|
SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİMİZ
LAWRENCE'NİN GİZLİ
HAYATI
Derleyen: Mehmed
Sakin
İslam devleti Hilafetin
yıkılışında öne çıkan iki isim... Veya bir yıkıntıyı
hazırlamakta birbirini destekleyen iki şahsiyet. Atatürk üzerinde
bilinen veya açığa çıkan yönleri hakkında bir çok yazı ve
makaleler yayınlanmıştır. Nedense onunla aynı dönemde faaliyet
gösteren diğer şahsiyetler üzerinde yeterli derecede bir araştırmaya
gidilmemiştir. Bu sayımızda Atatürk’le aynı dönem değişik
beldelerde faaliyet gösteren bir şahıs üzerinde durmak istiyoruz.
Philip Knightley ve Colin
Simpson’nun kaleme aldığı, İngilizceden Türkçeye Cüneyd Emiroğlu
tarafından tercüme edilen ve 1975 yılında Sebil Yayınevi
tarafından yayınlanan Lavrens’in Gizli Hayatı adlı kitapdan
alıntılar yaparak okuyucularımıza tarihin karanlık kalan
sayfaları arasından demetler sunmaya devam edeceğiz.
Kitabın dikkat çekici yanı,
İslam beldelerinde yıkımın Milliyetcilik temelleri üzerine dayandırıldığı,
bu yıkımda İngilizlerin en büyük rolü üstlendiğidir. Silah gücüyle
yıkılamayan Hilafet devleti, milliyetcilik fikri taassubcuları ve
yandaşlarına karşı yeterli direnci gösteremez ve yenik düşer.
Balkanlar ve Anadolu’da Atatürk ve yandaşlarının ümmetin arasına
yaydıkları küfrün Milliyetcilik mikropları, araplar arasında da
meşhur İngiliz casusu Lavrens ve yandaşları tarafından gerçekleştirilir.
Lavrens’in yaptığı çalışmalarda İngilizlerin kalleş, hain ve
sinsi yönleride sayfalara yansımaktadır. Bu tuzağa düşen düşüncesiz,
kuklalar içinse söylenecek fazla bir sözümüz yoktur...
Dörtyüz seneye yakın zaman
boyunca Cezayirden İran körfezine, Halepten Hind Okyanusu’na kadar
uzanan bölgede Osmanlı İmparatorluğu (!) tam bir dominyon sistemi
takip etti. 1876 tarihinde Sultan Abdühamid Han tahta çıktığında,
karşısında Büyük Britanya İmparatorluğunu buldu.
Sultan Abdülhamid’in şahsi
kabiliyet ve diplomatik dehası dahi bu vaziyete mani olamak için
yeterli değildi. Her yer casus ve haber uçurucularla dolup taşıyordu.
Bu sebeble devlet aleyhine çalışanlar tesbit edilir edilmez
Osmanlı Hükümeti’nin askeri mahkemelerine sevkediliyor ve ölüm
cezasına çarptırılıyorlardı. (Bunların aralarından hafif
cazalarla kurtulan birisi vardı .)
Lavrens...Gerçekten o (Lavrens),
Ceziretülarab’ı bizden kopararak bu ülkenin petrolünü istismar
etmek isteyen İngilizlerin yetiştirip bu maksatla kullandıkları
şeytani, bir zekaya malik müthiş bir casusudur. 1935 yılında
ölen, Arabistan’da şöhret yapmış olan Lavrens, iki nesil
boyunca Britanya İmparatorluğu’nun kahramanı olarak göründü.
Hogarth, Lawrenc’e esasları, Round Table denilen bir teşkilatta
hazırlanan emperyalizm ideallerini aşılıyordu. Hal tercümesini
yazan Villars, Lavrens’in “homoseksüel” olduğunu açığa
vurur. Lawrenc’e Hogarth’ın ince eleyip sık dokuyan dikkatiyle
yetiştirildi. Hiç kimse Arap eyaletleri (!) hakkında Hogarth’ın
sahip bulunduğu bilgi ölçüsünde bir bilgiye sahip değildi.
Aslında bir arkeolog olmasına rağmen, bilhassa bölgedeki siyasi
cereyanlar üzerinde dikkate değer bilgisi vardı. Hogarth 1909 da
onu korumak yolunda bütün imkanları seferber ederek Lavrens’i
Ortadoğu’ya gönderme kararı vermişti. Lavrens, elinde bir deste
talimat ile kendisini hedefe götürecek gemiyle denize açıldı.
