|
İSLÂM YÖNETİMİN
POLİSİYE YÖNETİM OLMASINI HARAM KILAR
Abdulkadim Zellum
İslâm’a göre
yönetim ve devlet otoritesinden kasıt insanların işlerini şeriat
hükümleri gereğince görüp gözetmektir. Bu ise güç ve kuvvetten
ayrı bir şeydir. Devletin güç ve kuvvet sahibi olmasındaki amaç,
insanların işlerini görüp gözetmek değildir. Yani bunun
varlığı, oluşturulması, yürütülmesi, hazırlanması, otorite
olmaksızın mümkün olmasa bile otoritenin kendisi değildir.
Çünkü güç ve kuvvet maddi bir yapıdan ibarettir. Bu güç, bir
bölümünü polis teşkilatının oluşturduğu ordu ile temsil
edilir. Yönetici bu güç aracılığıyla hükümleri yürürlüğe
koyar, suçluları ve fasıkları cezalandırır. Otoritenin dışına
çıkanları, isyankarları yola getirir, taşkınlık yapanlara
karşı koyar. Bunu, otoriteyi ve otoritenin üzerinde yükseldiği
kavram ve düşünceleri korumak ve dışarıya taşımak için bir
araç olarak kullanır.
Tüm bunlar; her ne
kadar kuvvet olmaksızın otoritenin yaşaması mümkün olmasa da
sultanın (otoritenin) kuvvetten başka bir şey olduğunu net bir
şekilde ortaya koymaktadır.
İşte bu nedenle
otoritenin bir güç ve kuvvet haline dönüşmesi caiz değildir.
Çünkü otorite güç ve kuvvete dönüşecek olursa, insanların
işlerinin güdülmesi fesada uğrar. Otoritenin mefhumları ve
ölçüleri, insanların işlerini görüp gözetme mefhum ve
ölçüleri dışına çıkarak, baskı altında tutmak, kesip asmak,
ve tasallut haline gelir. Polisiye bir yönetime dönüşür. Otorite,
insanlara karşı terör, baskı, zorlama, kan dökmekten ibaret bir
organ haline gelir.
Otorite ve yönetimin
bir güç ve kuvvet haline dönüşmesi caiz olmadığı gibi güç ve
kuvvetin otorite olması da doğru olmaz. Çünkü sonunda kuvvet mantığına
göre insanlara tahakküme dönüşecektir. İnsanların işleri
askeri hükümlerin ortaya koyduğu mefhumlarla, baskı ölçüleriyle
yürütülmeye başlanır. Her iki durum sonunda ise tahrip ve yok
oluş ortaya çıkar. Dehşet, korku ve ürkeklik insanlara egemen
olur. Sonunda ümmeti en büyük zarara sebep teşkil edecek olan uçurumun
kenarına getirir, bırakır.
Arap ve İslâm
ülkelerindeki askeri yönetimler bunun en açık delilidir.
İslâm, Müslümanlara
Eziyet Etmeyi ve Onlara Karşı Casusluk Yapmayı Haram Kılmaktadır
İslâm, yöneticinin
insanlara işkence yapıp, onlara eziyet etmesini haram kılmıştır.
Ömer b. El-Hattab (ra) der ki: Rasulullah (sav)'i şöyle buyururken
dinledim:
"Şüphesiz
dünyada insanlara işkence edip azap edenleri Allah kıyamet gününde
azaplandıracaktır.”
Yine Rasulullah (sav) şöyle
buyurmuştur:
"Cehennem ehlinden
henüz görmediğim iki kesim vardır. Bunların birisi beraberlerinde
insanları kendileriyle dövdükleri ve sığır kuyruklarını
andıran kamçılar (coplar) bulunan bir topluluktur...”
Aynı şekilde İslâm,
Müslümanların gizliliklerine, şeref ve haysiyetlerine, mallarına,
namuslarına saldırıda bulunmayı, evlerinin mahremiyetlerini çiğnemeyi
haram kılmaktadır. Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:
"Her Müslümanın
her şeyi diğer Müslümana haramdır. Kanı, malı ve canı
haramdır.”
Peygamber (sav), Kâbe
etrafında tavaf ederken şöyle buyurmuştur:
"Ne kadar hoş ve
güzelsin. Kokun ne kadar hoş ve güzeldir. Ne kadar büyüksün!
Senin hürmetin (saygınlığın ve değerin) ne kadar büyüktür!
