Raşidi Hilafet ....Yıl 12...Sayı 125 Sefer 1421...Mayıs 2000   

 

SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİMİZ

LAWRENCE'NİN GİZLİ HAYATI

Derleyen: Mehmed Sakin

İslam devleti Hilafetin yıkılışında öne çıkan iki isim... Veya bir yıkıntıyı hazırlamakta birbirini destekleyen iki şahsiyet. Atatürk üzerinde bilinen veya açığa çıkan yönleri hakkında bir çok yazı ve makaleler yayınlanmıştır. Nedense onunla aynı dönemde faaliyet gösteren diğer şahsiyetler üzerinde yeterli derecede bir araştırmaya gidilmemiştir. Bu sayımızda Atatürk’le aynı dönem değişik beldelerde faaliyet gösteren bir şahıs üzerinde durmak istiyoruz.

Philip Knightley ve Colin Simpson’nun kaleme aldığı, İngilizceden Türkçeye Cüneyd Emiroğlu tarafından tercüme edilen ve 1975 yılında Sebil Yayınevi tarafından yayınlanan Lavrens’in Gizli Hayatı adlı kitapdan alıntılar yaparak okuyucularımıza tarihin karanlık kalan sayfaları arasından demetler sunmaya devam edeceğiz.

Kitabın dikkat çekici yanı, İslam beldelerinde yıkımın Milliyetcilik temelleri üzerine dayandırıldığı, bu yıkımda İngilizlerin en büyük rolü üstlendiğidir. Silah gücüyle yıkılamayan Hilafet devleti, milliyetcilik fikri taassubcuları ve yandaşlarına karşı yeterli direnci gösteremez ve yenik düşer. Balkanlar ve Anadolu’da Atatürk ve yandaşlarının ümmetin arasına yaydıkları küfrün Milliyetcilik mikropları, araplar arasında da meşhur İngiliz casusu Lavrens ve yandaşları tarafından gerçekleştirilir. Lavrens’in yaptığı çalışmalarda İngilizlerin kalleş, hain ve sinsi yönleride sayfalara yansımaktadır. Bu tuzağa düşen düşüncesiz, kuklalar içinse söylenecek fazla bir sözümüz yoktur...

Dörtyüz seneye yakın zaman boyunca Cezayirden İran körfezine, Halepten Hind Okyanusu’na kadar uzanan bölgede Osmanlı İmparatorluğu (!) tam bir dominyon sistemi takip etti. 1876 tarihinde Sultan Abdühamid Han tahta çıktığında, karşısında Büyük Britanya İmparatorluğunu buldu.

Sultan Abdülhamid’in şahsi kabiliyet ve diplomatik dehası dahi bu vaziyete mani olamak için yeterli değildi. Her yer casus ve haber uçurucularla dolup taşıyordu. Bu sebeble devlet aleyhine çalışanlar tesbit edilir edilmez Osmanlı Hükümeti’nin askeri mahkemelerine sevkediliyor ve ölüm cezasına çarptırılıyorlardı. (Bunların aralarından hafif cazalarla kurtulan birisi vardı.)

Lavrens...Gerçekten o (Lavrens), Ceziretülarab’ı bizden kopararak bu ülkenin petrolünü istismar etmek isteyen İngilizlerin yetiştirip bu maksatla kullandıkları şeytani, bir zekaya malik müthiş bir casusudur. 1935 yılında ölen, Arabistan’da şöhret yapmış olan Lavrens, iki nesil boyunca Britanya İmparatorluğu’nun kahramanı olarak göründü. Hogarth, Lawrenc’e esasları, Round Table denilen bir teşkilatta hazırlanan emperyalizm ideallerini aşılıyordu. Hal tercümesini yazan Villars, Lavrens’in “homoseksüel” olduğunu açığa vurur. Lawrenc’e Hogarth’ın ince eleyip sık dokuyan dikkatiyle yetiştirildi. Hiç kimse Arap eyaletleri (!) hakkında Hogarth’ın sahip bulunduğu bilgi ölçüsünde bir bilgiye sahip değildi. Aslında bir arkeolog olmasına rağmen, bilhassa bölgedeki siyasi cereyanlar üzerinde dikkate değer bilgisi vardı. Hogarth 1909 da onu korumak yolunda bütün imkanları seferber ederek Lavrens’i Ortadoğu’ya gönderme kararı vermişti. Lavrens, elinde bir deste talimat ile kendisini hedefe götürecek gemiyle denize açıldı. Lavrens 6 Temmuz 1909’da Beyrut’a ulaşmıştır. Vazifelendirildiği plana göre Suriye toprakları içinden geçerek bin mil (ki bugün bu yerler İsrail, Ürdün ve Lübnan toprakları olarak biliniyor) yol almış olacaktı. Kendisine bağlı Araplara, Türklere karşı bir zafer kazanmalarında yol gösterdi. O, adeta Mekke prensi ve Şam’ın taçsız kralı olmuş beyaz bir Araptı. Oxford’lu, Lavrens Arap davasına bağlılığı ile baskıncıları bozguna uğratmayı başardı ve onları Şam’ı almağa kışkırttı. Lavrens’in Filistin toprakları için tavsiye ettiği, bu topraklar üzerinde bir takım Yahudi çiftlikleri kurulmasıydı.

