|
DÜNYA VE TÜRKİYE'DE
SİYASÎ DURUM
A. Seyfulislam
DÜNYADAKİ SİYASİ
DURUM
ABD. Başkanı Bill
Clinton’nun Nisan ayında Asya ülkelerini de kapsayan Hindistan
gezisi dünya devletler arası siyasi durumda belirgin bir değişimi
ortaya çıkardı. “Dünya jandarmalığına” soyunan ABD,
Orta Asya’da gelecekte daha aktif bir pozisyona girme işaretlerini
Clinton’un gezisiyle gösterdi. Bölge için etkin sömürü planları
olan devletler (Amerika ve İngiltere) yakın gelecekte çatışma
alanlarını Ortaasya’ya kaydırma hazırlığı içerisindedirler.
Rusya ve Çin, sadece bölgelerinde etgin güç olma konumlarını
koruyarak menfaatten pay alma mücadelesi dışında siyasi bir
aktiflikleri yoktur. Bill Clinton’un ziyaretinin ardından ABD’nin
istihbarat birimi olan CIA’nında bölgeye yaptığı ziyaret ve
yapılan gizli antlaşmalar gelişmelerin dikkat çekici tarafıdır.
Boy gösterisine dönüşen bu ziyaret Ortaasya ve civarındaki
devletlere iki ana mesaj bırakmıştır:
1-Ortaasya pazar ına,
yeraltı ve yerüstü kaynaklarına ABD’nin talip olduğu, ilk
etapta bunu resmi antlaşmalarla gerçekleştirerek, kendisinin
vereceği cüzi bir pay karşılığı yardımcı ve beraber hareket
edecek devlet arayışı.
2-Dünyanın yeni
pazarı haline dönüşecek olan bölgeye ABD’nin ulaşmasında
engel olacak her oluşuma karşı gerekirse sıcak çatışmaya dönüşecek
savaş ve çatışmalarla karşılık vermek.
Orta Asya
Günümüzde siyasetin
yoğunluk kazandığı bölge Ortaasya’dır. Bölgede gelişen
İslam’i eğilimler bir kez daha dünya devletlerinin bu bölgeye
olan nazarı dikkatlerini celbetmekle birlikte asıl amaç bölgenin
zengin doğal kaynaklarını sömürme teşebbüsleridir.
Yeraltı ve yerüstü
kaynaklarını sömürü kavgası, günün yansıyan olayı olmakla
kalmayıp, geçmişin de izlerini taşımaktadır. Bölgede etkin olan
Rusya’nın, kolay imkanlarla elde edilebilen bir kısım maden, ve
gaz gibi nesneleri sömürmesine rağmen, siyaseten ve ekonomik olarak
çöküşü bölgeyi bölge zenginliklerini keşfeden Amerika,
İngiltere ve Fransa’nın iştahını kabartmış ve bu bölge üç
devletin kıyasıya mücadele alanına girmiştir.
Bölge kaynaklarını sömürmek
için sağlıklı bir yol izlenebilmesi, engellerin ortadan kalkması,
“ipek yolu” projesinin canlandırılması işin öz noktalarını
oluşturmakta, bunların gerçekleşmesi için de bölge ve yol
üzerinde bulunan devletlerin siyasi ve kamuoyu desteğine ihtiyaç doğmaktadır.
İlk çatışmalar desteğin elde edilmesi yönünde sömürgeci
devletlerin çeşitli siyasi çatışma ağırlıklı manevralara
gireceğini göstermektedir. Özbekistan bu gelişimin bir parçasıdır.
Özbekitan’da gelişen
İslam’i hayata yöneliş hareketi, sömürgeci devletlerin “korkulu
rüyası” konumunu kazanmakla birlikte; gelişim, İslam’i terör
olarak vasıflandırılıp ortak hareken planları oluşturulmaktadır.
Bu noktada bölgede ABD açısından şu gelişmeler yaşanmaktadır:
ABD İslam’i terörü
engelleme görünümü altında siyasi oluşumlara yönelmekte.
İ.Kerimov’a İslam’i
gelişmeleri engellemek için destek olarak maddi güç sağlanmakta.
