Allah’u Teâla,
yarattığı insanlara hitap ediyor; sizi yaratana kulluk edin zira,
kulluk etmek insanın yaratılışında mevcuttur. İnsanlar
kendilerine iyilik yapanlara teşekkür ederler, saygı gösterirler
ve onları severler. Bu aşırı dereceye ulaşırsa ibadet olur.
Allah Teâla insanlara buyuruyor ki; sizi ve sizden önceki insanları
yaratana aşırı şekilde teşekkür edin, saygı gösterin ve onu
sevin. Çünkü, yaratılıştan daha büyük iyilik var mıdır?
Öyleyse, sizi yaratan Rabbinize ibadet edin, kulluk edin. Bunun manası,
Allah’ın her emrine uyun ve her nehyinden vazgeçin. Çünkü,
insan kul veya köle olunca efendisine boyun eğer. O’nun her emrine
uyar ve nehyinden vazgeçer. İnsanlar Allah’a kulluk ederlerse
takvalı olabilirler. İbadetin neticesi takvalılık doğabilir. Her
ibadet eden takvalı olmayabilir. Ayette, umulur ki takvalı
olabilirler ifadesinin geçmesi bundandır. İbadetten doğabilecek
neticeye hizmet denilir. Bir ayette namaz, fuhuş ve kötülüğü
nehyeder diye geçiyor. Bunun manası, namaz kılan kimse fuhuş ve kötülük
yapmayabilir. Çünkü, namaz onu etkiliyor. Ama, her zaman
olmayabilir. Bir ayette de, içki ve kumar insanların arasını bozar,
buğz ve kin kalplerde bulunur ve kavga çıkarttırır. Bu da
hikmettir. Bu her zaman içki ve kumar böyle şeyleri meydana
getirmez. Ayetin hizmeti denilince, doğabilecek neticedir. Bir ayette
oruç size farz kılındı, umulur ki takvalı olursunuz. Müslüman
oruç tutunca takvalı olabilir. Yani, haramdan kaçınır ve
farzları yerine getirir. Ama, her zaman bu netice doğmaz. Bazı Müslümanlar
oruç tutuyorlar, yine haram işlemekten kaçınmıyorlar. Farzları
yerine getirmiyorlar. Misal olarak; çok kimse oruç tutuyor, ama
namaz kılmıyor ve bir çok kadın oruç tutuyor, ama dışarıya çıkınca
örtünmüyor, başörtüsü takmıyor, ve cilbab giymiyor. Müslümanların
çoğu, İslam davetini yüklenme farzını yerine getirmiyorlar.
Ancak, ibadetin neticesi takvalılık olabilir. Fakat, Allah bu
neticenin doğmasını istiyor, ve bir çok ayette takvaya, takvalılığa
davet ediyor. Zira, ibadet yapılırsa ve takvalılık doğmazsa Müslüman’ın
sürekli Allah'ı, cenneti, azabı ve ölümü düşünememesinden
kaynaklanıyor. Müslüman ibadet yaparken ve yaptıktan sonra daima
Allah’ın korkusu ve vaadini kalbine yerleştirirse ölümü ve azabı
düşünürse pek günah işlemez, neticesinde takvalı olur.
Bu ayet, İslam’ın
evrenselliğini anlatmaktadır. Çünkü, hitap bütün insanlara
yöneliktir. İslam belli bir halka gönderilmedi, bütün insanlara
gönderildi. Bu nedenle, İslam daveti bütün insanlara
götürülmelidir. Bütün insanları tek bir ümmet haline getirmek
gerekir. Bu ümmet o zaman İslam ümmeti olur. Nitekim, bütün
insanlar Allah’ın yarattığı birer mahluklardır, aralarında
fark yoktur, İslam’ın üstünlüğü burada tecelli eder. Diğer
ideolojiler ve dinler evrenselliğini ispatlayamadılar ve
milliyetciliği çözemedi. Bu nedenlerden dolayı milliyetciliği
kabul ettiler. İslam evrenselliğini ispatlayabildi ve milliyetcilik
sorununu çözüp red etti, imanda kardeşliği yerleştirebildi.
Allah’u Teâla, insanlara kendisine kulluk etmelerini talep etmenin
gerekçelerinin bir kısmını gösterdi. Çünkü, yirmi birinci
ayette anlattığı gibi insanları yarattı. Bir çok nimetleri
insanlar için halketti:
“O,
yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten
su indirip onunla size rızk olmak üzere ürünler meydana getirdi;
artık Allah'a bile bile eş koşmayın.”
(Bakara 22)
Allah’ın insanları
yaratması en büyük nimettir. Bununla beraber yarattığı
insanları yaşatmak ve rahatlatmak için bir çok nimetler verdi.
insanların yeryüzü üzerinde rahatça yürüyebilecekleri şekilde
yarattı. İnsanın onun üzerinde yürüyebilmesi ve her işini
yapabilmesi için bir şekle soktu. Yeryüzü küre olmasına rağmen
insanlar onun üzerinde yürüyebilirler ve istediklerini yapabilirler.
