen belli başlı İslâmi metodun dışına çıkıyorlar. Buna bağlı olarak cüzi olarak yaptıkları bir takım davranışları da bir mana ifade etmez.

Fakat bir cemaat ortaya çıkıp halifenin yapması gereken işlere yönelmeden ve kendini tek İslâmi cemaat olarak değil bilakis İslâm ümmetinden bir İslâmi cemaat olarak görürse, Allah'ın hükmüyle hükmederek İslâmi hayatı yeniden başlatma hedefini kendine hedef edinirse ve onu hedefine ulaştıracak gerekli bütün işlerle ilgili şer’i hükümleri oluşturursa, İslâm akidesini sahih bir kavrayışla mefhumlaştırıp onunla ilgili fikirleri ortaya koyarsa ve gençlerini bu oluşturduğu sahih fikir ve şer’i hükümlerle güzel bir şekilde yetiştirip hazırlarsa ve onu hedefine götürecek sahih ilahi metodu ortaya koyarsa, ayrıca Allah onu muvaffak kıldığında insanlara uygulayacağı şer’i hüküm ve kanunları benimseyip gösterirse bu cemaat, tekrar Allah'ın indirdiğiyle hükmetmek için gerekli olan hazırlıklarını tamamlamış olur. Bunun için çalışan gerçek manada bir cemaat olur. Hatta bu cemaat Müslümanların arasında dolaşıp duran düşük, ve batıl fikirleri etüt ederek içyüzlerini ümmete göstermeli, bozulmuş İslâm mefhumlarını düzeltmeli, kendisiyle beraber çalışan fertlere İslâm'ın fertten yerine getirmesini istediği şeyleri istemeli ki fertler birer sağlam Müslüman olsunlar. Bunlar akide, ibadet, muamelat veya ahlâk bazında olabilirler. Bu fertler güç ve gayretlerini, başta halife olduğu halde bütün sosyal münasebetlerin İslâm'a göre düzenlendiği bir toplumu meydana getirmek için sarf etmelidirler. Bu gençler yöneticilerin hareketlerini çok dikkatli izleyerek müslümanlara yönelik planlarını keşfederek buna mukabil müslümanları bu plandan nasıl emin kılacaklarının hesabını yaparlar. Şer'i hükümler çerçevesinde çözümler gösterirler. Ayrıca müslümanlara karşı hak ve Hukuk tanımayan bu tağutlardan bizzat yönetimi almak için çalışırlar. İşte bütün bu özelliklere sahip olan cemaat yukarıda dediğimiz gibi Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyi tekrar gerçekleştirmek için her hazırlığı yapmış olacaktır. Dört başı mamur meşru siyasi bir hizip olacaktır.

Gerçek şu ki, bu evsaftaki bir cemaatın kültürü bol, hareket alanı geniş neticede kendisinden şeriatça istenen her şeyi çoğunlukla yapmaya muktedir olacaktır. Bunları bu denge içinde yaparken teorik bir cemaata veya ahlakla uğraşan ya da iktisadi bir müessese olmaya dönüşmeden yoluna devam edecektir. Öyle ki bu cemaat siyasi olan tezini ve onu gerçekleştirmek için yine siyasi olan çalışmasını muhafaza ederek onda ısrar eder ve onu devam ettirir. Zira onun fikirleri halkın işlerini düzenleyen ve maslahatlarını celbeden fikirler olarak bina edilmiştir.

Binaenaleyh İslâm'ın sadece cüzüyle ilgili çalışmayı savunanların tezleri biraz önce ortaya koyduğumuz üzere kabule değer değildir. Bunun gibi kendisinden isteneni yerine getirmeye muktedir olacak olan kuşatıcı özellikteki cemaatın yapacağı kabule şayandır. Aynı şekilde şeriatın cemaattan istemediği şeylere yönelmek de kabul edilmez bir hatadır.

 

"Raşidi Hilafet" İslam Fikrine Dayalı Siyasi Dergi