Gelecekte sömürülerini
tehlikeye düşürecek oluşumların önünü güçlü iktidarlarla
kesmek.
İstihbarat
birimlerinin karşılıklı antlaşmalar adı altında başta CIA
örgütünün bölgede siyasi yönlendiricilik görevini üstlenmesi.
Kerimov’un dış
etkenlerden koruyacak siyasi kadro oluşumuyla, Özbekistanın bölgede
sıçrama alanı haline getirilmesi. Bu açıdan Ortaasya bölgesinde
görev yapacak CIA ajanlarına üs olarak Özbekistan’ın seçilmesi.
Türkiye üzerinden
yürüteceği siyasetin etkisiz kalması halinde Orta Asya’ya
ulaşma politikasının engellerle karşılaşmasını ortadan
kaldırmak ve bölge üzerinde doğrudan hareket etme planlarının
benimsenmesi.
Mücadelede
ikinci güç olarak gözüken İngiltere, ABD’nin bütün bu girişimlerinden
rahatsızlık duymakla birlikte ABD’nin amaçlarını Türkiye ve
İsrail’in girişimleriyle engelleme çabasındadır. Türkiye ABD’nin
bu girişimlerine karşı boş durmadığını ve bölgedeki bağalarını
korumaya devam edeceklerini 22/5/2000 tarihinde Ecevit; ”Ortaasya’daki
hedeflerimizden vazgeçilmesi asla düşünülemez.” şeklindeki
demeciyle açıkladı. Türkiye Orta Asya’daki avantajlarını
İsrail-İngiltere doğrultusunda kullanmakta, açık bir dille ABD’nin
Ortaasya siyasetine karşı olduğunu derin
devletin sözcüleri yoluyla basına
yansıtmaktadır. Doğu Perinçek devletin siyasetini şu sözleriyle
basına yansıttı: “ABD’nin Ortaasya’ya
girmesine Türkiye asla müsaade edemez.” Demirel’in
Kazakistan’ı da kapsayan Ortaasya gezisi ABD’nin bölgede
gerçekleştirmek istediği son siyasi aşamaların takibini içeren
amaç doğrultusunda gerçekleşmiştir.
Çin bölgede Amerikan
siyasetine hizmet etmekte ve gerekli ortamı hazırlamak için dolaylı
girişimlerde bulunmaktadır.
Çin’nin bölge
ülkelerinde etkin olabilmesi için ABD destekli organizasyonlara
yönelmesi gerekir ki; Çin bu doğrultuda ilk adım olarak Kazakistan,
Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile “Şanghay Beşlisi”
adı altında bir ortak konsorsiyum oluşturmayı hedeflemektedir.
Bölgede Rusya-Amerika
işbirliği gündemdedir. ABD güvenli taşımacılık kapsamında
Rusya ile ortak çalışmaya girerek bölgenin kaynaklarını taşıma
için alternatif yeni yollar keşfetme arayışındadır. Bu
doğrultuda Rusya bağlantılı gelişmeler kısaca şunlardır:
Rusya, Putin’in
iktidara gelmesiyle dünya siyasetinde aktif gözükmeye çalışsa
da, ABD’nin siyasi kontrolünden uzak hareket etme imkanı yoktur.
Ekonomik olarak tamamen ABD ve cüz’i olarakta AB’ye bağlı olan
Rusya, bölgede ABD çıkarlarına ters düşecek bir oluşuma gitmesi
mümkün gözükmüyor. Hatta ABD’nin bölgede daha rahat hareket
etmesi için yeni oluşumlar içerisindedir.
Rusya Federas yonunu
oluşturan 89 özerk bölgenin yetkilerinin kısıtlanması, böylece
İngiltere ve İngiltere güdümlü Türkiye ve İsrail’in bölgede
etkinliğinin azaltılması.
Türkmenistan ve
Kazakistan gazının, Bakü-Ceyhan hattı yerine Rusya üzerinden taşınması.
Bu noktada Karadeniz’in güvenli hale getirilmesi ki; Putin,
Sivastopul’da yaptığı bir basın toplantısında: “Rus
donanması asıl zaferlerini Karadeniz’de kazandı. Buraya boşuna
Rus Deniz’i adı takılmadı.” diyerek Türkiye’ye
göndermeler yaparak boğazlar konusunda engeller çıkarmaması
hususunda uyarmaktadır.
