|
İSLÂM DEVLETİNDEN
UZAKLAŞMANIN GETİRDİĞİ SONUÇLAR
Feridun Sevvah
Hilafet devletinin yıkılışından
sonra, İslam ümmetinin acı ve ızdıraplı hayatı, günümüzün
durumu, belki müslümanlar için yaşanılan en ağır ve en zilletli
olan bir yaşantının tezahürüdür. İslam ordusunun dünya arenasında
olmayışı, müslümanların yıllardır dünya siyasetinden mahrum
kalışında beraberinde getirmektedir. Müslümanlar için birinci
şok Napolyonun Mısır istilâsı olmuştur. Ve arkasından
İngilterenin Hindistanı işgali, Fransanın Afrika kıtasına müdahalesi
ve sonunda Hicaz’ın İslam Devletinden koparılması gelmiştir.
Arka arkaya gelen mağlubiyetler, Hilafet devletinde tekrar
kıpırdanmaya sebep olmuş ve bu yenilgilerin nedenleri
araştırılmaya gidilmiştir. Hilafet merkezi İstanbul’da gazete
ve neşriatlarda bu konu yıllarca tartışılmış ve kesin sonuç
bulunmamıştır. Kimi modern silahların yokluğundan, kimi İslam
ruhunun olmayışından, kimi Avrupa’da gerçekleşen inkılapları
takip etmeyişinden v.s. gibi sebepler göstermişlerdir. Bunlar
devamlı olarak ferdi görüşler halinde sunulmuş ve bir haftalık
bir zaman sonra eskimiş haber gibi görülmüştür. O dönemdeki
durum incelenirse görülür ki; insanlar bir kaç gruba ayrılmışlardır.
Birinci grup;
avam halkdır. İslami fikir ve eğitimden geri kalmış, dönemin
problemleri ve önemli olaylarını izlemeyen, kendi evine kapanmış,
ancak hane ve geçim sorunları ile harekete geçen ve savaş olduğu
zaman savaşın neden çıktığını ve ne gibi sonuçlar
getirebileceğini düşünemeyen, bunun üzerine sağlıklı yorum
yapamayan müslümanlar. Çoğu Batının teknik ilerleyişinden
hayrete düşmüş, akılları donmuş fakat İslama ve Halifeye güvenci
ve sevgisi zerre kadar zayıflamamış.
İkinci grup;
zamanın alimleridir. Problemlere çeşitli çareler sunmuşlar,
aralarında tartışmışlar, isabetli görüşler vermişler, fakat
bir kitle veya cemaat halinde ciddi hareket
oluşturamamışlar. Halkın İslami fikirlerden
yoksun oluşu, bunun önemini idrak etmemesi ve bu yönde devlet
olarak çalışmanın olmaması nedeniyle, o dönemin fikri tartışmaları
halka ulaşmamış, ulaşsa da halk tarafından anlaşılmamış. Onun
için o müzakereler o grubun içinde kalmış, ne halka ne de yöneticilere
tesir etmiştir.
Üçüncü olarak;
o dönemin yönetici ve idarecileri mevcuttur. Batı kanun ve
fikirleri, yönetim anlayışları, devlet mekanizmasında ciddi
tahribatlar açmıştır. Avrupa’da okuyan ve hükümeti ele
geçirmek isteyen milliyetci grup mensupları, hükümete geçince tek
hedefleri Avrupa’yı taklid ile, onlara özenmek olmuştur. Meclisi
de ele geçirdikten sonra İslami kanunların ve hükümlerin
uygulanması ve şumullü olarak Şeriatı tatbik etmek isteyenlere
karşı amansız mücadeleye girişmişler ve onları yöneticilikten
veya memuriyetten uzaklaştırmışlardır. Sahip oldukları
milliyetci ve vatancı fikirlerle devleti yönetmeye kalkışmışlar.
Böylece o zamanın İslam alimleri ile, halkın bağları tamamen
kesilmiş ve “Ben bildiğimi yaparım”
anlayışı hakim olmuş.
Böylece bu üç grup
arasında tenakuzlar oluşmuş ve herkes birbirinden habersiz olarak
bir şeyler yapmaya çalışmıştır.
1878 Rus-Osmanlı
savaşı, Balkan savaşları, 1. Dünya savaşı bu ayrılıkları
artırmış ve düşmanların galibiyeti kaçınılmaz olmuştur. 1924
ise Hilafet kaldırılmıştır. O döneme kadar zaaflık
hissedilmiştir. Fakat çoğu müslümanlarda halen umut vardı ve
İslam Devletinin eninde sonunda başaracağında şüphe yoktu.
Mustafa Kemal Hilafeti 3 Martta resmen kaldırdıktan sonra bu umut
yavaş yavaş sönmeye başlamıştır. Resulullah (sav)’in İbni
Hanbel Müsnedinde rivayet olunan hadisinde dediği üzere: “Zulmün
dönemi başlamıştır”
Müslümanların acı
ve yaralarını sarmaya başlarken, mutlaka birisini veya çoğunu
unuturuz. Çünkü acı acıyı unutturuyor. İsrail denilen varlık
İslam memleketlerinin ortasına hançer gibi dikilince, yeni
ızdırap dalgası başladı. Ve elli senedir İslam ümmetinin
vücudunda bu hançerin verdiği acı devam ediyor. Tabi geri kalan kâfirler
de müslümanları öldürmek için onunla yarıştadırlar. Amerika
ve İngilterenin milyonlarca müslümanı katlettikleri biliniyor.
Rusya ve Fransanın’da onları geçmek istediği görünüyor.
