|

- 4-

Hz. Peygamber (sav)’e Kur-an'dan başka vahiy
geldi mi?
İslam alimleri Kur-an'a “vahyi metluv”, sünnete
de “vahyi gayri metluv” ismini vermişlerdir. Bununla da
sünnetin vahiy olduğunu ima etmişlerdir. Müsteşriklerin ve bu
hususta onlara katılanlara
göre ise vahiy değil, Resulullahın (as) kendi görüş ve
yorumlarıdır. Onlara göre Resulullah (as) bu görüşlerinde
zamanın şartlarından
ve kendi tecrübesinden faydalanmıştır. Böylece, Kur-an'ın
iki kapağı arasında ki yazılı olan vahiyden başka Allah
Resulüne, acaba vahiy gelmişmidir,
gelmemişmidir? şeklinde bir tartışma günümüz Müslümanlarının
gündemini oluşturmaktadır.
Oryantalistlerin başlattığı ve bazı Müslümanlarca
da kabul gören “sünnetin vahiy olmadığı”
sloganları belli bir mesafe kat etmiş ve Müslümanların düşüncelerini
bulandırmıştır. Bugün artık okulda, camide, çarşıda,
pazarda bu türden insanları bulmak mümkündür. Bu
Müslümanlar, sanki kendilerinin hak yoldan ayrıldıklarını
müsteşrikler görmüşler de doğru olanı anlatıp onların hak
yola dönmelerini istiyor-larmış gibi onların fikirlerini
alıyor ve hayata öylece
bakıyorlar.
Sünneti hafife alan veya inkar eden bu
kimselerin itirazlarına bakacak olursak, bütün meselenin
çözüm noktasının “Kur-an’dan başka vahyin”
Resulullah’a inip inmediğidir. Sünnetin öteden beri yapılan
klasik müdafaasında kullanılan ayetlere,
yürekleri sızlamadan teviller getiren insanlara,
sünneti yine sünnetle temellendirme girişimleri
elbette ki fayda vermeyecektir. Zira bu kimseler zaten sünnet
için şüphe içerisindedirler.
O yüzden biz burada diğer konulardan önce,
Resulullah’a Kur-an’dan başka vahyin inip inmediğinden
bahsedeceğiz. Bunu yaparken de sünnetten değil Kur-an’dan
yola çıkacağız. Sünnetten
yola çıkmayışımızın sebebi, sünnette bu konu için
deliller olmayışından dolayı değil, şüphenin zaten
sünnette olup inkarın bizzat kendisinde
vuku bulmasından dolayıdır. Esasen sünneti
temellendirme de sünnet ve ayetlerden yola çıkan, günümüze
kadar yazılıp çizilmiş kitaplar çoktur. İmam Şafinin
er-Risalesi, Suyuti’nin Miftahul-cenne fil-ihticaci bin sünnesi,
İbni Kuteybe’nin tevilu Muhteli ful hadis’i, Abdulgani
Abdulhalık’ın Hucciyetus Sünnesi gibi. Biz Kur-an’dan
tespit ettiğimiz bazı ayetleri
burada inceleyerek meseleyi daha başka bir üslupla
ele alacak ve müminlerin düşüncelerindeki
bulanıklılığı gidermeye çalışacağız. Gayret bizden,
tevfik Allah’tan.
1.DELİL
Tahrim süresinin
üçüncü ayeti hakkında bir çok rivayetler vardır. (1)
Bunların sıhhat dereceleri
bir yana, biz ayette ifade buyrulanla iktifa edip meseleyi
izah edelim. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz
söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah
da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını
bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona
haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber:
Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.” (2)
Ayetten de anlaşıldığına göre Hz.
Peygamber efendimiz, hanımlarından birine gizli bir söz
söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden diğerine veya başka
bir kimseye haber verince
Allah-u zulcelal, Peygamber Efendimize vahiyle durumu
bildiriyor. Allah (cc)’ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını,
Nebi (as) hanımına bildiriyor, bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle
bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini
soruyor, Hz. Peygamber Efendimiz de “Bilen,
her şeyden haberdar olan Allah bana haber
verdi”.
Peygamberimizin zevcesine bildirdiği kısım
hakkında bazı rivayetler söyleniyor olsa da bunlar bir yorumdan
öteye gitmeyecektir. Söylemekten
vazgeçtiği kısım hakkında ise hiç bir fikrimiz yoktur ve
olamazda.
