Ardından cahiliyeye
topyekün meydan okuyarak İslâmi çalışmada tekamülün olmasını
emretmektedir.
Bir bütünlük ve
denge içerisinde çalışan Müslümanlar, İslâm'ın her yönüne
tam bir önem verilerek, her yön ne kadar ve nasıl uğraşılmaya
değerse o kadar uğraşmak gerektiğini savunuyorlar. Böyle yapılmadığı
takdirde karışıklığa meydan verilmiş olur. Kaldı ki dengeli ve
ölçülü olmanın bir gereği olarak mantıki verilere itibar
etmektir.
Sözün özü bir
bütünlük içinde çalışmakla İslâm'ın bir bütün olarak ele
alınması kastedilmektedir. İslâmi çalışma içinde olan cemaatın
kuşatıcı bir tez ile çalışmayı sınıflandırması gerekir. Şüphesiz
denge, her üniteye taşıdığı değer düzeyinde önem vermeyi
gerektirmektedir. Taşıdığı değerden az veya çok önemseyip
öylece mesai harcanırsa neticede karışıklığa ve kargaşaya
meydan verilmiş olur ve neticesiz kalır.
Gerçek şu ki tekamül
ve ölçü kanunları eşyanın ve fiillerin tabiatına hükmeden
kanunlardır. Onları Müslüman olan da olmayan da kavrayabilir.
İnsanlar hayatlarında onların varlıklarını ve gerçekleştirmek
istedikleri şeylere olan etkilerini hissederler ve onları dikkate
alarak davranışta bulunurlar.
Ancak, eşyanın tekamülünün
ve dengesinin sağlanması üzerindeki hüküm fiillerin aksine akla
dayanmaktadır. Zira fiiller hakkında verilecek hüküm şeriata
dayanmaktadır.
Beşer aklı, eşyanın
vakıasını ve eşyayı oluşturan unsurları kavrayabilir. Bu alan,
işin erbabı olan kişilerin alanı olup Rasulullah (sav)'in söylediği
şu hadisin kapsamına giren hususlardandır:
“Siz dünya işlerinizi
daha iyi bilirsiniz.”
Çiftçi,
doktor, mühendis, makinist gibi sahasında mütehassıs olan herkes
ilgili olduğu işin uzmanıdır. Yaptığı işi ve kanunlarını
bilir. Çalışmalarında bildiği bu kanunlara riayet eder.
Fakat fiillere
gelince, durum değişir. Onların sınırlandırılması Allahu
Teâla'ya aittir. Bu sahaya da Rasul (sav)'in;
“Bizim
işimize uymayan her iş reddedilir.” tarzındaki
sözü tatbik edilir. Diğer bir ifade ile şu şer’i kaide bu
sahaya tatbik edilir:
“Fiillerde asıl olan
şer’i hükümle kayıtlı olmaktır.”
Çünkü fiillere
verilen hüküm o fiilin iyiliği veya kötülüğünü niteleyecektir.
Bu da insanların o fiili nasıl gördüklerine bağlıdır. Yoksa
fiilin zatından dolayı değildir. Öyle ise Müslüman olan kişi
inandığı fikirler çerçevesinde fiillerin kıymet derecelerini
takdir edecektir. Ayrıca fiil dediğimiz şey Allah (cc)'ın
emirlerine ve yasaklarına göre güzeldir veya çirkindir. İşte şu
şer’i kaide de böyledir:
“Güzel, şeriatın güzel
kıldığıdır, çirkin de şeriatın çirkin kıldığıdır.”
Binaenaleyh Müslüman,
eşyalarda dengeyi ve tekamülü gerçekleştirmek istediği zaman
diğer insanlar gibi aklını kullanır. Ancak bu dengeyi ve tekamülü
fiillerde sağlamak istediği zaman şer'î hükümlere göre hareket
etmesi gerekir.