Yerçekimi kanunu yarattı, bu kanun sayesinde insan yürüyebilir ve
istediğini yapabilir. Nitekim, Allah tüm eşyaları yarattı, hem de
kanunlarını da yarattı. Gök bir çatı olarak gözüküyor, mavi
rengi aldı. Oysa, üzerimizde boşluk var ve bu boşluk içerisinde
milyonlarca yıldız yüzüyor. Misal olarak, ozon tabakası güneşin
fazla sıcaklığından bizi korur. Ayrıca, arazileri sulamak için
yağmuru yarattı. Denizler ve okyanuslardaki suyu yukarıya bir
kanunla çıkartıyor ve bu su gökte belli bir yerde duruyor ve ondan
sonra bir kanunla onu arza indiriyor. Bu şekilde arz sulanmış
oluyor. Değişik değişik meyveler yetişiyor, insanlar değişik
yerlerde çeşitli rızk elde ederler. Halbuki, yağmur yağmayınca
insanlar yer altından su çıkartmaya veya nehirlerden su almaya veya
deniz suyunu tatlı hale getirmeye çalışırlar ve meyvelerini
sulamaya gayret sarf ederler. Allah'ın en büyük nimetlerinden
biriside yağmuru indirmesidir. Hatta, yer altından veya nehirlerden
veya denizden su almaya çalışmaları kolay değildir. Meşakkatli
ve yeterli değil her yere yetmez. Görüyoruz, bir yerde yağmur
yağmayınca orada kuraklık olur, bütün bu suni olaylar yeterli
gelmiyor. Bütün bunları Allah’u Teâla veriyorken nasıl onunla
beraber bir eş tutulur? akılsızlık değil midir? sana iyilik
yapmayanı nasıl üstün tutuyorsun? veya nasıl ona teşekkür
ediyorsun? daha nasıl ona kulluk ediyorsun?! Madem ki, yalnız ve
yalnız Allah bizi yarattı ve yeryüzünü bizim için yaratıp döşedi,
göğü yaratıp onu bizim için güzel bir çatı haline getirdi ve
evin çatısı gibi onunla bizi korudu ve ondan yağmur indirerek, bütün
arazilerimizi suluyor ve bu şekilde bizim için bu suyla değişik
meyveler, sebzeler yetiştirtiyor. O’na biri eş tutulur mu? Herkes
ona muhtaçtır. Bu nedenle, şirk düşünmemekten kaynaklanıyor. Düşünen
kimse müşrik olamaz. Nitekim, Allah (cc) bu ayetle ve benzeri
ayetlerle düşündürüyor ki şirke düşmesinler, gerçek nimet
sahibine teşekkür etsinler ve kulluk etsinler. O zaman bir beşerin
kanununa uymayacaklar. Eğer onun kanununa uyarlarsa bu beşere kulluk
etmiş olurlar ve onu Allah’a eş tutmuş olurlar. Bu ise,
akılsızlıktır ve nankörlüktür. Yaratıcı olmayan ve nimet
veremeyen nasıl üstün tutulur ve onun emrine uyulur?!
Onun için, Allah
insanlara diyor ki belki benim ilahlığımı, yaratıcılığımı ve
nimetim hakkında şüpheniz yok, ama indirdiğim emirler hakkında şüpheniz
var, çünkü çoğu insan Allah'ın yaratıcılığını ve nimetini
kabul eder, fakat indirdiği kitabı reddediyorlar. Bundan dolayı
yirmi üçüncü ayette onlara şöyle diyor:
“Kulumuz
Muhammed'e indirdiğimiz Kuran’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun
benzeri bir sûre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz,
Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın.”
(Bakara 23)
Sırf Allah’ın
yaratıcılığı ve nimetlerini tanımak yeterli değildir. Mademki
kendisi yaratıcı ve nimeti verendir, öyleyse onun emrine uymak
gerekir. Emirlerini Kuran’da bildirdi. Bu ayetle insanlara meydan
okuyor; eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz kitap hakkında şüpheniz
varsa onun gibi değil, onun sûrelerinden bir sûresine benzer bir
sûre getirin. Arapça bilenler bir sûre getirmeye çalıştılar,
fakat acze düştüler. Kur’anın Allah’ın sözü olduğuna dair
delili insanların Kur’an gibi bir şey getirememeleridir. Şu ana
kadar insanlar Kur’anın bir sûresine benzer bir sûre
getiremiyorlar. Hem de insanlara meydan okuyarak diyor ki, Allah dışında
her güce başvurun ve yardım alın. Cinleri de çağırın. İsra sûresinde
insanlar ve cinler birleşseler bile bir sûrenin benzerini dahi
getiremeyeceklerini bildirmiştir.
“Yapamazsınız
ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkar edenler için hazırlanan ve
yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.”