Yeni alternatif
yollar keşfedilmesi. ABD sıcak savaş ve soğuk savaş dönemlerinde
Rusya’nın “sıcak denizlere açılma” projesine
takındığı tavır, Rusya’nın dünya siyasetinde etkinliğini
kaybetmesiyle değişmiştir. Rusya’nın artık etkisiz kaldığı
kanaatini taşıyan ABD, çıkarları doğrultusunda “sıcak
denizlere ulaşma” planına yeni gelişmeler ışığında
sıcak bakmaktadır. Hazar Havzası üzerinden kuzey-güney
uluslararası, Hazar’ı Basra Körfezine bağlayacak proje
alternatif çıkış yolu olarak gözükmektedir. Nitekim Bakü-Ceyhan
boru hattının askıya alınması, Türkmenistan’ın Rusya ile
bağlantılara girmesi bölgede böylesi yeni gelişmelerin habercisidir.
Rusya bütün bu oluşumlara
yönelirken bölge ülkelerinin kendi kontrolünde olduğu kanaati
hakimdir. ABD’nin gösterdiği menfaat, Rusya ekonomik
çöküntüyü telafi etmesi noktasında düşünülmekte, siyasi
çerçeveden yoksun bir bakışla ABD’in bölgedeki çıkarlarına
alet olmaktadır. Rusya’nın bu konuda tek isteği boru hattı
vanalarının elinde olmasıdır.
İngiltere’nin bölgede
etkinliği ancak Türkiye ve İsrail ile mümkündür. Hindistan’ın
bölgeye uzak olması ve değişik inanç ve toplumları bağrında
barındırması bölge insanlarıyla diyaloğa geçmede engeldir.
Türkiye, örf,
ırk ve dil olarak aynı unsurları taşımakta ve halen ailevi
bağlar da devam etmektedir. Fakat siyasi olarak dışa bağımlı
olması hasebiyle bölgede etkinliği yakalama yerine güdümlü
siyasetin getirdiği bakışla ancak akıntının önünde
sürüklenmektedir.
Küfür fikirlerini taşımakta
aceleci olan TC. Hükümeti, bölgedeki İslam’i gelişmelerden
rahatsızlık duymakta ve bu yolda kafir yöneticilerle ortak hareket
etmektedir.
Türkiye’nin yoğun
kulis faaliyetleri yapmasına rağmen siyasi olarak bölgede etkin
olduğu söylenemez. Ancak bölgede gerçekleştirilen siyasi
yakınlaşmaları hızlı bir şekilde haber alma görevini üstlenmiştir.
ABD, Rusya ve Çin’in, bölgeyi kapsayan gezilerinin ardından neler
olup bittiğini öğrenmek açısından kasıtlı ziyaretler gerçekleştirilmekte
ki; bu da İngilter’e ve İsrail’in doğrultusunda gerçekleşmektedir.
İ. Kerimov’un bir
Yahudi olmasına rağmen İsrail’le yakın ilişkileri yoktur.
İslam’i gelişmeler karşısında destek görmesi yakınlaşmaların
varlığı nisbetinde değil menfaat bazındadır.
Ortadoğu Bölgesi
İsrail Başkanı
Ehud Barak seçimleri kazandıktan sonra ABD ile sıcak temaslara geçmiş,
Ortadoğu’da barış rüzgarlarının esmesinde bazı girişimlerde
bulunmuştu. İsrail’in dümende olduğu Türkiye, İsrail, Ürdün
gemisi ABD’ye yol alırken bu gidişatta daha yarı yolda iken
fırtınalarla karşılaşılıp geri dönüşe geçilmiştir.
Yahudilerin fitneci bir kavim olduğu, hatta kendi aralarında dahi
anlaşmalara sadık kalmadıkları, yalancı ve hain oldukları dünyaca
bilinen bir gerçektir. Kaynaklarımızda da onlar hakkında fesatçı
bir kavim olduklarına dair deliller mevcuttur ki, orada da
Yahudilerin yerildiğini görürüz. Amerika’yla alay eden İsrail,
bir çok vaadlerde bulunmasına rağmen yerine getirmemiş ve de son
gelişen olaylardan da anlaşılacağı gibi ABD’yi
kızdırmıştır.