Diğer taraftan denge
ve tekamül yasaları, şeriatça istenen fiilin hacmini aşmaz. Fakat
bu durum aşağıdaki açıklamaları gerektirmektedir:
İslâm mütekâmildir.
Kemale ermiştir. Bütün Müslümanlar İslâm'ın bütününü ikame
edeceklerdir. Bütün Müslümanlardan maksat da bütün bir
Müslüman ümmettir.
İslâm ümmetinin
bünyesinde fertler, cemaatlar ve halife vardır.
Şeriat bunların her
biri ile ilgili hükümler koymuştur.
Buna göre her
Müslüman fert fert olması dolayısıyla şeriatın kendisinden
istediği şeyi ikame eder. Müslüman cemaat da cemaat olması
dolayısıyla şeriatın kendisinden istediğini ikame eder. Halife,
halife olması dolayısıyla şeriatın kendisinden istediğini yerine
getirir.
Müslümanlar birer
fert olarak, halife de halife olarak şeriatın kendilerinden
istediklerini tam olarak yerine getirdiklerinde yapılması gereken
iş tam kapsamlı bir tarzda yerine getirilmiş olur. Fert, cemaat
veya halife dediğimizin her biri kendisinden isteneni yerine
getirmekte kusur gösterirse, yapılması şeriatça istenen iş o
nispette eksik bırakılmış olur ve günah kazanılmış olur.
Gerçek şu ki
İslâm, kemale ermiş bir dindir. Onun kemaliyeti, halifenin
mevcudiyeti olmaksızın tam anlamıyla hayata aksetmez. Çünkü
dinin bir çok hükmünün varlığı halifenin varlığına
bağlıdır. Aslında halifenin mevcudiyeti şer’i bir farziyettir.
Onu var kılmak için çalışmak da şer’i bir farziyettir. Netice
olarak onu var kılmak için çalışacak bir cemaatın mevcudiyeti de
şer’i bir farziyet olmaktadır. Öyle ise cemaat, Raşid Hilâfet
Devleti metoduyla dini uygulamak için şeriatın kendisinden
istediği her ameli yerine getirmek zorundadır. Bu farziyet ise; "İslâmi
hayatı yeniden başlatmak için çalışma"
farziyetidir. Şeriatın bir bütün olarak cemaattan istediği şey
de budur. Cemaattan istenen cemaatın takat getiremediği ve
şeriatın da ona bağlı kılmadığı şeyler değildir. Üstelik
cemaat, halifenin yapması gereken şeyleri yapamaz. Bilakis o
halifeyi var kılmak için çalışır. Zira şeriat cemaattan bunu
istemektedir. Bu konuda Rasul (sav) şöyle buyuruyor:
“İnsanlar üzerine
atanan emir çobandır ve güttüğünden sorumludur.”
“...Şüphesiz Allah
kim neyi güdüyorsa ondan onu soracaktır.”
İslâm'a mütekâmilen
iman eden Müslüman bir ferdin durumuna şöyle bir göz attığımızda
ilk etapta ondan istenenin icmali bir iman olduğunu görürüz. Fakat
şeriat tarafından kendisinden istenen ve lazım olun hususların
tafsilatını bilmesi gereklidir. Ayrıca beraber çalıştığı
cemaattan biri olmakla şeriatın kendisinden ne istediğini de
bilmelidir. İlgili olduğu bu iki amel türünden hangisinde kusur
ederse Allah'ın onu hesaba çekeceğini de bilmelidir. Halifenin
durumu da tıpkı böyledir. O ilkin bir fert olarak şeriatın
kendisinden istediği şeyleri ikame eder. Namaz kılar, oruç tutar,
hacca gider, zekat verir, ebeveynine iyilikte bulunur. Ayrıca şeriat
onu da her fert gibi zinadan, faizden, yalan ve hileden men etmiştir.
O bunlardan sakınır. Bütün bunlarla beraber o bir halifedir.