Lavrens 6 Temmuz 1909’da Beyrut’a ulaşmıştır.
Vazifelendirildiği plana göre Suriye toprakları içinden geçerek
bin mil (ki bugün bu yerler İsrail, Ürdün ve Lübnan toprakları
olarak biliniyor) yol almış olacaktı. Kendisine bağlı Araplara, Türklere
karşı bir zafer kazanmalarında yol gösterdi. O, adeta Mekke prensi
ve Şam’ın taçsız kralı olmuş beyaz bir Araptı. Oxford’lu,
Lavrens Arap davasına bağlılığı ile baskıncıları bozguna
uğratmayı başardı ve onları Şam’ı almağa kışkırttı.
Lavrens’in Filistin toprakları için tavsiye ettiği, bu topraklar
üzerinde bir takım Yahudi çiftlikleri kurulmasıydı.
Osmanlı İmparatorluğu (!)
dini birlikti. “Sultan” İslam Aleminin “Halife” olarak
tanıdığı en mukaddes bir liderdi. Bu yüzden İngiltere hükümetinin
iğne üzerinde oturur vaziyette olmasının sebebi de, hakimiyeti
altında bulunan Hindistan’da yetmiş milyon civarında Müslüman
topluluğu bir işaretiyle harekete geçirerek İngiltere’ye karşı
cihadı başlatma kabiliyet ve imkanına sahip bulunmasıydı.
Osmanlı Sultanı, bu kuvvetini kullanmak temayülünde değildi.
Hindistan, İngiltere’nin hem
bir üssü hemde değerli müşterisi olmak yönünden gerçekten çok
ehemmiyetli bir stratejik vaziyete sahipti. İngiltere askeri gücünün
yüzde ellisi Hindistan’da üslenmişti. İngilizlerin bir
endişeside “Süveyş Kanalı”nın kontrolünün, daha doğrusu
korunmasının temini idi. Bunun sağlanmasıyla Suriye ve Arabistan’nın
kontrolü işi de pratik bir yoldan halledilmiş oluyordu. İngilizler,
Osmanlı hakimiyeti altındaki topraklarda rahatça dolaşıyor, adeta
Ortadoğu seyahatlerinin keyfini çıkarıyorlardı. Karkamış,
Lavrens’e, haber alma servisi için, Ortadoğu’da en faydalı
olabileceği, “deliler ve kaçaklar” dünyası olarak, en bulunmaz
yer olarak görünmüştü. Karkamış, Fırat nehrinin batı
kıyısıydı. Bu bölgenin en yüksek yerine tırmanarak, şehrin bütün
akışını, dümdüz vadiyi görmek çok kolaydı. Lavrens şortunu
çıkarıp soyunur ve güneşin bütün yakıcılığına kendini
terkeder. Bu arada arapçasını da süratle ilerletmektedir. Bundan
böyle yerli halk ona hiç bir zaman yabancı gözüyle bakmayacaktır.
Hatta Osmanlı resmi makamlarına bir yerli olduğuna inandırmıştı
bile. Dahoum ve Hamdudi ile yakın arkadaşlığı sayesinde, Lavrens,
Suriye ve onun cemiyetine ait çok faydalı bilgiler elde etmişti.
Lavrens Karkamış’ta, D:G: Hogarth’ın idaresinde “Hitit
Medeniyeti” ile ilgili kazılar yapıyor ve buldukları “antikaları”
British Museum için İngiltereye gönderiyorlardı. “İsrail ilim
vakfı”ndan çok iyi bir müdaafakoruma imkanını da elde ederek
işe başlamışlardır.
Almanlar tarafından işinden
atılan bir İtalyan mühendis, döşenmekte olan “tren hattının”
dağların arasından geçen bölge planlarını bu İngiliz
ajanlarına teslim etmiştir.
Lavrens’e göre: “Osmanlı Hükümeti’nin
Sina Çölü’nde yapılan harita çalışmalarından hiç hoşlanmadığını,
bölgede vazifeli Osmanlı resmi makamlarının davranışlarından
anlamaktayım.” (Diye söz ederek
planlarının sezildiğinden bahsetmekte.)
