|
Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
Salat ve selam Resullerin efendisi ve muttakilerin imamına,
onun âli ve ashabına,
onun davetini yüklenip yolunu takip eden,
düşüncelerine ve amellerine İslam akidesini esas alan,
şer-i hükümleri
ölçü ve kaynak kabul edenlerin üzerine olsun.
Akidenin genel olarak kapsamı altına
aldığı bakışı, çözüme kavuşturduğu önemli noktaları
ve özellikleri
tespit edecek olursak: Esas fikir, Lider fikir, Fikri kaide, Ana
mefhum, nizamların kendisinden fışkırdığı Akide-ideoloji
ve itikat edilen diğer noktalar şeklinde sıralayabiliriz.
Sahih akidenin tespitinde vakıası itibarı
ile tespit edilmesi istenen doğruluk, itikatta mecbur
tutan yönü ruhi esasa dayalı aklen siyasi bir temel fikir
oluşu üzerinde aydın bir şekilde anlaşılması, kavranması,
mefhumlaşması dediğimiz kesin tasdikle
bağlanılması üzerinde ancak işaret edilen noktalar
bu dar sütunlarla istenildiği kadar netlik kazanacağını
zannetmiyorum.
Fakat bu noktalar, konunun özü bakımından insanlara belirli
bir bakış açısı çizecektir.
Akidenin sözlük manası:
Lügatlarda geçtiği kadarı ile (A-G-D)
harflerinden oluşan bir sözcüktür.
Akide; bir şeyi bağlamak, düğümlemek demektir. Misal; elleri
veya benzeri şeyleri bir birine geçirmek, kenetlemek. Kaşları
ve benzeri şeyleri çatmak, buruşturmak. Gözlerini dikmek
kemer yapmak, üzerine
kemer geçirmek. Toplanmak, kongre- oturum yapmak gibi manalara
gelmektedir.
Bazı cümle içerisinde kullanılışı ise:
Kadın
ile nişanlanmak, her şeyden üstün görmek, üstün
tutmak. Bir şeye başlamak, bir şeyi ilk defa başlatmak.
Sormak çevrelemek kuşatmak. Kararına varmak, bir işi düğümlemek
bağlamak. Akıntı ve rüzgar bu gibi şeylerle bulutları bir
araya toplamak, düğüm ile bağlamak karmaşık
kompleks içinden çıkılmaz olmak pelteleşmek
katılaşmak, bir biri ile bağlanmak. Bir şeye inanmak -inanç-
imanlı olmak itikat sahibi olmak, kesin inanç, itikat edilen
inanılan şey prensip, öğreti, doktrin.
Görüldüğü gibi akide ve itikat lafızları
kelime itibarı ile lügat manasında aynı kökten, yani (A-G-D)
harflerinin oluşturduğu kökten
gelip lügat ve ıstılah olarak aynı noktada birleştiklerini
görürüz Özetleyecek olursak lügatta
akide; üzerinde kalbin düğümlendiği şey demektir.
Akidenin Istılahı manası:
İnsan, hayat, kainat, dünya hayatının
öncesi ve sonrası hakkında, hayatın öncesi ve sonrası
ile alakası hakkında toplu, külli, bir düşünüş benimsemektir.
Bu tarif her akide
için geçerli olduğu gibi İslam akidesi içinde geçerlidir.
Kapsamına mugayyibat ve hissedilmeyenleri
de alır. Cennet, cehennem ve melekler
gibi.
Başka bir deyimle akide; delile dayalı,
vakıaya uygun kesin tasdik
olarak ifade edilir.
Akidenin derin ve aydın kapsamlı, ruhi bir
esas olması aklen tespit edilmesinde önemli sorgulamanın ve
incelemenin yapılması gerekir. Bu noktada şu sorular
sorulmalıdır. Ben bir insan olarak ve içinde
yaşadığım bu dünya ve hayat, bu kainat nedir, nerden gelip
nereye gidiyoruz? Başlangıç itibari ile dünya hayatının
öncesi nedir, sonunda ne var? Bu muhteşem oluşum ve bizler
niçin yaratıldık? Varılan neticelerin dünya hayatı ile
olan ilişkisi benim hayatımla olan ilişkisi nedir? gibi
sorular sorulup derinlik ve aydınlık sınırlarını
maksimum seviyede aklen incelemeye
tabi tutulması gerekir. Yoksa insanın en büyük sorununu
temel meselesini ki, yukarıda tespit ettiğimiz hayatını
yorumlayacağı bu akide üzerinde
itikat dediğimiz veya kesin tasdik, tasdik-i cazim, çözüme
kavuşmuş oluşmaz. Yani,
esas fikir - fikri kaide - lider fikir - ana fikir ve kendisinden
nizamların çıktığı akide olmaz.