Kur-an’ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah
(cc), Resulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Yani
Resulullahın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği
kısmın metni Kur-an’da yoktur. Vahiy ise Allah’ın Resulüne
olan bildirilerini taşır. İşte, yine böyle bir bildiriyi
getirmiş olan Allah’ın vahyi, metniyle Kur-an’da mevcut olmayıp
“vahyi gayri metluv” vahiyle Resulullah’a bildirilmiştir.
Allah bildirdiğine şahadet ederken, Resul de “Bilen,
her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”.
derken artık bundan öte bir kimsenin,
Kur-anın iki kapağı arasından başka bir vahyin Resulullah’a
gelmediğini
söylemesinin, La ilahe
illallah, Muhammedun Resulullah,
şahadetiyle bağdaşabileceğini söylemek
mümkün değildir.
Haram ve helallerle hayatı bir intizam altına
alınan insanoğlu başıboş bırakılmamıştır. (3) O halde, yüce
Allah’ın, hanımları arasında ki basit
bir konuşma için Kur-an’dan ayrı, Nebisine vahiy indirdiğini
kabul edip, külli kaideler içeren şu Kur-anın ayetlerinin açıklanmasında
Allah’ın vahiy göndermeyeceğini iddia etmenin ilim ve irfan
adına ifade edeceği hiçbir gerekçesi yoktur. Allah “indirdim”
derken “indirmedi” diyen bu insanlar acaba,
Kur-an’dan bir hakikati inkar etmenin sahibini dinden çıkaracağını
biliyorlar mı?
Bu ayeti, dilimizin döndüğü kadar ifade
etmeye çalıştığımız zamanlar yüzleri kızarıp yinede
inkarlarına devam edenleri görmüş ve bundan
da çok esef duymuştuk. Bir türlü anlamayan sanki hakikatlere
karşı kalbi mühürlenmiş insanlar gibi şöyle diyorlardı: “Burada
bizi ilgilendiren bir şeymi var? Olay Nebi ve zevceleri arasında
oluyor: Allah bizi ilgilendiren her hususu
Kur-an’da bildirmiş ve bunlarda Kur-an’da yazılıdır.”
Ne kadar zavallı bir düşünce! Hakikat
güneş gibi parlarken onlar bu aydınlıkta güneşi inkar
etmeye çalışıyorlar. Ama nafile... Bizim burada
üzerinde durduğumuz konu ve ispatlamaya çalıştığımız
mesele, Kur-an’da olmadığı halde Nebi (as)’a Allah
(cc) dan her hangi bir bildiri gelmişmidir?
Aksi halde:
“Resulün vefatından sonra onun hanımlarıyla
evlenmeniz size haramdır” (4)
ayetiyle şimdi kim amel edebiliyor ki? Oysa bu ayet mensuhta
değildir. Bizim izah etmek istediğimiz ve sünneti hafife alma
veya onun vahiy mahsulü olup olmadığı hakkındaki
tartışmanın temelini oluşturan, Kur-an’dan ayrı olarak
vahyin inip inmediği meselesidir. Verdiğimiz bu örnekte
görüldüğü gibi kesinlikle Kur-an’ın iki kapağı arasında
yazılı olan vahiylerden başka Hz. Peygamber
Efendimize vahiyler inmiştir.
2.DELİL: Geçmişte ve günümüzde
birçok saptırmalara hedef olan gaybı yüce Rabbimiz, sadece
kendisinin bilebileceğini haber vermektedir. (5) Bununla
birlikte acaba Peygamber Efendimizin gaip bilgisine
sahipmiydi, gaybı bilirmiydi? Kur-anda Hz. Peygamber Efendimiz
gaybı bilmediğini
şöyle açıklıyor:
“De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim
yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem.
Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana
uyarım.” (6)
“De ki:
"Ben, Allah'ın dilediğinden başka
kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek
güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim
elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık
dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
(7)
Ayetlerden anlaşılacağı üzere Hz.
Peygamber Efendimiz gaybi bilici değildir. O halde gaybı
bilmesi Allah (cc)’ın bildirmesine bağlıdır. Bu bildirme
Kur-anın ifadesiyle üç yoldan biriyle vuku
bulur. (8) Bunun dışında hiç bir yol yoktur. Şöyle bir soru
akla gelebilir: Acaba Allah (cc) Nebilerinden başka insanlara
gaybı bildirir mi? Veya bildirmeyi diyor mu? Kur-an’a
baktığımız zaman Cenabı Allah’ın nebilerinden
başkalarına gaybi bildirmediği ve bunu da dilemediğini görüyoruz.