Osmanlı İmparatorluğu (!) dini birlikti. “Sultan” İslam Aleminin “Halife” olarak tanıdığı en mukaddes bir liderdi. Bu yüzden İngiltere hükümetinin iğne üzerinde oturur vaziyette olmasının sebebi de, hakimiyeti altında bulunan Hindistan’da yetmiş milyon civarında Müslüman topluluğu bir işaretiyle harekete geçirerek İngiltere’ye karşı cihadı başlatma kabiliyet ve imkanına sahip bulunmasıydı. Osmanlı Sultanı, bu kuvvetini kullanmak temayülünde değildi.

Hindistan, İngiltere’nin hem bir üssü hemde değerli müşterisi olmak yönünden gerçekten çok ehemmiyetli bir stratejik vaziyete sahipti. İngiltere askeri gücünün yüzde ellisi Hindistan’da üslenmişti. İngilizlerin bir endişeside “Süveyş Kanalı”nın kontrolünün, daha doğrusu korunmasının temini idi. Bunun sağlanmasıyla Suriye ve Arabistan’nın kontrolü işi de pratik bir yoldan halledilmiş oluyordu. İngilizler, Osmanlı hakimiyeti altındaki topraklarda rahatça dolaşıyor, adeta Ortadoğu seyahatlerinin keyfini çıkarıyorlardı. Karkamış, Lavrens’e, haber alma servisi için, Ortadoğu’da en faydalı olabileceği, “deliler ve kaçaklar” dünyası olarak, en bulunmaz yer olarak görünmüştü. Karkamış, Fırat nehrinin batı kıyısıydı. Bu bölgenin en yüksek yerine tırmanarak, şehrin bütün akışını, dümdüz vadiyi görmek çok kolaydı. Lavrens şortunu çıkarıp soyunur ve güneşin bütün yakıcılığına kendini terkeder. Bu arada arapçasını da süratle ilerletmektedir. Bundan böyle yerli halk ona hiç bir zaman yabancı gözüyle bakmayacaktır. Hatta Osmanlı resmi makamlarına bir yerli olduğuna inandırmıştı bile. Dahoum ve Hamdudi ile yakın arkadaşlığı sayesinde, Lavrens, Suriye ve onun cemiyetine ait çok faydalı bilgiler elde etmişti. Lavrens Karkamış’ta, D:G: Hogarth’ın idaresinde “Hitit Medeniyeti” ile ilgili kazılar yapıyor ve buldukları “antikaları” British Museum için İngiltereye gönderiyorlardı. “İsrail ilim vakfı”ndan çok iyi bir müdaafakoruma imkanını da elde ederek işe başlamışlardır.

Almanlar tarafından işinden atılan bir İtalyan mühendis, döşenmekte olan “tren hattının” dağların arasından geçen bölge planlarını bu İngiliz ajanlarına teslim etmiştir.

Lavrens’e göre: “Osmanlı Hükümeti’nin Sina Çölü’nde yapılan harita çalışmalarından hiç hoşlanmadığını, bölgede vazifeli Osmanlı resmi makamlarının davranışlarından anlamaktayım.” (Diye söz ederek planlarının sezildiğinden bahsetmekte.)