Hollandalı ve Belçıkalı askerlerin Ruganda’da müslümanlara karşı
yaptıkları iğrenç olaylar zihinlerde kaybolmamıştır. Birkaç yıl
önce ise yeni bir acı ortaya çıktı. Balkanların İsraili
Sırbistan Avrupanın ortasında 300 000 müslümanı katletti ve şu
anda Avrupa Topluluğu tarafından ödüllediriliyor ve yardım
istemediği halde, zorla yardım gönderiliyor. Savaş suçlusu
dedikleri Sırplar uluslararası mahkemede (Den Haag) tatil (izin)
yapıp, geri memleketlerine gönderiliyor. Bu adaletsizliklerin
kâfirler tarafından yapılması tabiidir. Zaten biz müslüman
olarak onlardan adalet veya yardım beklemiyoruz. Ve onlarında
merhametli, güven verici müslümanların maslahatlarını takip
edici olarak görmemiz Allaha isyan olur.
Hilafet yıkıldıktan
sonra kafirlere karşı sürdürülen mücadele durmamıştır.
Resullullah (sav) dediği gibi; “Cihad kıyamete kadar devam edecektir”
ve İslam ümmeti bu yolda şehitler vermeye devam edecektir.
Bugünkü
durumdan hiç bir müslümanın razı olması doğru değildir ve bu
zulme boyun eğmesi düşünülemez. Boyun eğdikçe ve baş
kaldırmadıkça kâfirlerin baskısı artıyor ve zulüm çoğalıyor.
Müslümanların çoğu gözyaşı dökmekle veya hayır işleri
yapmakla veya ibadetlere dalmakla Allah’a karşı sorumluluğunu
yerine getirdiğini ve cenneti kazanacağını zannediyor. Kimisi ise
zulmün artmasından dolayı kıyameti bekliyor, veya Mehdi’in
gelmesini bekliyor. Bunu yaparken her gün yüzlerce müslüman can
veriyor. Çaresizlikten demokrasi sisteminin içinde “İslamı
yaşayabildiğimiz kadar yaşayalım, geri kalana gücümüz yok”
diyenler yavaş yavaş dünya hayatının tadını çıkarmaya çalışıyor,
kimisi ise demokratik devletin başına geçip zaman içinde İslamı
hayata hakim kılarız düşüncesini taşıyor. Bunlar İslam
ümmetinin tarihinden ibret almıyor ve bulundukları durumu da tam
idrak edemiyor. İktidar hırsının, asıl gayeleri olan Allah
rızasını kazanmaya galip geldiğini göremiyorlar. Ve yara kapandı
derken, başka bir yerde yeni yaralar açtıklarını görmüyorlar. Yıllarca
bu olay devam ediyor, müslümanların yaraları azalacağı yerde çoğalıyor.
Bütün bunlara karşı verilen mücadelelerde müslümanlar
bilinçsiz hareketleri yüzünden bir çok can ve mal kaybına
uğramakta güçleri heder olmaktadır. Bilinçsizce verilen
mücadeleler sonucu acıların bitmediğini gördüğümüzde içimiz
sızlıyor. Afganistan olayını göz önünde devamlı tutalım. On
yıl mücahid kardeşlerimiz Ruslara karşı savaştı ve muzaffer
oldular. Fakat daha sonra kendi aralarında savaşıyorlar. Arafat
haini 30 yıldır müslümanları aldattı ve Filistini sattı.
Yahudileri dost edindi ve müminleri şu anda katletmektedir. Müslümanların
arasını açmakta ve münafıklığını açıkca göstermektedir.
Halbuki bir çok müslüman o hainden çok şey beklediler. O ise
insanları boş vaadlerle aldattı ve şu anda Amerika ve İsrail
yardımı ile otoritesini korumaya çalışmaktadır.
Kafirlerin oyunu zaten
hep böyle olmuştur. Önce müslümanları aralarında vuruşturmak,
sonra yardım etmek ve o yardım ile perişan müslümanları kontrolü
altına almak. Bosnada aynı şey yaşanmıştır. 11 yıl müslümanları
katletmeleri için Sırplara yardımcı oldular, aynı anda gizlice müslümanlara
silah satılmasına göz yumdular ve şimdi şehirlerin yeniden
inşaası için milyonlarca dolar yardım salıyorlar. Böylece o
memleketi ele geçiriyorlar. Müslümanlar esirlik anlaşmalarını
kendi elleriyle imzalayıp, memleketlerine küfür olan demokrasi ve
hürriyetlerin yerleşmesine yardımcı oluyorlar. Kapitalist Amerika
ve Batının bölgesel yardımcıları İslam ümmetini boğuyor,
istikrar vaadiyle zilleti getiriyor ve zulümler artıyor. Bugünkü
durum gerçekten vahim. Çünkü Hilafet yok. İslam Devletinin askeri
yok ve bu askeri yönlendirecek merkez yok. Fakat bahsettiğimiz üç
sınıf halk mevcut ve bunlar arasında mesafeyi kısaltmamak için
kâfirler son güçlerini sarf ediyorlar. O günkü yönetici İslam
Devletinin halifesi idi ve ondan ümmetin hareket beklemesi doğru idi.
Fakat şu andakilerin kâfirlerin uşağı olduğu artık bellidir ve
onlardan müslümanların bir şeyler beklemesi boşunadır. Onların
getireceği ancak zillet ve alçaklıktır, çünkü İslamın
uygulanmaması için konulmuş birer kuklalardır. Demek ki onlarla
bizim aramızda İslama dönmedikleri müddetçe barış veya anlaşma
mümkün değildir. Onların işledikleri hainlikler açıkca teşhir
edilmesi gerekir.
|