Şöyle buyuruyor yüce
Rabbimiz:
“Allah, müminleri (şu) bulunduğunuz
durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden
ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek
değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırt eder.” (9)
“O bütün görülmeyenleri
bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; Ancak, (bildirmeyi)
dilediği
peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından
gözcüler salar.” (10)
Yukarıda, Peygamberin gaybı bilemeyeceği,
ancak Allah’ın bildirmesiyle bilebileceği ve bununla
beraber yüce Rabbimizin nebilerinden başkasına
gaybı bildirmeyeceği hakikatı açıktır.
Hz. Peygamber efendimiz, halasının kızı
olan Zeyneb binti Cahşı, (11) Zeyd b. Harise’ye nikahlamak
istemişti. (12) Fakat Hz. Zeyneb (ra) ilk önce tereddüt etmiş
mazeret öne sunmuştu.
(13) Bunun üzerine şu ayet:
“Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm
verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden
seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı
gelirse, apaçık bir sapıklığa
düşmüş olur.” (14)
ayet nazil oldu. Bu ayetten sonra Hz. Zeyneb, Hz.
Zeyd ile evlenmiştir.(15)
Bir müddet iyi giden evlilikleri bozulmaya başlayınca
Hz. Zeyd, Resulullah (sav)’e gelir
ve aralarını ayırmasını ister. Efendimiz (as) Hz. Zeyd’e
nasihat eder ve eşinden ayrılmamasını tavsiye
eder. Aradan bir müddet daha geçince yürümeyen evliliğin
tefriki için Hz. Zeyd, Hz. Peygamber Efendimize ikinci ve
üçüncü defa gelir.
Hz. Peygamber (as) her seferinde nasihat edip eşini nefsinde
tutmasını ve Allah’tan korkmasını
Hz. Zeyd’e tavsiye etmişse de artık başka çıkar yol
kalmamıştı. Nihayet Hz. Zeyd ve Hz. Zeyneb’in aralarını
tefrik eder. Ama bütün bunlar olurken Allah Resulünde bir
korku bulunmaktaydı.
Acaba bu korku neydi?
Doğrusu bu korkunun ne olduğu hakkında
yenilmez yutulmaz öyle şeyler söylendi ki; bilmem Resulullahı
böyle büyük bir iftiraya layık görebilmek
için acaba (Resulullahın kadir ve kıymetini
taktir konusunda) ilim ve irfandan ne kadar uzak ve
vicdansızlığın hangi uç noktasında olmak
gerekir.
Allah’ın kendisinde güzel örnekler
bulunduğuna şahitlik ettiği (16), Rabbi
Zülcelalin terbiyesinde
yetişen, kendisine itaatın farz kılındığı, (17) ve bununda
imandan addedildiği (18) insanlara
namusları korumayı öğretecek bir Resul olan Hz. Muhammed
hakkında, oğulluğunun zevcesine
göz dikip “boşasa da ben alsam”
demeyi, o şahsiyete layık görebilmek, kasıt yoksa, bırakın
da diyelim ki, büyük bir
cehalettir.
Esasen bu gibi haberler zaten sahih olmadığı
için (20) biz burada, “küçüklüğünden beri beraber yaşadığı
Zeyneb’in güzelliğini yıllar
sonra kapı ağzında mı gördü, oysa
Zeyneb’i, Zeyd’e isteyen de Resulullahın bizzat kendisidir”,
diyerek
haberin metninin, İslam hakikatlarına uymayacağı
bahisleriyle sayfaları kabartmayı istemiyoruz.
Allah Resulünün Makam-ı Mahmud’ta tâcı güneş gibi
parlamaktadır. Onun duruluğunda,
aydınlığında hiç bir yarasa ruhlu insanın iftiraları
bulunmayacaktır.
Yukarıda Hz. Zeyd’in, Hz. Zeyneb’ten ayrılışının
ilk habercisi olan şikayetler başlayınca, Allah Resulünün
nefsinde bir korkunun başladığından bahsetmiştik. O halde
nedir bu korku? Onu açıklamaya çalışalım. Hz. Zeyd,
cahiliyye de Resulullah’a köle olmuş, ama Resulullahın azat
edip kendisine evlatlık olarak aldığı bir sahabedir.