Ortadoğu, dünya
siyasetinde belirleyicilik vasfını daima korumuştur ve bölgedeki
yeraltı kaynakları, Asya-Avrupa arasında köprü vazifesi görmesi,
Avrupa-Ortadoğu arasında bağlantının bulunması, askeri açıdan
bölge olarak çevre bölgelerini gözetimde odak noktası olması güç
sahibi devletlerin yıllardır bölge üzerinde şavaşmalarına neden
olmuştur. Osmanlı Hilafet Devletinin yıkılmasının ardından
İngiltere’nin bölgede söz sahipliği, Amerika’nın bölgeye
yerleşme isteğiyle Ortadoğu yeniden soğuk ve sıcak çatışmaların
yaşandığı bir bölge halini almıştır. Müslüman beldelerde
zuhur eden bu çatışmalar sömürgeci kafirlerin oyunlarına gelen müslümanları
hergün biraz daha güçsüz düşürmektedir. Irak savaşında yüzlerce
kişinin Amerikan askerleri tarafından öldürüldüğü şok
haberler olarak basında yer alırken ABD Ortadoğu’da hedeflerine
ulaşıncaya kadar bu savaşı sürdürme hırsını taşımaktadır.
Adeta bölgede olan mücadelesinde İngiltere’ye karşı ölüm-kalım
mücadelesi vermektedir. Bu doğrultuda Ortadoğu’da şu
gelişmelerden söz edebiliriz:
Halen İsrail’in
elinde bulunan Golan tepeleri ABD için Ortadoğuyu gözetleme açısından
büyük önem taşımaktadır. Bundan dolayı Suriye nufusunu ve
kuklalarını güçlü kılabilmek için yeni atılımlarla iktidarı
güçlendirme çalışması yürütmektedir. Suriye Başkanı Hafız
Esad, yaşlanmış ve ağır hastadır. İktidar mücadelesinde
İngiltere ve Fransız desteğine sahip olan Alevi-Nusayri kanadı
tasviye edilerek yerine Sünni kesimden kişiler işbaşına
getirilerek tehlike uzaklaştırılmıştır.
ABD, Suriye’yi Lübnan’da
tutara k İsrail’e
karşı tehdit unsuru olarak göstermektedir. Suriye-İsrail çatışması
her an patlak verebilir. Hafız Esad ölmeden önce Golan Tepelerine
yeniden kavuşmak isteğinde olduğu, ABD’nin bütün gücünü
zorlayarak Suriye-İsrail barış görüşmelerinden Golan’ın
Suriye’ye ilhakı zemininin oluşması için aktif bir çaba sarf
ettiği bilinmektedir. Fakat İsrail her defasında çeşitli
bahanelerle buna yanaşmamış, ortamı etkileyici girişimlerde
bulunarak Golan’ı vermeme konusunda direncini ortaya koymuştur.
İsrail’in bu
tavrından tedirgin olan ABD, bölgede sıcak çatışmalar için
elindeki kozları tek tek oynamaya başlayacaktır. Bu doğrultuda;
Filistin-İsrail, Suriye-İsrail çatışması, silah ve ekonomik
ambargo, Amerika’nın planları dahilindedir.
Çin’in İsrail’den
silah alımı girişimi senaryonun başka bir yönünü teşkil
etmekte ve bu yolla İsrail aleyhine kamuoyu ve tehdit unsuru
oluşturularak bölgede İngiltere, Türkiye ile beraber hareket
etmesi önlenip bölgede ABD’in uslu çocuğu haline gelebilsin. Bu
amaçla Çin lideri Jiang Zemin İsrail’i ziyaret etmiş, bu esnada
İsrail Amerika’dan sert eleştiri almıştır. Böylece İsrail’in
Çin’e “casus uçağı” satımı görüşmeleri neticesinde
aradaki gerginlik tamamen su yüzüne çıkmış oldu.