(Bakara 24)
Mademki, bir sûre
getiremiyorsanız (en belağat sahibi olan Araplar denediler onun gibi
getiremediler) o zaman bırakın bu inadı ve cehennem azabından
sakının. Çünkü, Kur’ana inanmazsanız kafir olursunuz ve
cehennemlik olursunuz. Peygamberliğini iddia eden Müseyleme Kur’an
gibi bir şey söylemeye teşebbüs etti, Müslüman olmayan Araplar
Müseyleme’ye dediler ki bu yalandır. Amr bin El As adlı kişi Müseyleme’ye
bir sefer şöyle dedi: “senin yalancı olduğunu kendin biliyorsun”.
O zamanlarda ve İslam’dan önce söylenen şiirler Arapların en
üstün sözleridir. Buna rağmen kafir Araplar, bu şiirler Kur’ana
benziyor diye iddia edemediler tersine en güzel şiirler Kâbe’de
asılı idi, bir şair kadın gitti, bunları oradan söktü.
İnsanlar Kur’an gibi bir şeyi bu güne kadar getiremediler ve hiç
getiremiyorlar. Öyleyse Kur’ana inansınlar ve Kur’anın içerdiği
Allah’ın ayetlerine ve emirlerine uysunlar ve nehylerinden vazgeçsinler.
İnsan Kur’ana inanırsa kendisini kafirlikten ve cehennemden
kurtarır. Nitekim, insanlar ya kafir ya da mümin, ya cennetlik ya da
cehennemliktir. Bu dünya ebedi hayat değil, ahiret ebedidir. İnsan
bu geleceğini düşünsün, cehenneme girmemek için çalışsın. Bu
cehennemin yakıtı kafir insanlar ve taşlardır. İnsanın vücudunda
yağ gibi yakıcı maddeler ateşi alevlendirir. Taşların ateşi pek
şiddetli ve dayanıklıdır. Tahtalar çabuk söner ve ateşi
taşların ateşi kadar şiddetli olduğunu göstermek için insanların
idrak ettikleri yakıtın gerçeğini gösterdi.
Bu ayette, başka bir
nokta vardır: “kulumuza indirdiğimiz” dedi. Burada
Muhammed (sav) üstünlüğünü gösteriyor. Allah'ın kulu, kulesi
olunca en üstün dereceye ulaşmış demektir. Daha önceki ayette
insanlara hitap ederken sizi yaratana kulluk edin buyurmuştur. Hz.
Muhammed (sav) bu kulluğu kabul eden ilk kişidir. Kafirler ise bu
kulluğu reddediyorlar. O zaman cehennemi hak ettiler. Ama müminleri
ve emirlerine uyanları şöyle müjdeliyor:
“İnananlar ve
yararlı işler yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan
cennetler olduğunu müjdele. Onlara buranın bir ürünü rızk
olarak verildiğinde, "Bu, daha önce de rızıklandığımızdır"
derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur.
Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar.”
(Bakara 25)
Allah’a kulluk etmeyenler
ve Kur’ana inanmayanları cehennem ateşiyle tehdit ettikten sonra
Allah’a ve Kur’ana inananları ve Kur’anın ayetlerine göre
hareket edenleri, yani salih amel yapanları cennetle müjdeliyor.
İman edenlerin manası, Allah’a, Resul’e ve Kur’ana
inananlardır. Kur’ana inanan kimse, Kur’anın içerdiği bütün
akidelere inanır; kıyamet gününe, haşır ve neşr, hesap, cennet,
cehennem, meleklere, eski peygamberlere ve Resullere, bunlara
indirilen kitaplara ve bütün mugayyıbatlara, kaza ve kadere inanır.
Kur’anın bütün ayetlerine inanır. Resulullahın vahy aldığına
ve sahih sünnetin vahy olduğuna inanır. Bu iman yerleştikten sonra
salih amel yapacaktır. İmana dayanmayan her amel boştur. Kabul
edilmez. Salih amel, imana dayalı Allah'ın emirlerini uygulamak ve
nehylerinden vazgeçmeye denir. Sırf faydaya binaen iyi iş yapmak
veya imana dayalı olmadan iyi iş yapmaya salih amel denilmez.
Çünkü, dünyada insanlar tarafından kabul edilirse Allah indinde
kabul edilmez. İman edip salih amel yapanlara cennet var, dünyadaki
bulunan meyveler gibi ve daha güzeli elde edecekler. Bir ayette
gözlerin hiç göremediği güzellikler elde edecekler diye
müjdeliyor. Aynı anda tahir zevceleri olacaktır. Hiç adet
görmeyen, doğum yapmayan ve tuvalet ihtiyacı olmayan zevcelere
sahip olacaklar. Mümin kadınlar böyle olacakları için de
sevinirler ve kendileri için güzel bir müjde olur. Zira, kadın,
hep temiz ve hep güzel ve sevilir olmak ister. Aynı anda, 60-70 sene
veya 80-90 sene dünyada olduğu gibi yaşamayacaklar, orada ebediyen
en güzel halde ve güzel şeyleri elde ederek kalırlar, onlar ne
mutludur.
Allah'ım bizi bunlardan
kıl. Amin.