Fakat Allah Hz. Zeyd’in, Resulullahın evladı olmadığını,
İslam da böyle şeyin olmadığını
ve evladı olmadığı için de kişinin evlatlığının eşini
boşadığı zaman, onunla evlenmesinde
bir mahzur olamadığını göstermek istemişti. Yani Allah (cc)
evlatlığı ortadan kaldırmak istemiş ve kişinin,
oğulluğunun boşadığı hanımıyla evlenmesinde şer’an
bir mahzurun olmadığını göstermeyi istemiştir. Fakat cenabı
Allah bu ilk uygulamayı Resulullahın bizzat kendi nefsi üzerinde
uygulamayı dilemiş ve Resulullah’a, Zeyd’i
Zeyneble evlendirip daha sonra Allah’ın
onları tefrik ettiği gün de Nebi (sav)in Hz. Zeyneb ile
evlenmesini Peygamber Efendimize emretmişti. Yani Resulullah
(as), Hz. Zeyd’i Hz. Zeyneb ile evlendirirken daha işin
başında ne olacağını biliyordu.
Konuyla alakalı olarak İbn Kesirde şöyle bir rivayet geçiyor:
İbn Ebu Hatim der ki, “Bize
babam... Ali b. Zeyd ibn Cüdandan nakletti ki o şöyle dedi:.
Hüseyin oğlu Ali bana. “Allah’ın açığa vuracağı
şeyi de içinde saklıyor, insanlardan
da gizliyordun.” Kavli hakkında
ne dediğini sordu.
Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: “Hayır,
Allah Resulü onu Zeyd’le evlendirmezden önce, Zeyneb’in
kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu. .Zeyd eşinden
şikayet etmek üzere
Hz. Peygambere gelince, Resulullah ona Allah’tan kork ve eşine
sahip ol, dedi. İşte bunun üzerine Allah
Teala Resulüne buyurdu ki: Ben, seni onunla
evlendireceğimi haber vermiştim. Sen ise“Allah’ın
açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyorsun.”
Suddi’den de bu şekilde söylediği
rivayet edilir. (21) İbn Cerir Taberi bu konuda
şöyle diyor: Zeyneb’in Peygamberle evlendirilmesini isteyen
Allah Azze ve Celle idi. (22)
Rivayetlerin ışığında tekrar edelim ki,
Zeyd’in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber (as)’a Allah (cc)
emretmiş, ayrıldıklarında da Hz. Peygamberin,
Hz. Zeyneb ile evleneceğini daha işin başında biliyordu. Bu
evlendirme işini bizzat Cenabı Allah’ın emrettiği ayette:
“Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman...”(23)
ifadesiyle açıktır. Emir Allah’tan
gelmiş, Resulullah uygulamıştır.
O günkü Mekkeli Arapların geleneklerine göre
bir baba, evlatlığının boşadığı eşiyle evlenemez idi.
Bunu tarihi kayıtlarda görebileceğimiz
gibi bir sonraki ayette geçen
“...biz onu sana nikahladık ki
(bundan böyle) evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestikleri
zaman o
kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.”
(24) ibaresinden
de anlamaktayız.
Kaynaklar
-
1-Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri, İbni
Kesir c.14 s.7958-7862
-
2-Tahrim 3
-
3-Kıyame 36
-
4-Ahzab 53 5-Neml 65, Nahl 77
-
6-Enam 50 benzer ayet için bakınız Hud 31
-
7-Araf 188
-
8-Şura 51
-
9-Al-i İmran 179
-
10-Cin 26-7
-
11-Hadislerle Kur-anı
Kerim tefsiri İbni Kesir c.12 sayfa 6544
-
12-Lubabun Nukul fi Esbabin Nuzum, Suyuti s.
178,179 Medarikut Tenzil ve Hakakut Tenzil, Nesefi c.3 s. 304
Celaleyn s. 389
-
13-Nubabul Nukul s. 178
-
14-Ahzab 36
-
15-Nubabul Nukul s. 179
-
16-Ahzab 21
-
17-Nisa 59, Ahzab 36, Nur 63, Nisa 80
-
18-Nisa 65,115
-
19-Nesefi c.3 s. 304, Celaleyn s. 359
-
20-İbni Kesir age. c. 12 s. 6544
-
21-Age c. 12 s. 6544-6545
-
22-Age c. 12 s. 6545
-
23-Ahzab 36
-
24-Ahzab 37

|