İsrail bütün bu gelişmelere
karşı ABD’yi barış görüşmelerini askıya almakla tehdit
etmektedir. Son günlerdeki gelişmeler neticesinde İsrail’in
Barış görüşmeleri ve Ehud Barak’ın Cilinton’la yapacağı görüşme
askıya alınma ihtimali güçlüdür.
ABD Ortadoğu’da
değişen gelişmeler üzerine bölge üzerinde uzun vadeli olan
planlarını hayata geçirmek için yeniden atağa geçerek daha önce
İngilizler’in çizdiği bölge haritasında değişikliklerin
olabileceği sinyallerini veren ABD, Irak’ı üç bölgeye ayırmak
için hazırlıklarına başlamıştır. “Washington İnstitute”
de bir açıklama yapan Robert Zoellick, “ABD’nin Irak’ın
kuzeyinde Kürtler’e fiilen “özerk” bir bölge kurdurduğunu,
şimdi aynı şeyin güneydeki Şiiler içinde başlatılması
gerektiğini” söyledi. Bu çalışmalardan anlaşılan Amerika’nın
Kürt sorununu dünya platformuna taşıyarak Türkiye’yi de tehdit
etmektir.
Kafir devletler
bölgede, müslümanların omuzlarına basarak hedefelerine ulaşmak için
menfaat kavgası verirken, bu zulüm ve esaretten kurtulmanın çabasını
sergileyen kitleler baskı ve işkencelere maruz kalmaktadırlar. Amaçları
Hilafeti ilan ederek bölge ve müslümanları kapitalizmin,
kafirlerin esaretinden kurtamak olan kitlelere ne yazık ki; halen
toplum kapısını aralamış değildir. Şu unutulmamalıdır ki;
Kafirlerin İslam beldelerinde ve bölgedeki etkinliği ancak Hilafet
Devletinin kurulmasıyla sona erdirilebilir.
Türkiye’de İç ve Dış
Siyaset
Dış güdümlü
olan TC. Siyaseti, iç ve dış problemlerle boğuşmaya devam ederken
bulunmuş olduğu kötü ortamdan sıyrılmak için Müslümanları
koz olarak kullanıp hedeflerini gerçekleştirmek istemektedir. Bütün
dünya devletleri gibi Türkiye Hükümeti de Müslümanlara “terör”
adı altında baskı ve zulüm uygularken “Hizbullah terörizmi”
senaryosuyla iç ve dış siyasetinde kozlar elde etme çabasındadır.
İç Siyaset
MGK kararları
doğrultusunda, “Batı Çalışma Gurubunun” koordinatörlüğünde,
Türkiyede siyasi işler planlandığı şekilde icra edilmektedir.
“Derin devlet’in” sözcülerinden Vural şavaş bu planlardan
bazılarını şöyle açıklamakta: “Bugün
irtica, bölücülük, ve yolsuzluk devletimizin karşılaştığı 3
bela. Bunlarla başa çıkmalıyız.”
Halkın yaşam tarzını düzeltmeyi arka plana bırakan hükümet var
gücüyle bu işlerin yerine getirilmesi için seferber olmuştur.
16 Nisanda
muhtemelen çıkması beklenilen hükümet krizi “derin
devletin” son hamlesiyle atlatılırken
TC., Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’le yeni bir döneme başlanmış gözükmektedir.
“Derin devletin” isteği üzerine işbaşına getirilen Sezer,
askerlerin dışladığı birisi değildir. Siyasi istikrarı
sağlamak için şaibesiz bir cumhurbaşkanı askerlerin işini daha
da kolaylaştıracak, AB’ye üyelik aşamasında zinde
güçler sivil görünümlü asker
posizyonuna bürünecektir. İlk demeçlerinde İslam’a olan düşmanlığıyla
bu konuda diğerlerinden farklı olmadığını gösteren Sezer, verdiği
demeçlerde Laikliğe bağlığını dile getirirken “Siyasi
İslam ve başörtüsüne” karşı olduğunu basına açıkladı.
Müslüman halk adeta bu demeçlere alışmışcasına önem vermediği
gibi bir mesuliyet ve sorumluluk içerisinede girmediğini gözlemledik.
Böylesi siyasi basiretten yoksun halkla siyasi istikrarı sağlamak
tabi ki kolay olacaktır.