T.E. Lavrens,
hadiselerin patlak vermesi
sırasında Karkamış’ta, Bağdat-Berlin demiryolunun can damarı
olan bir noktadan vazifesi olan gözleme ve haber alma işini yerine
getiriyordu. Araplara derin bir duygu ile bağlı olmayan Lavrens’in
ırk olarakta onları düşündüğü yoktu. O, Arap istiklalini ve
hürriyetini sağlamaktan ziyade onları Britanya imparatorluğu’nun
bir parçası haline getirmek niyetindeydi. 19 Mart 1924 ‘de
Charlotte Show’a yazdığı mektupda:
“Doğuda kazanacağımız
hızlı ve ucuz zaferler için zaruri bulunduğuna ve sözümüzü
tutmadan kazanmanın kaybetmekten daha iyi olduğuna inandığımdan
ötürü hilebazlığı göze aldım.” diyor.
Kendisinin rol almış olduğu
isyan, dikkate değer miktarda Türk kuvvetlerini (!) ve techizatını
Hicaz’a saptırmış ve İngiliz ordusu sağ kanadının Filistin’e
doğru ilerlemesini sağlamıştır.
Lavrens, İngiltere’de
yazdığı çeşitli mektuplarda: “Osmanlıların kökünü Suriye’den
kazımak için çok uğraştım” diye bir ifade kullanmaktadır.
9 Aralık 1914 sabahı,
Ortadoğuda daha kuvvetli bulunan Osmanlı üstünlüğünü yıkmak için
Kahire’deki yeni vazifesine çabucak intibak eder. Orada yaptığı
yazışmalarda; “Öyle sanıyorum ki, bu gerçekten başlı başına
bir eğlence olacaktır” ifadesini kullanır.
Lavrens, Osmanlı vatandaşı
olan Boutagy’e para karşılığında kendisiyle çalışmasını
teklif eder. Boutagy Osmanlılar’a ait her bilgiyi tesbit edilen günde
Lavrens’e aktaracaktır. Kurulan teşkilat sayesinde çok kıymetli
siyasi ve stratejik vesikalar elde ediliyor, anında Lavrens’e
aktarılıyordu. Osmanlı Devleti’nin Süveyş bölgesi’ne asker
çıkarmak isterken, bundan vaz geçip Çanakkale’yi daha kuvvetli
bir şekilde müdafaa edeceği öğrenilmişti. Bu haberleri
getirenlere Lavrense fazlasıyla cömert davranıyordu. Ve bilinmeyen
Lavrens’in sonradan Gizli Teşkilat’da haritalama işinde vazifeli
olduğu s öylendi.
Lavrens, İngiliz kuvvetlerinin
Osmanlı kuvvetleri tarafından tuzağa düşürülmüş olduğu
Mezopotamya’daki “Kut”da denilen “Kutal Amara “ bölgesine
gönderilmiştir. Vazife yerindeydi, Uzun zamandan beri aramakta
olduğu, Türklere(!) karşı çıkarılacak bir isyanda liderliği
yapabilecek bir Arap Milliyetciliğini bulmaya çalışması
imkanını elde etme talihine erişmiştir ki bu da hayatındaki
ehemmiyetli noktalardan birisidir.
Aldığı emirde, acele olarak,
İngilizler’in Mezopotamya’daki seferi kuvvetlerini abluka altına
alan Osmanlı askeri kuvvetlerinin kumandanı ile temasa geçerek
İngilizleri serbest bırakması için kendisine “bir milyon
Sterline”e kadar yükseltebileceği bir teklif yapması
istenmektedir. Telgraf metninde aynen şunlar yazılmış bulunuyordu :
“Çok gizli ve şahsen hareket
et. 14895 hattını daha ucuza mal et. Yüzbaşı Lavrens, Basra Körfezi’ndeki
vaziyeti halletmek için 30 Marttan itibaren Mısır’dan ayrıl ve
Mezopotamya’daki Türk (!) liderlerden mesela Halil Paşa’yı veya
Necib’i satın almağa bak ki ancak bu şekilde Townshend ve
askerleri serbest kalabilir. Bu vazife için sana rüşveti bir milyon
Sterline kadar yükseltmek hakkı tanınmıştır. İşe
yarayacağını kestirdiğin takdirde yanına bir yerli alabilirsin,
bu olmadığı takdirde acele Basra’ya hareket et.” Lavrens bu
vazifesinde başarısızlığa uğramıştı. Çok gizli olarak aldığı
bir emirde Kendisinden Kahire’de bulunan bir büro ile temas etmesi
isteniyordu. Bu büro Albay Clayton tarafından kurulmuş, maksat Arap
Milliyetcilerinide buraya toplamak ve onlara gerekli yardımı temin
ederek bir direnme teşkilatı meydana getirmekti. Kahire bürosu,
Milliyetcilik anlayışları uyuşan kişileri tesbit ederek bir araya
getirmişti. Ayrıca içlerinden liderlik yapabilecek vasıfta
olanları aralarından çıkararak kısa bir kurstan sonra Basra’ya
gitmelerini temin etmiştir. Lavrens’e verilen emirde; “İngiliz
birlikleriyle Arap Milliyetcilerini aynı istikamette sevkedebilmek
imkanını ihdas edebilmendir” deniliyordu. İngiliz resmi
çevrelerinin gerçek Arap Milliyetciliğinin hareket noktasının “para”
olduğu dair inanç hakimdir.