Halbuki akide, çözülmesi gereken, bütün konuları üzerinde
toplayan ana düğüm en büyük düğümdür. Diğer
konular bu akideden fışkıran veya ona bina edilen konular,
dallar konumundadırlar.
Durum böyle olunca sorun, insanın en büyük
düğümünü ta başta çözmesi gerekir. Mesele; insanın
temel prensibini tespit etmesi, bunu değerlendirecek
olanda muhakkak ki insanın kendisi olduğunu bilmesidir. Başka
bir ifade ile, insan aklıdır. Çünkü, bütün bunlar tamamen
akli bir meseledir. İncelenen konu (akide) hisle müşahede
edilen, hisle algılana bilen ve üzerinde doğruluğuna
kesin kanaat getirilmesi gerektiğinden, akli bir husustur.
İnsanı yanılgıdan kurtarıp, akide
konusunda aydınlığa kavuşturacak olan, ancak akıldır.
İşte burada
aklın tarifini yaptıktan sonra önemli bir noktanın
altını çizmek istiyoruz.
Akıl ameliyesi:
Duyu organları vasıtası ile vakıanın beyne iletilmesi ve
ön bilgileri aracılığı
ile beyne ulaştırılan vakanın beyinde yorumlanmasıdır.
Akli araştırma yapmak için
şu dört unsur mutlaka bulunmalıdır.
1-Sağlam bir beyin.
2-Duyu organları.
3-Vakıa.
4-Vakıayı yorumlamaya yarayacak önbilgi.
Neticede derin ve aydın fikrin oluşmasında
ısrarla
dikkat edilmesi gereken önbilginin önyargıdan uzak olmasına
hayati önem vererek dikkat edilmeli ki akletme işlerinde yanılgıya
düşülmesin. Böylece diğer batıl inançlar,
hurafeler, şirkler itikat haline getirilmesin.
İşte, bu noktada Rabbimize hamd-u senalar
olsun ki, bizleri başı boş bırakmamış şanlı Resulüne
gönderdiği İslam dininin ana kaynağı Kur-an’ı Kerim,
meseleye ilişkin yeterince yol gösterme, uyarma ve doğru yönlendirmeyi
yapmıştır. Şu lafızların geçtiği ayetler dikkatlice
incelenirse mesele vuzuha kavuşacaktır. Sultan, burhan, ilim
ve zan lafızlarının
geçtiği bazı ayetler;
“Her kim Allah ile birlikte diğer bir
tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir burhanı yoktur-
o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak
ki kafirler iflah olmaz.”
(Mü’minûn 117)
“Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar
mı edindiler?
De ki: Haydi burhanınızı getirin!
İşte benimle beraber olanların Kitab'ı ve benden
öncekilerin Kitab'ı. Hayır, onların
çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.”
(Enbiya 24)
“(Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan
yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem
yerden rızıklandıran mı? Allah'tan başka bir tanrı mı
var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz burhanınızı
getirin!” (Neml
64)
“(O gün) her ümmetten bir şahit çıkarır,
(kafirlere): burhanınızı getirin! deriz. O zaman bilirler
ki hakikat Allah'a aittir ve uydura geldikleri şeyler
(putlar) da kendilerinden ayrılıp kaybolmuşlardır.”
(Kasas 75)
“(Ehl-i kitap) 'Yahudiler yahut
hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete giremeyecek'
dediler. Bu onların kuruntusudur.
Sen de onlara: 'Eğer sahiden doğru söylüyorsanız
burhanınızı getirin'
de.” (Bakara 111)
“(Hûd) dedi ki: Üzerinize
Rabbinizden bir azap ve bir
hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın
hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı
kuru isimler hususunda
benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz
ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”
(Araf 71)
Ciddi bir inceleme sonucunda aklen vakıaya mutabık
delilden neşet eden (çıkan) bu akide aydın
bir şekilde ulaşılmış ve ondan çıkan ona bina edilen
hayatın şekillenişi de ruhi esasa dayalı fikri
yükseliş olarak ifade ettiğimiz
kalkınmayı da beraberinde
getirmiş olacaktır.