Halife olarak şeriat ondan bir takım şeyler talep etmektedir. O
kanun yapar yani hüküm benimser veya cihad eder. Cihadı ilan eder.
Müslümanların yuvasını, yurdunu korur. Allah'ın indirdikleri ile
hükmeder. Allah'ın hadlerini uygular. Bütün bunlar şeriatın
halifeden istediği farzlardır. O bunların hangisinde kusur ederse
Allah onun hesabını sorar.
İşte bu anlatılan
durum şer’i hükümlerin indiği vakıaları göstermektedir. Bunun
içindir ki İslâmi çalışma için teşekkül eden cemaatın,
şeriatın kendisinden istediği ve istemediği şeyin ne olduğunu açık
seçik bilecek durumda olmalıdır. Şeriatın halifeden istediği
şeyleri kendisinden isteniyormuş gibi görmemelidir. Bir cemaat
olarak kendi mevcudiyetinin vakıasını belirlerse, kendisinden
istenenin hacmini de belirleme gücüne malik olur. Netice de bir
bütün olarak İslâm'ın ikamesi istenmektedir. İşte bu, İslâmi
çalışmanın bir bütünlük ve kuşatıcılık karakteriyle yürütülmesinin
ifadesidir.
Cemaat, kendisinden istene
ni
sınırlandırdıktan sonra kendisinden istenenlerin bir kısmını
yapıp bir kısmını yapmazsa veya kendisini aşan yönlere
yönelirse ya da işlerin öncelik olanlarına riayet etmezse hata
etmiş ve kendisinden istenen dengeyi kaybetmiş olur. Bu durumdaki
cemaata hangi amelin daha öncelikli olduğunun akıl tarafından
değil şeriat tarafından belirlendiğinin hatırlatılması gerekir.
Zira cemaatın görevi siyasi çalışma yapmaktır. İslâm’ı
ümmete tatbik etme esası üzerine kurulmuştur. Davette İslâm
akidesini merkez olarak seçmiştir. Çünkü İslâm akidesi her şer’i
ahkamın bağlandığı temeldir. İslâm devletini kurmaya çalışmak
bu akideden çıkan bir çok şer’i hükmü içine alan bir iştir.
Bu nedenle bu farz, "farzların tacı" olarak
isimlendirilmiştir.
Binaenaleyh cemaat, denge
yi
bu bakış açısının dışında gerçekleştirmeye çalışıyorsa,
Allah'ın kendisini sorumlu kılmadığı bir alanda çabasını
harcıyor demektir. Böyle bir durumda cemaat sayısının çokluğundan
şikayet edeceği gibi, eksiklikten ve karışıklıktan da şikayet
edecektir. Neticede her halinden şikayet eden ve acı içinde ağlayıp
sızlanıp duran bir cemaata dönüşür. Yolunu kaybeder. Zira o
hidayetine vesile olan şeyi kaybetmiş olacaktır.
Diğer taraftan bünyesinde
ibadetle, iktisat, sosyal ilişkilerle, siyasi ve askeri konularla
ilgili sistemi barındırması İslâmi metodun özelliklerindendir.
Bu nedenle cemaatın bütün bunlarla ilgili durumu nedir? Ne olacaktır?
Cemaatın varlık
sebebi, Allah'ın hükmünü hakim kılmaktır. Allah'ın hükmü
hakim olunca İslâmiyetin muhtelif nizamları da ikame edilmiş olur.
İktisadi nizamın bünyesinde
araziyle, mülklerle, fabrikalarla, harici ve dahili ticaretle ilgili
şer’i hükümler mevcuttur. Ne var ki bu ve benzeri bütün şer’i
hükümleri şeriat, halifenin mevcudiyetine bağlamıştır.
Bunların çekip çevrilmesi işi cemaatın değil halifenin görevidir.