Bununla beraber Muhammedin canı elinde bulunana yemin ederim ki,
malıyla kanıyla mü'minin hürmeti, Allah nezdinde senden daha
büyüktür. Ve mü'min hakkında hayırdan başka birşey düşünülmeyeceğini
sanıyorum.” Yine
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Müslümana sövmek fasıklık,
onu öldürmek ise küfürdür.”
Evlerin mahremiyeti
hakkında da şöyle buyurmaktadır:
"Bir kimse senin
iznin olmaksızın evinin içine ve mahremlerine bakacak ve muttali
olacak olur ise, sen de attığın bir çakıl taşı ile onun gözünü
çıkartacak olursan bundan dolayı senin için bir vebal yoktur.”
Sehl b. Sa'd es-Sâidi'den: "Adamın
birisi Nebi (sav)'in,
hücrelerinden (evinin odalarından) birisine gizlice baktı.
Peygamberin elinde başını taradığı bir tarak vardı. Bunun
üzerine Allah'ın Rasulü şöyle buyurdu: “Senin (bana) bakmakta
olduğunu bilseydim bu tarağı gözlerine batırırdım. İzin isteme
emri görmeyi önlemek için verilmiştir”
"Her kim
başkalarının evine onların izni olmaksızın muttali olursa, içeriyi
görürse gözünü çıkartmaları onlara helâl olur.”
İslâm aynı şekilde
Müslümanlara karşı tecessüsü, onları gözetmeyi, onları takip
etmeyi, haberlerini inceleyip tetkik etmeyi, Müslümanın Müslümanlara
karşı casusluk yapmasını haram kılmıştır. Yüce Allah şöyle
buyurmuştur:
"Ey iman edenler,
zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın çoğu günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayınız."
(Hucurat 12)
Rasulullah (sav)
de şöyle buyurmuştur: َّ
"Zandan kaçınınız.
Çünkü zan sözün
en yalanıdır, tecessüs etmeyiniz, gizlice haber araştırmayınız.
Hased etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize buğz
etmeyiniz. Allah'ın kulları, kardeş olunuz.”
Yine bir başka hadisde
şöyle buyurmaktadır:
"Ey diliyle iman
edip te imanın kalbine nüfuz etmediği kimseler! Müslümanların
gıybetini yapmayınız. Onların gizliklilerinin ardına düşüp araştırmayınız.
Çünkü kim Müslümanların gizliliklerinin arkasına takılıp
araştıracak olursa Allah da onun gizliliklerini takip eder.
Allah'ın gizliliklerini takip ettiği kimse
ise evinin içinde bulunsa dahi Allah onu rezil eder.”
Ayeti kerime ve hadisi
şerifler, Müslümanlara karşı casusluk yapmayı haram kaldığı
gibi, Müslümanların gizliliklerini takip edip araştıranları
mutlaka Allah'ın da gizliliklerini takip edip rezil edeceğini
belirterek tehdit etmiştir. Diğer taraftan Müslümanlara karşı
casusluk yapmak üzere haber alma örgütlerinde çalışmayı Müslümanlara
haram kılan hadisi şerifler de vardır. Misver'in Nebi (sav)'den
rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilmektedir:
"Her k im
bir Müslüman(ın gıybetini yapmak ve şerefini ayaklar altına
almak) sebebiyle bir lokma dahi yese şüphesiz ki Allah o lokmanın
benzerini cehennemde ona yedirecektir. Yine her kime de Müslüman bir
kimseye verdiği bir zarar dolayısıyla mükafat olarak bir elbise
giydirilecek olursa şüphesiz Allah o kimseye bu elbisenin bir
benzerini cehennemde giydirecektir.”
Müslümanlara karşı
tecessüs haram olduğu gibi zimmet ehlinden olan raiyyeyi tecessüs
de haramdır. Çünkü zimmet ehlinin de Müslümanların lehine olan
adil uygulamalardan yararlanma hakları vardır. Onların da Müslümanlar
üzerindeki mükellefiyetlerin bir benzeri vardır. Rasulullah (sav)
onlar hakkında hayır tavsiyede bulunmuş ve onlara eziyette
bulunmayı yasaklamıştır. Şöyle buyurmuştur:
"Her kim antlaşma
yapılan bir kimseye zulmeder veya gücünün üstünde
olan bir şeyi emrederse... kıyamet günü
aleyhine ben delil olacağım.”