T.E. Lavrens, hadiselerin patlak vermesi sırasında Karkamış’ta, Bağdat-Berlin demiryolunun can damarı olan bir noktadan vazifesi olan gözleme ve haber alma işini yerine getiriyordu. Araplara derin bir duygu ile bağlı olmayan Lavrens’in ırk olarakta onları düşündüğü yoktu. O, Arap istiklalini ve hürriyetini sağlamaktan ziyade onları Britanya imparatorluğu’nun bir parçası haline getirmek niyetindeydi. 19 Mart 1924 ‘de Charlotte Show’a yazdığı mektupda:

“Doğuda kazanacağımız hızlı ve ucuz zaferler için zaruri bulunduğuna ve sözümüzü tutmadan kazanmanın kaybetmekten daha iyi olduğuna inandığımdan ötürü hilebazlığı göze aldım.” diyor.

Kendisinin rol almış olduğu isyan, dikkate değer miktarda Türk kuvvetlerini (!) ve techizatını Hicaz’a saptırmış ve İngiliz ordusu sağ kanadının Filistin’e doğru ilerlemesini sağlamıştır.

Lavrens, İngiltere’de yazdığı çeşitli mektuplarda: “Osmanlıların kökünü Suriye’den kazımak için çok uğraştım” diye bir ifade kullanmaktadır.

9 Aralık 1914 sabahı, Ortadoğuda daha kuvvetli bulunan Osmanlı üstünlüğünü yıkmak için Kahire’deki yeni vazifesine çabucak intibak eder. Orada yaptığı yazışmalarda; “Öyle sanıyorum ki, bu gerçekten başlı başına bir eğlence olacaktır” ifadesini kullanır.

Lavrens, Osmanlı vatandaşı olan Boutagy’e para karşılığında kendisiyle çalışmasını teklif eder. Boutagy Osmanlılar’a ait her bilgiyi tesbit edilen günde Lavrens’e aktaracaktır. Kurulan teşkilat sayesinde çok kıymetli siyasi ve stratejik vesikalar elde ediliyor, anında Lavrens’e aktarılıyordu. Osmanlı Devleti’nin Süveyş bölgesi’ne asker çıkarmak isterken, bundan vaz geçip Çanakkale’yi daha kuvvetli bir şekilde müdafaa edeceği öğrenilmişti. Bu haberleri getirenlere Lavrense fazlasıyla cömert davranıyordu. Ve bilinmeyen Lavrens’in sonradan Gizli Teşkilat’da haritalama işinde vazifeli olduğu söylendi.

Lavrens, İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı kuvvetleri tarafından tuzağa düşürülmüş olduğu Mezopotamya’daki “Kut”da denilen “Kutal Amara “ bölgesine gönderilmiştir. Vazife yerindeydi, Uzun zamandan beri aramakta olduğu, Türklere(!) karşı çıkarılacak bir isyanda liderliği yapabilecek bir Arap Milliyetciliğini bulmaya çalışması imkanını elde etme talihine erişmiştir ki bu da hayatındaki ehemmiyetli noktalardan birisidir.

Aldığı emirde, acele olarak, İngilizler’in Mezopotamya’daki seferi kuvvetlerini abluka altına alan Osmanlı askeri kuvvetlerinin kumandanı ile temasa geçerek İngilizleri serbest bırakması için kendisine “bir milyon Sterline”e kadar yükseltebileceği bir teklif yapması istenmektedir. Telgraf metninde aynen şunlar yazılmış bulunuyordu:

“Çok gizli ve şahsen hareket et. 14895 hattını daha ucuza mal et. Yüzbaşı Lavrens, Basra Körfezi’ndeki vaziyeti halletmek için 30 Marttan itibaren Mısır’dan ayrıl ve Mezopotamya’daki Türk (!) liderlerden mesela Halil Paşa’yı veya Necib’i satın almağa bak ki ancak bu şekilde Townshend ve askerleri serbest kalabilir. Bu vazife için sana rüşveti bir milyon Sterline kadar yükseltmek hakkı tanınmıştır. İşe yarayacağını kestirdiğin takdirde yanına bir yerli alabilirsin, bu olmadığı takdirde acele Basra’ya hareket et.” Lavrens bu vazifesinde başarısızlığa uğramıştı. Çok gizli olarak aldığı bir emirde Kendisinden Kahire’de bulunan bir büro ile temas etmesi isteniyordu. Bu büro Albay Clayton tarafından kurulmuş, maksat Arap Milliyetcilerinide buraya toplamak ve onlara gerekli yardımı temin ederek bir direnme teşkilatı meydana getirmekti. Kahire bürosu, Milliyetcilik anlayışları uyuşan kişileri tesbit ederek bir araya getirmişti. Ayrıca içlerinden liderlik yapabilecek vasıfta olanları aralarından çıkararak kısa bir kurstan sonra Basra’ya gitmelerini temin etmiştir. Lavrens’e verilen emirde; “İngiliz birlikleriyle Arap Milliyetcilerini aynı istikamette sevkedebilmek imkanını ihdas edebilmendir” deniliyordu. İngiliz resmi çevrelerinin gerçek Arap Milliyetciliğinin hareket noktasının “para” olduğu dair inanç hakimdir.

Lavrens bütün bu tavsiyeler ışığında çalışmalarına başlar. Osmanlı Meclisinde mebus olan Süleyman Feyzi’ye, kendisinden Türklere karşı bir isyan tertiplemek için kuvvet toplaması isteğinde bulunmuştur. Bunu isterkende sınırsız altın vereceğini söylemekten geri kalmamıştır.

Mezopotamya’da Arap isyanının yeraltı faaliyetleri için kendisine mahalli elbiselerden derlenmiş bir kolleksiyon hazırlar. Lavrens’in Arap isyanının ateşini yakacak olan İngiliz İstihbarat Zabitinin mahalli kıyafetlerden bir düzine satın aldığı ve devamlı olarak bunları giydiği, kendi günlük notlarından öğrenilmiştir.

Lavrens, yeni bir fikirle tekrar sahnededir. Kahire bürosuna çektiği telekste bu fikrini belirtir: “Şayet Osmanlı İmparatorluğu (!) yıkılır Sultanda ortadan kaldırılırsa, ki Halifelik Yavuz Sultan Selim’den beri Osmanlı hanedanının tekelindedir, böylece Halifelik tekrar Hz. Muhammed’in ailesine geçebilecektir. Halen Mekke Şerifi Hüseyin, eğer yukarıda izah ettiğimiz hadiseler vukuu bulursa, Halife olacak ilk namzettir.”

Mekke şerifi Osmanlılara karşı isyan bayrağını kaldırır. Lavrens, amirlerine İngiltere’nin Mekke Şerifi’ni siyasi ve iktisadi bakımdan desteklemesi tavsiyesinde bulunur. Ayrıca bir mektupta yazdığı “isyanın siyasi ve stratejik manadaki anahtarlarının tatbiki şeklini” Emir Faysal’ın emir zabitine teslim ederek Londra’ya gönderir. Lawrens’in bütün isteği, İngiltere’nin yardımıyla isyanın büyüyerek yürütülmesidir. Bir yandan da Arapları savaşa çağırır. Bu çağrıyı yaparken onlara bağımsızlık ve hürriyet vadetmektedir. Artık Emir Faysal ve beraberindeki isyancıları İngiltere’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet etmektedir. Mekke Şerifi Hüseyin, evinin penceresinden namlusunu çıkardığı tüfekle Osmanlı barakalarına ateş açar. Bu davranışın manası, halkı Osmanlılara karşı isyana çağırmaktadır. Böylece, bu yoldan, arapların isyanı, İngilizlerin Ortadoğu’daki çıkarlarına alet edilmiş oluyordu. Artık Lavrens, bütün inandırıcılığı ile oyununu sahneye koyar. Evvela üzerindeki ünüformasını çıkararak mahalli elbiselerini giyer. Onların halkıyla yer içer, yatar kalkar...

En çok işe yarayacak adam Hüseyin’dir. Mekke Şerifi Hüseyin, yaşlı bir din adamıdır. Hüseyin, Mekke Şerifi olmadan önce Osmanlı İmparatorluğundaki (!) vazife yeri İstanbul’du. Ancak bütün dini liderler arasından kendisi seçilerek Mekke Şerifliğine getirilmişti. Arabistan’daki liderler içinde Arap asıllı tek şahsiyet olmasıdır. Bu yüzden Mekke Şerifi Hüseyin, Arap Milliyetcileri arasında en az muhalifi bulunan lider olarak kabul ediliyordu. Zaten bütün bu hususiyetlerinden dolayı da Arap isyanının lideri olarak sahnede Hüseyin’i görüyoruz.