Siyasi sistemde devlet;
şari‘in belirlediği temel unsurlar üzerine kurulur. Bu sistem;
halifeden ve iki yardımcısından, valilerden, kadılardan, idari
mekanizmadan ve ümmet meclisinden müteşekkildir. Ayrıca halifenin
ve yardımcılarının ve valilerin yetkileri vardır. Ordunun da
önemli bir konumu, idari mekanizmanın da kendine göre işleri
vardır. Cemaat bütün bunların neresinde yer alır?
Hatta İslâm ordusu
varlık gayesini gerçekleştirmek için hazırlanır. Bu gaye, İslâm'ın
bütün dünyaya egemen kılınmasıdır. Gayenin gerçekleştirilebilmesi
için, ordunun dünya düzeyinde donatılması gereklidir. Sadece müslümanın
makineli tüfeği nasıl kullanacağı veya sökeceğini, topu nasıl
ateşleyeceğini öğrenmesi gibi hareket bazında konuların
bilinmesi yeterli değildir. Zira fertlerin sahip olabileceği türden
silahlar olduğu gibi yalnızca devletlerin sahip olabileceği türden
silahlar da vardır. Bunlar ise (Top, tank, uçak, nükleer v.b.)
dünya düzeyinde uzmanlık eğitimini gerektirir. Bu konu ile ilgili
laboratuarların, silah fabrikalarının, havaalanlarının
inşasını ve eğitim alanlarına sahip olmayı gerektirir. Bütün
bunlar karşısında cemaatın konumu nedir? Rasul (sav) sahabesini
hazırlayıp yetiştirdiğinde bütün bu yukarıda saydıklarımızla
alakasız bir cemaat sorumlusu boyutunda değildi. Fakat o, bir
devlete hükmeden bir yönetici boyutunda bunlarla ilgili ve alakadar
idi. Bu bağlamda Rasul (sav)'in bu tutumu örnek alınması
gerekmektedir. Bu bakış açısından sapılması doğru değildir.
Diğer taraftan cemaata
düşen yukarıda sıraladığımız bir devlet için gerekli olan
şeyleri hazırlamak değildir. Bilakis ona düşen bunları gerçekleştirecek
halifeyi var kılmaktır. Zira cemaat bundan sorumludur. Şayet cemaat
halifeyi var kılmak olan esas vazifesini ihmal edip halifenin
yapması gereken işlere yönelirse, onlarla uğraşırsa şeriatı
tahrif etmiş olur.
Kaldı ki cemaata düşen,
Allah kendilerini muvaffak kıldığında insanlara hükmedecek
nizamları fikrî planda oluşturmaktır. Cemaat İslâm nizamını,
şemasını ve benimsediği kanunları ortaya koyar. Böylece
insanlara İslâm hükümlerinin görüntüsünü genel manada
gösterir ki insanlar bu nizamın onların her türlü sorunlarını
çözmeye muktedir olduğuna ve bu nizamlar kendilerine tatbik
edildiğinde Allah'a topyekün ubudiyet içerisinde bütün bir
ümmetin şeriatın gölgesinde Allah'ın sonsuz nimetlerine hem dünyada
hem de Ahirette kavuşacaklarına tam tamına inansınlar.
İslâmiyetin bir
cüzü ile uğraşılmasını isteyen ve bunu savunanlara gelince,
bunlar ya hayr cemaatlarıdır ya vaaz ve irşad cemaatlarıdır ya da
Kur'an okumayı öğreten cemaatlar gibi bir şer’i hükmü ikame
etmek üzere teşekkül eden cemaatlardır. Bu cemaatların üyeleri
sadece tek bir şer’i hükmü ikame etmek üzere bir araya
geldikleri sürece bir şey ifade etmezler. Fakat bu tip cemaatlar
yaptıkları bu çalışmayla bütün dini ikame edeceklerini iddia
ediyorlarsa o zaman biz de diyoruz ki, onlar resmen belli başlı İslâmi
metodun dışına çıkıyorlar. Buna bağlı olarak cüzi olarak yaptıkları
bir takım davranışları da bir mana
ifade etmez.