Lavrens bütün bu tavsiyeler
ışığında çalışmalarına başlar. Osmanlı Meclisinde mebus
olan Süleyman Feyzi’ye, kendisinden Türklere karşı bir isyan
tertiplemek için kuvvet toplaması isteğinde bulunmuştur. Bunu
isterkende sınırsız altın vereceğini söylemekten geri kalmamıştır.
Mezopotamya’da Arap
isyanının yeraltı faaliyetleri için kendisine mahalli elbiselerden
derlenmiş bir kolleksiyon hazırlar. Lavrens’in Arap isyanının
ateşini yakacak olan İngiliz İstihbarat Zabitinin mahalli
kıyafetlerden bir düzine satın aldığı ve devamlı olarak
bunları giydiği, kendi günlük notlarından öğrenilmiştir.
Lavrens, yeni bir fikirle tekrar
sahnededir. Kahire bürosuna çektiği telekste bu fikrini belirtir:
“Şayet Osmanlı İmparatorluğu (!) yıkılır Sultanda ortadan
kaldırılırsa, ki Halifelik Yavuz Sultan Selim’den beri Osmanlı
hanedanının tekelindedir, böylece Halifelik tekrar Hz. Muhammed’in
ailesine geçebilecektir. Halen Mekke Şerifi Hüseyin, eğer
yukarıda izah ettiğimiz ha diseler
vukuu bulursa, Halife olacak ilk namzettir.”
Mekke şerifi Osmanlılara
karşı isyan bayrağını kaldırır. Lavrens, amirlerine İngiltere’nin
Mekke Şerifi’ni siyasi ve iktisadi bakımdan desteklemesi
tavsiyesinde bulunur. Ayrıca bir mektupta yazdığı “isyanın
siyasi ve stratejik manadaki anahtarlarının tatbiki şeklini” Emir
Faysal’ın emir zabitine teslim ederek Londra’ya gönderir.
Lawrens’in bütün isteği, İngiltere’nin yardımıyla isyanın büyüyerek
yürütülmesidir. Bir yandan da Arapları savaşa çağırır. Bu çağrıyı
yaparken onlara bağımsızlık ve hürriyet vadetmektedir. Artık
Emir Faysal ve beraberindeki isyancıları İngiltere’nin Ortadoğu’daki
çıkarlarına hizmet etmektedir. Mekke Şerifi Hüseyin, evinin
penceresinden namlusunu çıkardığı tüfekle Osmanlı barakalarına
ateş açar. Bu davranışın manası, halkı Osmanlılara karşı
isyana çağırmaktadır. Böylece, bu yoldan, arapların isyanı,
İngilizlerin Ortadoğu’daki çıkarlarına alet edilmiş oluyordu.
Artık Lavrens, bütün inandırıcılığı ile oyununu sahneye koyar.
Evvela üzerindeki ünüformasını çıkararak mahalli elbiselerini
giyer. Onların halkıyla yer içer, yatar kalkar...
En çok işe yarayacak adam Hüseyin’dir.
Mekke Şerifi Hüseyin, yaşlı bir din adamıdır. Hüseyin, Mekke
Şerifi olmadan önce Osmanlı İmparatorluğundaki (!) vazife yeri
İstanbul’du. Ancak bütün dini liderler arasından kendisi seçilerek
Mekke Şerifliğine getirilmişti. Arabistan’daki liderler içinde
Arap asıllı tek şahsiyet olmasıdır. Bu yüzden Mekke Şerifi Hüseyin,
Arap Milliyetcileri arasında en az muhalifi bulunan lider olarak
kabul ediliyordu. Zaten bütün bu hususiyetlerinden dolayı da Arap
isyanının lideri olarak sahnede Hüseyin’i görüyoruz.