Siyasi istikrarı
yakalamış gözüken devletin önünde irtica, çeteler, yolsuzluklar
ve ekonomi gibi meseleler bulunmaktadır.
28 Şubat
kararlarının uygulayıcısı Mesut Yılmaz, kendisine vadedilen
Cumhurbaşkanlığı koltuğunu hakkındaki dosyalar yüzünden elde
edemediği gibi hükümetten ayrılma kudretini artık kendisinde görememektedir.
Bu gelişmeler Mesut Yılmaz’ın artık siyasi hayatının sonunun
yaklaştığını gösteren emarelerdir.
Derin devletin
28 Şubatçıları tasviyesi hızla devam etmektedir. Kızılay
Kurumundan sonra, THY kurumu başkanıda bu doğrultuda görevinden
azledilmiştir.
Askerlerce oluşturulan
“Kriz Masasının” rahat ve yasal çalışabilmesi için gerekli
yasaların Meclisten acilen çıkartılması istenmektedir. AB’ye
üyelik sürecinde “derin devlet” askeri kanattan bir çok kişileri
sivil kurumların başına getirerek sivil üye sayılarını
artırmayı planlamaktadırlar. Yani Türkiye AB yolunda her
meselesine MGK penceresinden bakmak zorundadır. Bu oluşumdan basına
sızan çok gizli MGK’nın aldığı kararlarından bir bölümü
şu ifadeleri içermektedir.
İnsan Hakları
Koordinatör Üst Kurulu tarafından hazırlanan ve Genelkurmay ile
MGK ile birlikte masaya yatırılan rapor çerçevesinde, batı ile
entegrasyon 2001, 2002 ve 2004 arasında iki aşama olarak gerçekleşecek.
İlk öncelik anayasa değişikliğine verilecek...
Çeteler ve faili meçhul
cinayetler
TC.nin yıllardır
başını ağrıtan çeteler meselesi; kısa bir dönem içerisinde
halledilecek gibi gözükmemektedir. Çetelere tam anlamıyla
ulaşıldığını söylemek şu aşamada mümkün değildir. Çünkü
çeteler “Derin Devlet”, MİT, JITEM, MOSAT, CIA bağlantılı
çalıştıklarından, ortaya çıkarılması büyük sarsıntılara
sebep olabilir. Nitekim İç İşleri Bakanı Tantan verdiği bir demeçte
bu konuda şunları söylemektedir: “Bu olaylar birçok tuğlanın
üst üste konulmasıyla örülmüş bir duvarın bir tuğlası
gibidir. (Güldal Mumcu); Peki bu tuğlalardan birini çekin, olaylar
duvarı yıkılsın, olaylar zinciri çözülsün. (Bakan); Yıkılan
duvarın altında kalırız.” Diyerek işin ciddi boyutlarını
ve halen tam anlamıyla o güçte olmadıklarının altını
çizmektedir. Buda gösteriyor ki; polis ve asker iki ayrı güç odağı
olmaya ve aralarında çatışmaya devam edecektir.
Türkiye siyasi
istikrarı sağlama aşamasında kendisi için ayrıca tehlike unsuru
oluşturan dış menşeili nüfuza da darbe vurba pılanı
aşamasındadır. İç İşleri Bakanı Tantan; radikal İslamcı terörist
Usame Bin Laden’e bağlı faaliyet gösterdiği gerekçesiyle
Türkiye’den sınır dışı edilen Mısırlı, Bosnalı ve
Afganistanlıları misal göstererek, Türkiye’nin şu anda tüm
radikal İslam terörine karşı mücadele verdiğinin altını çizdi.
Bu da TC.nin Amerika siyasetinden etkilenen bütün oluşumları yok
etme eğilimine giriştiğini gösteriyor.
