|
PAKİSTAN'DAKİ HİZB-UT TAHRİR SÖZCÜSÜ,
AMERİKA İLE İŞBİRLİĞİ YAPMAMAYA ÇAĞIRIYOR!
Hizb-ut Tahrir'in Pakistan'daki sözcüsü
Navid Butt, Pakistan devletinin, Amerika'dan
gelen tüm işbirliği çağrılarını reddetmesini istedi. Amerikan
hükümeti, Amerika'da ölenler için var olan mevcut
sempati havasını, Amerikan hegemonyasını pekiştirmek için,
kendi dış politikasına alet ediyor.
Son 50 yıldan beri, arka arkaya gelen tüm
Pakistan hükümetleri,
Amerika'nın hem yerel hem de global çıkarlarını
korumada hep hırslı oldular. Amerikalı yöneticiler
de bu kusursuz itaati hep sömürdüler.
Ancak, Pakistan'ın Amerika üzerinde artan bağımsızlığını
az da olsa desteklemeyi
ve buna göz yummayı da ihmal etmediler.
Pakistanlı yöneticiler bir gün fark
edeceklerdir ki; Amerikan
bağımsızlığını reddetmek zor olmasına rağmen, gerçek
bağımsızlık yolunda yürümek bundan çok daha iyidir.
Pakistanlı yöneticiler,
Pakistan'ın hayatta kalması için Amerika'nın
ellerinin üzerinden çekilmesi ve gerçek bağımsızlığa
ulaşması gerektiğini
görüyorlar. Fakat gerçek şu ki; "İslam
Ümmeti" fikri, bu yöneticilerin zihinlerinden çok
uzak bir mefhumdur. Amerika ise, onların
zihninde çok daha zayıf bir güç görüntüsü vermekten çok
uzaktır. İslam sizi kafirlere olan bu kölelikten vazgeçmeye
ve Allah Subhanehu ve Teala'nın dinini
hayata hakim kılarak,
Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmaya davet ediyor ve Allah Azze
ve Celle şöyle buyurdu:
“Allah, mü'minler aleyhine kafirler
üzerine asla bir yol kılmaz.” (Nisa 141)
Müşerref, Amerika’nın Çıkarları İçin
Pakistan’ı
Kurban Ediyor!
17 Eylül günü Başkan Müşerref,
Amerika'nın terörizmle
mücadelesinde yapılacak olan işbirliğinin,
Pakistan'ın milli
menfaatlerine herhangi bir zarar
vermeyeceğini söyledi. Bununla birlikte, gerçek şu ki;
Pakistan zaten Amerika'ya
hava sahasını, deniz üslerini açmak
ve istihbarat vermekle, kendi milli
menfaatlerine fazlasıyla zarar veriyor.
Amerika'ya verilen bu imtiyazlara rağmen;
bundan daha da kötüsü Amerika'dan borçlarının
affedileceği, güvenliğinin
sağlanacağı ve Keşmir sorununun çözüme
kavuşturulacağı gibi verilen boş vaatlere aldanarak,
bizi küçük düşürüyor
ve alçaltıyor.
Bu yöneticiler, İslam Ümmeti'nin onların
daha önceden neler yaptıklarını ve şu anda ne yapmaya
çalıştıklarını bilmediğini mi sanıyorlar? Yoksa,
onların arabuluculuğu ile Kargil anlaşmazlığı
sırasında tecavüze uğrayarak Pakistan'ın bozguna
uğratılmasında veya 1971'de Pakistan'ın bölünmesi
sürecinde, maslahatlarımızın baltalamasında,
Amerika'nın oynadığı rolü
unuttuklarını mı sanıyorlar?
Yoksa, İMF ve Dünya Bankası gibi finansal kuruluşlar yoluyla
yürütülen Amerikan politikaları yüzünden, Pakistan'ın içine
düştüğü ekonomik bunalımları unuttuklarını mı
sanıyorlar? Tüm bunlara
binaen, Amerika'nın sadece kendi
milli menfaatlerini korumada samimi olduğu
ve bizim idarecilerimizin
de Amerikalı efendileri için bizi
kurban ettikleri açığa çıkıyor. Müslümanlar,
Hilafet'i kurmak ve Amerika'ya Allah Subhanehu ve Teala'nın bildirdiği
şekilde muamele etmek zorundadırlar ki, Allah Azze ve
Celle Aziz Kitabı'nda
şöyle dedi:
“Şeytan sizin apaçık
düşmanınızdır. O halde siz de onu düşman sayın” (Fatır 6)
Sizin Afganistan'daki kardeşlerinizi
boykot etmeniz, aşikar bir cinayettir.17
Eylül'de Amerikalı efendileri
ile ittifak halinde bulunan Pakistan hükümeti,
Afganistan sınırını kapatacağını ve yakıt desteğini
keseceğini bildirdi. Bu zaten, BM çözümlerine
boyun eğen Pakistan'a bu yılın ilk
dönemlerinde empoze edilen acımasız
yaptırımların bir devamıdır. Pakistan
hükümeti, Afganistan'daki Müslümanlara
tam destek vererek onların ellerini
kuvvetlendirmek yerine; hem Pakistan'da hem de Afganistan'da Müslümanları,
kafir Amerikalıların
hegemonyasına birer köle yapmayı tercih ediyor.