Fakat bir cemaat ortaya
çıkıp halifenin yapması gereken işlere yönelmeden ve kendini tek
İslâmi cemaat olarak değil bilakis İslâm ümmetinden bir İslâmi
cemaat olarak görürse, Allah'ın hükmüyle hükmederek İslâmi
hayatı yeniden başlatma hedefini kendine hedef edinirse ve onu
hedefine ulaştıracak gerekli bütün işlerle ilgili şer’i hükümleri
oluşturursa, İslâm akidesini sahih bir kavrayışla
mefhumlaştırıp onunla ilgili fikirleri ortaya koyarsa ve gençlerini
bu oluşturduğu sahih fikir ve şer’i hükümlerle güzel bir
şekilde yetiştirip hazırlarsa ve onu hedefine götürecek sahih
ilahi metodu ortaya koyarsa, ayrıca Allah onu muvaffak kıldığında
insanlara uygulayacağı şer’i hüküm ve kanunları benimseyip gösterirse
bu cemaat, tekrar Allah'ın indirdiğiyle hükmetmek için gerekli
olan hazırlıklarını tamamlamış olur. Bunun için çalışan gerçek
manada bir cemaat olur. Hatta bu cemaat Müslümanların arasında
dolaşıp duran düşük, ve batıl fikirleri etüt ederek
içyüzlerini ümmete göstermeli, bozulmuş İslâm mefhumlarını düzeltmeli,
kendisiyle beraber çalışan fertlere İslâm'ın fertten yerine
getirmesini istediği şeyleri istemeli ki fertler birer sağlam Müslüman
olsunlar. Bunlar akide, ibadet, muamelat veya ahlâk bazında
olabilirler. Bu fertler güç ve gayretlerini, başta halife olduğu
halde bütün sosyal münasebetlerin İslâm'a göre düzenlendiği
bir toplumu meydana getirmek için sarf etmelidirler. Bu gençler
yöneticilerin hareketlerini çok dikkatli izleyerek müslümanlara
yönelik planlarını keşfederek buna mukabil müslümanları bu
plandan nasıl emin kılacaklarının hesabını yaparlar. Şer'i hükümler
çerçevesinde çözümler gösterirler. Ayrıca müslümanlara karşı
hak ve Hukuk tanımayan bu tağutlardan bizzat yönetimi almak için
çalışırlar. İşte bütün bu özelliklere sahip olan cemaat yukarıda
dediğimiz gibi Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyi tekrar
gerçekleştirmek için her hazırlığı yapmış olacaktır. Dört
başı mamur meşru siyasi bir hizip olacaktır.
Gerçek şu ki, bu
evsaftaki bir cemaatın kültürü bol, hareket alanı geniş neticede
kendisinden şeriatça istenen her şeyi çoğunlukla yapmaya muktedir
olacaktır. Bunları bu denge içinde yaparken teorik bir cemaata veya
ahlakla uğraşan ya da iktisadi bir müessese olmaya dönüşmeden
yoluna devam edecektir. Öyle ki bu cemaat siyasi olan tezini ve onu
gerçekleştirmek için yine siyasi olan çalışmasını muhafaza
ederek onda ısrar eder ve onu devam ettirir. Zira onun fikirleri
halkın işlerini düzenleyen ve maslahatlarını celbeden fikirler
olarak bina edilmiştir.
Binaenaleyh İslâm'ın
sadece cüzüyle ilgili çalışmayı savunanların tezleri biraz
önce ortaya koyduğumuz üzere kabule değer değildir. Bunun gibi
kendisinden isteneni yerine getirmeye muktedir olacak olan kuşatıcı
özellikteki cemaatın yapacağı kabule şayandır. Aynı şekilde
şeriatın cemaattan istemediği şeylere yönelmek de kabul edilmez
bir hatadır.