Faili meçhul cinayetlerle ilgi li
tutuklamalar tam anlamıyla müslümanlara karşı açılmış canice
bir savaştan başka bir şey değildir. MGK’nın kararlarından
olan irtica ile mücadele
doğrultusunda yürütülmekte olan çalışmalar neticesi yüzlerce
suçsuz müslüman tutuklanmış, ve TC.’nin askeri veya polisi
tarafından ağır işkencelere uğratılmışlardır. İslam adı
altında ne var ise baskı altına alınarak yıldırma politikası
izleyen TC. hükümeti AB topluluğuna giriş aşamasında halkın
İslam’i kimliğine büyük darbe vurmak istemektedir. Kendisine çağdaş
devlet görüntüsü vermek isteyen çağdaş tagutlar, adı
konulmayan fakat bizzat müslümanlara yönelik büyük bir kıyım
işlenmektedirler. İrtica kapsamında yüzlerce öğretmenin görevden
alınması, devlet dairelerinde başörtülü ve namaz kılanların
işlerine son verilmesi, vakıfların kapatılması ve bütün bunların
yanında fikren İslam’a saldırıların gündeme taşınması acaba
İslam ve müslümanlarla savaş değilde ne olarak adlandırılabilir?
TC.’nin bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığının Tarsus’ta
gerçekleştirdiği dinler arası diyalog
çalışmaları, müslümanları din ve iman hususunda fitneye düşürerek
tagutların işlerini gütmekten başka hangi amaçı taşıyabilir ki?..
Faili Meçhul cinayetin
diğer boyutu ise; son günlerde acemice bir senaryo ile ortaya atılan
Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi kişilerin
öldürülmesinde ilişkileri bulunduğu iddia edilen zanlıların
verdikleri ifadeler ve TC’nin olaya yaklaşımıdır. Bunların bir
senaryo olduğu gayet açıktır ve işin bir ucu İran’a varıp
dayanmaktadır.
Türk iye
-İran arasındaki sürtüşme
Ortadoğu’daki
gelişmeler üçlü ittifak olan İsrail, Ürdün, Türkiye
konsorsiyumunu yakından alakadar eden meseleler çerçevesinde gelişmektedir.
Amerika’nın Ortadoğu siyasetinde uyum içerisine girmeyen İsrail
yine ABD tarafından cezalandırılmak istenmektedir. Bunun için
Lübnan’da başlatılması planlanan İsrail karşıtı saldırılar
Suriye destekli genişletilme aşamasındadır. İsrail bilindiği
gibi Türkiye ile çok yakın alakaları bulunan, Türkiye-İsrail
aynı anda askeri ve istihbarat alanlarında da Erbakan-Çiller
Hükümeti döneminde resmen imzalanan antlaşmalarla Ortadoğu’da
tam bir müttefiktirler. Olaylara bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’nin
aceleye getirerek Uğur Mumcu faillerini İran bağlantılı göstermesi
ve verilen demeçler, açıkca Ortadoğu’da ABD güdümlü diğer
bir ittifak (İran, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır) grubundan olan
İran’a tehdit unsuru mahiyetinde gelişmektedir. Oysa ki; Uğur
Mumcu’yu derin devlet öldürtmüştür.
Uğur Mumcu
cinayetinin işlendiği dönem, PKK ve uyuşturucu olaylarının çok
canlı yaşandığı, bu bağlamda çeşitli görüşmelerin gerçekleştiği
tahmin ediliyordu. Bu aşamada Uğur Mumcu, MİT ve asker kanadından
PKK. ve uyuşturucu şebekesiyle gizli görüşmeler yapan kişilerin
izlerine ulaşmış, hatta hazırladığı dosyada bu bağlantıları
gerçekleştiren isimlere yer vermiştir. Bunu Cumhuriyet gazetesinde
yayınlama hazırlığı aşamasında iken “derin devlet”
tarafından öldürtülmüştür. Cinayetin arkasında devlet vardır.
“Derin devlet” istemedikçe de bu olaylar asla çözülemeyecektir.
Tantan’ın bu konuda verdiği demeç ilgi çekicidir: “Devlet
istemezse bu suikast aydınlığa çıkartılamaz”
Dış siyasi gelişmeler
AB ile sıcak
ilişkiler gelişirken ABD-Türkiye arasında soğuk rüzgarlar
esmektedir. İsrail’in yön değiştirmesi bölgede TC.’yi
cesaretlendirmiş, Türkiye ABD’nin Ortaasya ve Ortadoğu’da
beraber hareket etme isteğine olumsuz cevap vererek Amerika’yı
karşısına almıştır. Dış siyasette İngiliz-İsrail ekseninden
kopamayan TC. Kendini şu an için Avrupanın kucağına atmıştır.