Bu noktada şu soruyu kendimize tekrar soralım;
Derinlikten bahsedildi. İçeriği, kapsamı ve boyutu nedir?
Bu derin tespitle aydın bakışa nasıl geçilir diye sorsak
meseleye bu şekilde biraz
daha hız kazandırarak bir sınırlama
getirebiliriz.
İnsan ancak eşyayı, vakıaları
hissedebilir ve bunlar
üzerinde yine; sorgulama nedir, nasıl ve nerden geldi, nasıl
oluştu, kendi kendine mi oluştu bir başkası tarafından mı
yaratıldı? Eşyayı, hayatı, kainatı bunların hakikatını
özelliklerini müşahede etmeye götürecek olan metod takip
edildiğinde görülecektir ki, bunların hepsi aciz ve bir
başkasına muhtaçtır. Kur-an’ı Kerimin ifadesi
ile:
“Ey insanlar!
(Size) bir misal verildi; şimdi
onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız
(taptıklarınız) bunun için bir araya
gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar.
Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar.
İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” (Hac
73)
Buradaki espri, aciz olan sinekten biz insanların
daha da aciz kaldığı vurgulanmaktadır. Evet inceleme ve doğru
araştırma neticesinde
eşyanın kendi kendini yaratamayacağı ancak bir başkası
tarafından yaratıldığı ortaya
çıkar. O yaratıcıda eşyanın dışında, her şeyi yaratan,
nizam ve düzen
sahibi yüce Rabbimiz Allah (cc) dır. Allah tarafından
yaratıldığımız bir hakikat. Kör düğümün çözülmesi,
bu karanlık dünyanın Allah’ın nuru ile aydınlanması,
yaratıcı olan Allah ile olan ilişkilendirme, bu hayatın
sonunu, dünya hayatımızla ve Allah’la ilişkilendirilmesi
ve doğru çözümü
böylece elde etmek, aydın bakışın kendisi olmakla birlikte
neticede doğru şahsiyeti elde etmeninde yolu açılmış
olacaktır. Bizleri yoktan yaratan
yüce Mevlamız bir çok ayet-i kerimesi ile bu dünya
hayatındaki yaptığımız amellerle ahirette hesaba çekeceği,
sorgulayacağı, razı olduklarını
cennetle sevindireceği, razı olmadıklarını da cehennem
azabı ile cezalandıracağını
şimdiden bizleri dünya hayatı sona ermeden uyararak
yüce merhametini göstermektedir.
İşte bu bakışla temel
bir ilke ortaya çıkıyor. Bu varılan
netice hayat hakkında ki kapsamlı düşünce olan akidedir.
Hayatı evveli ve sonu
ile ilişkilendirerek şümullü, kapsamlı
açık ve net, bulanık
olmayan su gibi tertemiz olan bu anlayış, bu kavrayış
hayatımız hakkında
esas fikir - lider fikir - fikri kaide - ana mefhum - nizamın
kendinden fışkırdığı akli akide başka bir ifade ile ideoloji
- ruhi esasa dayalı fikri yükseliş diye ifade
ettiğimiz kalkınmanın temeli yani kendisine itikat ettiğimiz,
Kitaplara, Peygamberlere,
ahirete iman, kesin tasdik - tasdiki cazim
- üzerine asla şüphe kabul
etmeyen bir bağlanış ve hayatımızı yönlendiren hayat hakkındaki
mefhumların temeli amel
edilen her konunun ölçüsü siyasi yönelişimizin
lider fikri - akıl danıştığımız kendisine
ruhen ve fikren bağlandığımız temel
fikir olmaktadır.
Bu itikadı bu inanışı kelimeyi şahadet
ile ilan ediyoruz. Şahadet kelimesi yani ifade edilen fikirlerin
manası, mefhum, yani zihinde tasavvur edilen ve tasdik olunan
mefhum. Burada “eşhedü”
derken mevzuya ilişkin olarak ben şahit
oldum, ben gördüm, ben müşahede ettim diyerek,
“la ilahe illallah”
kelimeyi tevhidini eşhedü ile başlayarak kelimeyi şahadete
çeviriyor. Yani Allah’ın
varlığını, birliğini ve ondan başka ilah olmayacağına
müşahede ederek aklen böyle benimsediğimizi
ifade ediyoruz.