Tamamen Lavrens’in şahsi
kabiliyetinin bir eseri olarak, daha açıkcası buna dayanan bir
hareketle “isyan” Mekke’yi almış, Hicaz’ın büyük bir kısmını
ele geçirmiş ve böylece “Büyük isyan” haline gelerek Medine’nin
önüne gelip dayanmıştır. Şimdi asıl mesele Hacca giden tren
yolunu kesmekti. Bunu yapmaklada “Haremeyn”i de kaybeden Türklerin
(!) bölgedeki varlığına son vermek demekti. Buda Deraa’yı
işgal etmekle mümkün olabilirdi. Hemen İngilizlere başvuran Hüseyin,
Hicaz tren hattını bombalamak için “Hofitzer” ve dağ topları
almasına rağmen, yinede hattı yarma imkanı bulamamıştı.
Lavrens şeyhlerle bir çok defa
görüşmelerde bulunur. Maksadı bu adamların ne dereceye kadar güvenilir
olduklarını anlamaktır. Hatta sırf denemek için, kendilerine
Hicaz demir yolunu bir kaç yerden bombalamalarını teklifte bulunur.
Bu arada bir trenide havaya uçurtur. Lavrens, artık kendini tanıyan
araplar tarafından çok yüksek kimselere yapılan muamalenin
benzerini görüyordu.
Bütün bunların yanında
Mezopotamya raporlarında da rastladığımız “Mekke siyaseti
Suriye’nin fethi” gibi bölümlerde, Lavrens, Ortadoğu’daki
tezgahın (İngiliz) en ağır silahı, en selahiyetli ağzıdır.
Hangi taş kaldırılırsa, altından mutlaka Lavrens çıkmaktadır.
Araplar gibi giyinerek ve davranarak yaşamasının sebebi bu hissi
insanları, kendi planının gerektirdiği şekilde “kontrol”
edebilmek isteğinin icabından başka ne olabilir? “Ortadoğu’da
kontrolü elimizde bulundurmak istiyorsak, evvel emirde Şam
vilayetini sağlam ellere bırakmak zorundayız.” Demek suretiyle
duruma gerektiği kadar aydınlık getirmektedir.
“Mekke Siyaseti”ni ele
aldığı raporunda açıkladığına göre, Kral Hüseyin’in uzun
vadeli tutumunda Hicaz’daki Osmanlı Hükümeti’nin yerini alma
temayülü gittikçe belirli bir kuvvet kazanacaktır. Böyle bir
siyasi değiş-tokuş, şüphesiz bölgede çok kan akmasına sebep
olacaktır. Bundan faydalanarak, İslam dayanışmasının
birleştirici mahiyetine vurulacak darbeyle istenilen bölücü taktik
muvaffak olacaktır. Neticede ortaya, iki ayrı İslam ülkesinde iki
ayrı “Halifelik” makamı meselesi çıkacaktır. Biri Osmanlı
İmparatorluğu’nda (!) diğeri ise Arabistan’da.
Lavrens, Osmanlı
İmparatorluğu’nu parçalayıcı “Sykes-Picot” planını iki
yıl müddetle Araplardan gizler. Ancak Rusyadaki Bolşevik
hareketinden sora bu plan ortaya çıkar.
Lavrens bir tarafatan Faysal’la
kendi arasında ortak hareket etmeği gerçekleştirmeye çalışırken,
bir taraftan da Hogarth’la birlikte Araplar arasında bir iç savaşın
ana noktalarının tesbitine çalışmaktadır.
Mezopotamya’da İngiliz
Savunma Bakanlığı adına faliyet gösteren Sykes bölgenin haritasını
yapmak vazifesiyle görevlendirilir.
İngilizler bir yandan Araplara
hürriyet istiklal masalı okurken, bir yandanda Mezopotamya’yı
elegeçirmenin sağlayacağı faydaları tesbit etmekle meşguldüler.
Bir taraftan petrol bölgelerinde hemen çalışmaya başlayarak elde
edecekleri petrolün miktarını tesbit ederken, bir taraftanda bölgede
bir koloni teşkil etmek maksadıyla çalışmalara girişmiş
bulunuyorlardı. Böylece İngilizler tam bir ikili oyun oynamanın
örneğini ortaya koydular.