Tamamen Lavrens’in şahsi kabiliyetinin bir eseri olarak, daha açıkcası buna dayanan bir hareketle “isyan” Mekke’yi almış, Hicaz’ın büyük bir kısmını ele geçirmiş ve böylece “Büyük isyan” haline gelerek Medine’nin önüne gelip dayanmıştır. Şimdi asıl mesele Hacca giden tren yolunu kesmekti. Bunu yapmaklada “Haremeyn”i de kaybeden Türklerin (!) bölgedeki varlığına son vermek demekti. Buda Deraa’yı işgal etmekle mümkün olabilirdi. Hemen İngilizlere başvuran Hüseyin, Hicaz tren hattını bombalamak için “Hofitzer” ve dağ topları almasına rağmen, yinede hattı yarma imkanı bulamamıştı.

Lavrens şeyhlerle bir çok defa görüşmelerde bulunur. Maksadı bu adamların ne dereceye kadar güvenilir olduklarını anlamaktır. Hatta sırf denemek için, kendilerine Hicaz demir yolunu bir kaç yerden bombalamalarını teklifte bulunur. Bu arada bir trenide havaya uçurtur. Lavrens, artık kendini tanıyan araplar tarafından çok yüksek kimselere yapılan muamalenin benzerini görüyordu.

Bütün bunların yanında Mezopotamya raporlarında da rastladığımız “Mekke siyaseti Suriye’nin fethi” gibi bölümlerde, Lavrens, Ortadoğu’daki tezgahın (İngiliz) en ağır silahı, en selahiyetli ağzıdır. Hangi taş kaldırılırsa, altından mutlaka Lavrens çıkmaktadır. Araplar gibi giyinerek ve davranarak yaşamasının sebebi bu hissi insanları, kendi planının gerektirdiği şekilde “kontrol” edebilmek isteğinin icabından başka ne olabilir? “Ortadoğu’da kontrolü elimizde bulundurmak istiyorsak, evvel emirde Şam vilayetini sağlam ellere bırakmak zorundayız.” Demek suretiyle duruma gerektiği kadar aydınlık getirmektedir.

“Mekke Siyaseti”ni ele aldığı raporunda açıkladığına göre, Kral Hüseyin’in uzun vadeli tutumunda Hicaz’daki Osmanlı Hükümeti’nin yerini alma temayülü gittikçe belirli bir kuvvet kazanacaktır. Böyle bir siyasi değiş-tokuş, şüphesiz bölgede çok kan akmasına sebep olacaktır. Bundan faydalanarak, İslam dayanışmasının birleştirici mahiyetine vurulacak darbeyle istenilen bölücü taktik muvaffak olacaktır. Neticede ortaya, iki ayrı İslam ülkesinde iki ayrı “Halifelik” makamı meselesi çıkacaktır. Biri Osmanlı İmparatorluğu’nda (!) diğeri ise Arabistan’da.

Lavrens, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıcı “Sykes-Picot” planını iki yıl müddetle Araplardan gizler. Ancak Rusyadaki Bolşevik hareketinden sora bu plan ortaya çıkar.

Lavrens bir tarafatan Faysal’la kendi arasında ortak hareket etmeği gerçekleştirmeye çalışırken, bir taraftan da Hogarth’la birlikte Araplar arasında bir iç savaşın ana noktalarının tesbitine çalışmaktadır.

Mezopotamya’da İngiliz Savunma Bakanlığı adına faliyet gösteren Sykes bölgenin haritasını yapmak vazifesiyle görevlendirilir.

İngilizler bir yandan Araplara hürriyet istiklal masalı okurken, bir yandanda Mezopotamya’yı elegeçirmenin sağlayacağı faydaları tesbit etmekle meşguldüler. Bir taraftan petrol bölgelerinde hemen çalışmaya başlayarak elde edecekleri petrolün miktarını tesbit ederken, bir taraftanda bölgede bir koloni teşkil etmek maksadıyla çalışmalara girişmiş bulunuyorlardı. Böylece İngilizler tam bir ikili oyun oynamanın örneğini ortaya koydular.