O güzide sahabeler Allah onlardan razı
olsun İslam akidesini öyle anlamışlar ki uğrunda hayatlarını
vermeye hazırlar. Ebu Bekir (ra) Sıddık unvanı
ile anılır. Bunun nedeni İslam akidesine olan
sadıklığı, güvenirliğidir.
Ömer(ra) Faruk unvanı ile anılır.
Osman hayası ile anılır. Ali
(ra), Bilal (ra), ibn Mesud (ra), Mus’ab bin Ümeyr, (ra)
Yaser ailesi, Yaser Sümeyye ve oğulları, Ammar ve Ensar (r
anhüm) hepsi uğrunda hayatlarını vermeye hazır
idiler. Akabe biatında “ne
yaptığınızın farkında mısınız?”
sorusu soruldu. Yani bütün insanlık
ile mücadele edildiğini biliyor musunuz... Tepkileri ise “karşılığında
ne var ya Resulullah” cevap olarak dünyalık hiçbir
şey vaat etmeden; “cennet”
oluyor.
Bu kararlılıkla ölüm uğruna
bu denli gösterilen ciddiyetle bağlılık,
aralarındaki rabıta ancak bu akidenin derin ve aydın bir
anlayışla akıllarına tam bir kanaatin oturmuş olması
gerek. İbni Mesud (ra) fetih ayetlerini Kabe’de
okumak için gösterdiği çaba ve başına gelenlerle uyarılmasına
rağmen canını hiçe sayarak ben okuyacağım
ya Resulullah diye haykırışı ancak bu akidenin kazandırdığı
bir enerji ile mümkün. Bugünkü akide yine eksiksiz ve tahrip
olmamış bozulmamış Allah-u Teala tarafından korunmuş ve
elimizde ve zihnimizde olmasına
rağmen bizlerinde ölümüne uğrunda hareket
ettirebiliyor mu?
Genelde ümmete baktığımızda görülen o
ki maalesef
bu İslam akidesi hareket etmesi gereken onu dava olarak
taşıması gereken Müslümanları harekete geçirmiyorsa bunun
nedeni nedir? diye sormak her
halde isabetli bir soru olacaktır.
Bütün olumsuzluklara rağmen Sahabeler, tek
vasıtaları
kalem ve kelam yani elden ele, konuşarak ve izah ederek
taşınan bu akide ve onun davası göz kamaştıran bir hızla
yer yüzünde yayıldı. Öyle ki, ta Çin settine bu davayı
bizzat o güzide sahabeler götürdü. Batıya yine sahabeler götürdü.
Bu azim, bu enerji, bu güç nereden geliyor yoksa onlar farklı
mı yaratıldılar?!. Bu akide bizlerden farklı şeyi değil,
aynı şeyi talep ediyor. Aynı enerjik, coşkulu hareketi
bizden de bekliyor. Ama
bizler hala yatıyorsak hareket etmiyor
canla başla çalışmıyorsak sebep nereden kaynaklanıyor?
Öyle ki, sahabelerdeki etkinliği
geçmişte Hattabın oğlu, köleyi efendi
yaptı. Bu akide aynı kalarak bugün bizde bu etkiyi neden bırakmıyor
öyleyse sorun nerede?
Sorun meselelere derin, aydın bir
şekilde bakmamızdan
ve taklitten uzak bir şekilde meselelere yaklaşmamızdan kaynaklanmaktadır.
Büyük düğümü çözmek ve bütün
sorunları aşmak ancak meselelere derin ve aydın bakışla mümkündür.
İslam akidesi ve
özellikleri bu neticeye ancak
derinlikle ve aydınlıkla ulaşılabilir. Yüzeyselliğin
insanda pozitif hiçbir etkisinin olamadığını,
ancak insanı alçalttığını insanı geri bıraktığını
belirterek yazımızı noktalıyoruz.
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece
ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda
veren şeylerle yüklü olarak denizde
yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü
haldeki toprağı canlandırdığı suda,
yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve
yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde
düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve
birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.” (Bakara
164)
Sayfayı
Birine Gönder
|