Ayeti kerimeler
ve hadisi şerifler her ne kadar tecessüsün haram oluşu hususunda
genellik ifade etmekte iseler de; ister fiilen harbi olsunlar isterse
hükmen harbi olsunlar, harbi kâfirlere karşı tecessüs, ilgili
ayet ve hadislerin genel kapsamından istisna edilmiştir. Çünkü bu
hususta harbi kâfirler dışında kalanlara tecessüsün haram olduğunu
tahsis eden başka hadisler varid olmuştur. Harbi kâfirler hakkında
tecessüs ise haram değil, hatta vaciptir. İslâm Devleti’nin de
bunu yerine getirmesi görevidir. Çünkü Rasulullah (sav), Abdullah
b. Cahş'ı ve onunla birlikte muhacirlerden 8 kişiyi Mekke ve Taif
arasında "Nahle"
denilen yere Kureyşlilerin haberlerini tetkik etmek ve onlara dair
haberleri öğrenmek üzere göndermiştir. Kâfir düşmana karşı
tacessüs, İslâm ordusunun da İslâm Devleti’nin de uzak
duramayacağı işler arasındadır.
Kafir düşmana
karşı tecesssüs İslâm Devleti’nin yerine getirmesi gereken bir
görev olduğu gibi, kâfir düşman tarafından İslâm Devleti’ne
karşı yapılacak casusluk faaliyetlerine karşı koymak için
gerekli organlara ve yargıya sahip olması da icap eder. Çünkü
Buhari, Seleme b. El-Ekva'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Nebi
(sav) bir seferde olduğu sırada bir
casus geldi. Bu casus, Peygamber (sav)’in
arkadaşlarından birisinin yanında oturup, konuşmaya koyuldu,
dinledi sonra da sıvışıp gitti. Bunun üzerine Allah'ın Rasulü
şöyle buyurdu: “Onu yakalayıp öldürünüz.”
Sonra onu yakalayıp öldürdüler,
üzerindekileri ganimet olarak aldılar.” Diğer
taraftan İmam Ahmed de Furat b. Hayyam'dan, yaptığı rivayette Nebi
(sav)'in: "onun öldürülmesini emrettiğini"
rivayet eder. Ebu Süfyanın casusu ve antlaşmalısı olan bir adam,
Ensar'dan halka olmuş bir topluluğun yanından geçerken: Ben
Müslümanım dedi. Bunun üzerine orada bulunanlar: Ey Allah'ın
Rasulü bu adam Müslüman olduğunu iddia ediyor dediler. Allah'ın
Rasulü:
َ"Aranızdan
bir takım kimseler vardır ki, biz onları imanlarıyla başbaşa
bırakıyoruz. Bunlardan birisi de Furat b. Hayyan’dır.”
Buhari, Ali
(ra)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Rasulullah
(sav), beni, Zübeyr'i
ve el-Mikdad b. Esved'i gönderip şöyle dedi: "Ravzatu Hah
denilen yere varıncaya kadar gidin. Orada beraberinde bir mektup
bulunan bir kadın göreceksiniz. O mektubu ondan alınız. Bizler
atlarımızı hızlıca koşturarak yola koyulduk. Nihayet Ravza'ya
vardık. Orada kadın ile karşılaştık ve Mektubu çıkart dedik.
Beraberimde bir mektup yok deyince, şöyle dedik: Ya mektubu çıkartırsın
yahut da elbiselerini çıkartırsın. Bu sefer mektubu saçlarının
arasından çıkarttı. Biz de onu alıp Rasulullah (sav)'e
getirdik.”
İşte bütün
bunlardan açıkça ortaya çıkmaktadır ki İslâm yönetimin
polisiye bir yönetim olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Polisiye bir yönetim olması caiz de değildir. Çünkü polisiye
yönetimin Müslümanlara çok büyük zararı vardır ve şer’î
hükümler ile çelişmektedir. "Zarar da yoktur, zarara
zararla karşılık vermek te yoktur" şeklindeki şer’î
kaideye de muhaliftir.
Bunların tamamı, İslâm
Devleti’nin Müslüman olsun zımmi olsun raiyyesine karşı
casusluk faaliyetleri yapmak için haber alma örgütü kurmasının
ve onlara eziyet etmesinin haram olduğunu da açıkça ortaya
koymaktadır.
Diğer taraftan İslâm
Devleti’nin kâfir düşmana karşı casusluk yapmak, onlara dair
haberleri öğrenmek ve İslâm Devleti’ne karşı yaptıkları
casusluk işlerine karşı mücadelede bulunmak üzere bir casusluk teşkilatı
kurması da farzdır.
|