Filistin o günlerde kendisine
has bir rejimin takipcisi durumundaydı. Yahudi-Siyonist inanç ve teşkilat,
o günlerde ellerine geçen büyük bir fırsatı değerlendirerek
Yahudilerin uzun zamandan beri rüyasını gördükleri devlet kurma
şansını aniden ele geçirildiğinin farkına vardı. Araplara
terkedilen bölge, hiç bir kıymeti olmayan ufak bir toprak parçasından
başka bir şey değildi. Sulh konferansında Yahudi kulisi kuvvetli
ve tesirliydi. Weizman’a göre; ” Yahudi Filistini alabilirdi, ama
bunun için İngiltere’nin himayesi gerekliydi.” Yoksa, demokratik
esaslara göre tatbik edilecek idare şekli, azınlık olan Yahudi
kesimine faydadan ziyade zarar getirecekti. Bundan sonra Ortadoğu
oyununda “Siyonistler’de rol alacaktır. Gerçekten Lavrens’in
kitabında aynen işaret ettiği gibi, Siyonistler müthiş bir süratle
Ortadoğu’da rolü olan irili-ufaklı bütün gerilla kuvvetleriyle
Siyonizm arasında bir bağlantı şebekesi kurarak, daha doğrusu
varolanı işleterek, bu kuvvet merkezleriyle doğrudan doğruya veya
vasıtalı olarak hemen temasa başlarlar. “Milletlerarası Siyonist
Yahudi Teşkilatı” nın başında, onun diktatörü olarak bilinen
Weizman ve müşavirleri Faysala teklifte bulunurlar. Siyonizm fiili
hareketinin ilk resmi teşebbüsü yapılır, casusluk şebekesi mükemmellikle
çalışmaya başlamıştır. Lavrens bu mevzudaki görüşünü şöyle
belirtmektedir:
“İngiliz imparatorluğu
hızlı bir tempo ile gelişmektedir. 1914-1918’de Afrika,
Avusturalya ve Asya’da bir takım yerleri, Mezopotamya’yı,
Arabistan’ı, Suriye’nin yarısını almış bulunuyoruz. Bütün
bu yenikondu evlerle aniden çökebiliriz. Bu durumda en uygun olanı,
Araplarla Siyonizm arasında bir ortak çalışma imkanı meydana
getirmektir.”
Faysal Irak tahtına; Abdullah
Ürdün tahtına sahip olmuşlardır. İbni Suud satın alınmalıdır.
Evet, hemen harekete geçen rüşvet mekanizması İbni Suud’a
senede yüz bin İngiliz lirası ödemeler yapacaktır...
13 Mayıs Lavrens’in
hayatında bilmeden sona erdirdiği en kötü gündür. 6 gün komada
yatmış ve sonunda ölmüştür...
DERLEYENİN GÖRÜŞÜ:
Ne acıdır ki; koskoca Osmanlı
Devletini yıkanlar ya şarhoş veya homoseksül kişilerdir. Bunlar o
kişilerin şahsiyetlerinin düşüklüğünü göste rmesine
rağmen yaptıkları işler akıllara durgunluk verecek nisbettedir.
Bugünkü İslam beldelerinin halini belirleyici kişiler
olmuşlardır. Irkçılığın, vatancılığın kolgezdiği
beldelerde artık kafirler için böylesi ajanlara gerek yoktur.
Çünkü Müslümanların başlarına dikdikleri hain idareciler bu
vazifeyi fazlasıyla yerine getirmektedirler. Acı olan taraf; müslümanların
halen bunlara göz yumması ve onların cürümlerine ortak olmalarıdır.
Bu şekilde yaşamaları haramdır. Küfrü izale edip yerine İslam’ı
hakim kılmaları farzdır. Bu farzı edadan bir an geri durmaları dünya
ve ahirette hüsranla neticelenecektir. Gerçek olan müslüman zillet
altında yaşamayı kabullenen değil ona baş kaldırandır. Allah
(cc)dan dileğimiz İslam ümmetinin bir an önce bugünkü betbaht,
zillet dolu bu halden kurtulmasıdır...
Bu kurtuluşta ancak Hilafet devletinin tekrar yeryüzüne hakim olması
ile gerçekleşecektir.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle
buyurmuştur:
“Halife kalkandır, ancak
onunla korunulur ve onunla savaşılır”
|