Filistin o günlerde kendisine has bir rejimin takipcisi durumundaydı. Yahudi-Siyonist inanç ve teşkilat, o günlerde ellerine geçen büyük bir fırsatı değerlendirerek Yahudilerin uzun zamandan beri rüyasını gördükleri devlet kurma şansını aniden ele geçirildiğinin farkına vardı. Araplara terkedilen bölge, hiç bir kıymeti olmayan ufak bir toprak parçasından başka bir şey değildi. Sulh konferansında Yahudi kulisi kuvvetli ve tesirliydi. Weizman’a göre; ” Yahudi Filistini alabilirdi, ama bunun için İngiltere’nin himayesi gerekliydi.” Yoksa, demokratik esaslara göre tatbik edilecek idare şekli, azınlık olan Yahudi kesimine faydadan ziyade zarar getirecekti. Bundan sonra Ortadoğu oyununda “Siyonistler’de rol alacaktır. Gerçekten Lavrens’in kitabında aynen işaret ettiği gibi, Siyonistler müthiş bir süratle Ortadoğu’da rolü olan irili-ufaklı bütün gerilla kuvvetleriyle Siyonizm arasında bir bağlantı şebekesi kurarak, daha doğrusu varolanı işleterek, bu kuvvet merkezleriyle doğrudan doğruya veya vasıtalı olarak hemen temasa başlarlar. “Milletlerarası Siyonist Yahudi Teşkilatı” nın başında, onun diktatörü olarak bilinen Weizman ve müşavirleri Faysala teklifte bulunurlar. Siyonizm fiili hareketinin ilk resmi teşebbüsü yapılır, casusluk şebekesi mükemmellikle çalışmaya başlamıştır. Lavrens bu mevzudaki görüşünü şöyle belirtmektedir:

“İngiliz imparatorluğu hızlı bir tempo ile gelişmektedir. 1914-1918’de Afrika, Avusturalya ve Asya’da bir takım yerleri, Mezopotamya’yı, Arabistan’ı, Suriye’nin yarısını almış bulunuyoruz. Bütün bu yenikondu evlerle aniden çökebiliriz. Bu durumda en uygun olanı, Araplarla Siyonizm arasında bir ortak çalışma imkanı meydana getirmektir.”

Faysal Irak tahtına; Abdullah Ürdün tahtına sahip olmuşlardır. İbni Suud satın alınmalıdır. Evet, hemen harekete geçen rüşvet mekanizması İbni Suud’a senede yüz bin İngiliz lirası ödemeler yapacaktır...

13 Mayıs Lavrens’in hayatında bilmeden sona erdirdiği en kötü gündür. 6 gün komada yatmış ve sonunda ölmüştür...

 

DERLEYENİN GÖRÜŞÜ:

 

Ne acıdır ki; koskoca Osmanlı Devletini yıkanlar ya şarhoş veya homoseksül kişilerdir. Bunlar o kişilerin şahsiyetlerinin düşüklüğünü göstermesine rağmen yaptıkları işler akıllara durgunluk verecek nisbettedir. Bugünkü İslam beldelerinin halini belirleyici kişiler olmuşlardır. Irkçılığın, vatancılığın kolgezdiği beldelerde artık kafirler için böylesi ajanlara gerek yoktur. Çünkü Müslümanların başlarına dikdikleri hain idareciler bu vazifeyi fazlasıyla yerine getirmektedirler. Acı olan taraf; müslümanların halen bunlara göz yumması ve onların cürümlerine ortak olmalarıdır. Bu şekilde yaşamaları haramdır. Küfrü izale edip yerine İslam’ı hakim kılmaları farzdır. Bu farzı edadan bir an geri durmaları dünya ve ahirette hüsranla neticelenecektir. Gerçek olan müslüman zillet altında yaşamayı kabullenen değil ona baş kaldırandır. Allah (cc)dan dileğimiz İslam ümmetinin bir an önce bugünkü betbaht, zillet dolu bu halden kurtulmasıdır... Bu kurtuluşta ancak Hilafet devletinin tekrar yeryüzüne hakim olması ile gerçekleşecektir.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Halife kalkandır, ancak onunla korunulur ve onunla savaşılır”

 

"Raşidi Hilafet" İslam Fikrine Dayalı Siyasi Dergi