AB’n in
de desteğiyle Yunanistan tehlikesi ortadan kalkmış gözükmektedir.
İki ülkeyi yıpratan Ege bölgesinde silahlanma ve ordu
faliyetlerinde indirime gidilebilir. Ege’deki ordu yakın bir
zamanda Karadeniz bölgesine kaydırılma planları dahilindedir.
Nitekim Türkiyenin bu girişimine yukarıda da belirttiğimiz gibi:
“Karadeniz bir Rus gölüdür” diyerek Rusya sert tepki göstermiştir.
Kıbrıs
konusunda Avrupay’la aynı görüşleri paylaşan Türkiye’nin bu
noktada söyleyecek fazla bir sözü de yoktur. Kararı verecek olan
Avrupadır. Bundan dolayıda Kıbrıs’a yerleşen 5000 Yahudiye ses
çıkarmamış, hatta yerleştirilmelerinde yardımcı olmuştur.
ABD ile ilşkiler
daha da sertleşme noktasında devam ederken, Kürt devletinin yeniden
gündeme getirilmesi Türkiye’nin hoşuna gitmemektedir. PKK kozu
elinden alınan Türkiye yine terörü bahane göstererek Irak
topraklarına sınır ötesi harekat hazırlığı içerisindedir. Bir
taraftan da Barzani ve Talabani’yle dirsek temasında bulunarak ABD’nin
bu girişimini engellemeyi planlıyor.
Ta ntan’ın
Mısır ziyareti, Mısır’ı gizlice ziyaret eden Hafız Esad’ın
Mübarek’le gerçekleştirdiği görüşmelerin içeriğini öğrenme
amaçlıdır. Amerika ve ABD güdümlü devletlerin takibinde Türkiye
önemli bir görev üslenmiş, bu doğrultuda hatırlanacağı gibi
Hindistan’a gidilmişti.
Rusya ile
ilişkiler, Rusya’nın yeniden Ortaasya ülkeleri üzerinde baskı
uygulayarak Türkiye ile ilişkilerini kısıtlamalarını istemesi
üzerine soğuk bir döneme girmiş durumdadır. Kafir Rusya’ya
Çeçenistan konusunda destek çıkan Türkiye, Rusya-Türkmenistan
gaz taşımacılığı antlaşmasıyla sırtından bir hançer yemiştir.
Böyle olmasına rağmen halen kafirleri dost görenler bu işin
faturasını ümmete pahalıya ödetmektedirler.
Ümmetin bütün
imkanlarını basiretsiz siyasetleriyle kafirlere peşkeş çekenler
koltuklarında rahatça yaşamanın sefası içerisinde. Ümmetin düşmüş
olduğu sıkıntıları alay edercesine seyrederken, yaşanılan kötü
durum onların hiç ilgi alanlarına girmediği gibi vergi ve zamlarla
da ezme politikası izlemektedirler.
Şu halde müslümanlar
şirke, zulme, sahtekar hainlere ve ortaklarına karşı cephe almak
zorundadır. Tavrımız, bizleri sömüren emperyalist ve avanelerini,
çağdaş cahilliye tagut sistemlerini, hayatımızdan söküp atmak
ve Allah’ın dinini hakim kılmak için Allah’a dayanıp, Allah’ın
hükümlerine sımsıkı sarılarak samimiyetle, bu yolda sabır ve
azimle çalışmak olmalıdır. Kafirler ve ümmetin başına
dikilmiş hain idareci ve idarelerinin oyunlarını teker teker
bozarak Hakkı ızhar etmek için, hışımla düzenlerini tepelerine
yıkmalıyız.
Kısaca, Müslümanlara
düşen, pis, kokuşmuş küfür sistemlerini ve bekçilerini hayatlarından
söküp atmak için çalışmak ve onun yerine, Ümmeti dünyada ve
ahirette aziz ve mesut kılacak Raşidi Hilafet Devletini kurmak için
var güçleriyle çalışmaktır.
“Allah
size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer
sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler
ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.”
(Ali İmran 160)
|