Oysa İslam Müslümanları terk etmeyi ve
onları yalnız bırakmayı Haram
kılıyor. Resulullah (s.a.v) şöyle dedi: "Birbirinizden
nefret etmeyin, birbirinizi düşman
kabul etmeyin, birbirinizi gerisin
geriye döndürmeyin ve birbirinizi boykot etmeyin! Allah'a kul
ve birbirinize kardeşler olun!"
Ayrıca, Pakistan yönetiminin bu cinayeti
işlemede, Amerika ile müttefik
olması da Haramdır.
Allah Subhanehu ve Teala şöyle dedi:
“Müminler,
müminleri bırakıp da kâfirleri dost
edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun
Allah katında hiçbir değeri yoktur,
herhangi bir şekilde
Allah'tan ona yardım da gelecek değildir.”
(Al-i İmran 28)
ENDONEZYA’NIN ASIL SORUNU AMERİKA’NIN
EGEMENLİĞİNİ KABUL ETMESİDİR
Bilindiği gibi Endonezya “parçala-yut”
politikasını izleyen Hollanda’nın
egemenliği altında uzun süre kalmıştır. İkinci dünya
savaşında Hollanda’yı
oradan çıkaran Japonya Endonezya’yı işgal etmeye
başladı. Ancak Endonez halkı, Endonezya’da
işgalcilik yerleşmeden Japonya’yı topraklarından çıkartıp,
ardından bağımsızlığını ilan etmek için harekete
geçti. Bu harekete geçiş,
özellikle batılı ülkeler ve uluslararası yalnızlıktan
kurtulan Amerika’nın destekleriyle tezahür etti. Fakat
Endonezya’nın bağımsızlığı yapay idi.
Çünkü Amerika başta olmak üzere batı hegemonyası
değişik maskeler altına girerek Hollanda
ve Japonya nüfuzunun yerine geçti.
Ancak ülke yöneticisi Sukarno, Amerikanın
adamı olduğu halde Amerika’nın ülkedeki karışıklığı
bahane ederek Sukarno’yu devirmek suretiyle general Suharto’nun
darbe yapmasına izin verdi. Ancak burada komünist partisinin
nüfuzu yayılmaya başladı. Bunun üzerine hem Endonezya’daki
komünist partisinin nüfuzunun azaltılması hem de kendi nüfuzunun
sağlamlaşması için Amerika, Suharto’nun ülkeyi
diktatörlükle hükmetmesine yeşil ışık yaktı. Halbuki
1975’de Doğu Timor bölgesini almasına izin veren de o
idi. Bu olay, Suharto’nun Amerikan başkanı Ford ve ABD
dışişleri bakanı H. Kissinger’le görüştükten birkaç
saat sonra gerçekleşti. Çünkü o gün, Amerika’nın çıkarı
için Doğu Timor’un Endonezya’ya ilhak edilmesi gerekiyordu.
Şimdi ise Amerika, sadece Doğu Timor’un Endonezya’dan
ayrılması şöyle dursun, idaresi kolay olması için
Endonezya’yı bile parçalanmış birkaç devletçik haline
getirmeyi öngörüyor.
Fakat ne zaman ki, Suharto fesada karıştı,
bütün insanlara acizliği gözüktü ve Amerika’nın
politikasını yürütmeyecek kadar güçsüzleşince onun
azledilmesine karar verdi. İşte bu bağlamda Suharto
otoritesi düşesiye kadar Amerika ona skandallar çıkardı.
1977’de ekonomi krizi meydana getirdi, ki bu yüzden Endonezya
parasının dolar karşısında değerinin %80’ini kayıp
etti ve ülke içinde karışıklığın meydana gelmesine yol
açtı. Ardından geçici olarak devlet başkanı Habibi
geldi. Daha sonra seçime gidildi ve seçimde Abdurrahman Vahid
seçildi. Zira Vahid Amerika’nın kuklası idi. O kadar ki,
ABD eski dışişleri bakanı H. Kissinger kendisine Vahidi müsteşar
olarak atamış idi. Ancak Amerika, Vahid kendi siyasetini yürütemeyecek
kadar güçsüz olduğuna kanaat
getirince onu azletmek için Suharto’ya yaptığının
aynısını Vahid’e de yaptı. Kissinger’in
müsteşar ataması kendisine yaramadı.
Ordu, emniyet teşkilatı, parti liderleri
ve parlamenterler onu yalnız bıraktılar. Nihayet resmi olarak
azledildi.
Yerine Sukarno’nun kızı Migawati devlet başkanı olarak atandı.
Böylece Endonezya gibi bir ülke üç yıldan az bir zamanda
gömlek
değiştirir gibi dört devlet başkanı değiştirmiş oldu.
Acaba Abdurrahman Vahid azledilerek yerine
Migawati’nin getirilmesi Endonezya’nın
derdine derman olmuş mudur? Ayrıca şu an ülke, istikrara mı
kavuşuyor? Cevap şüphesiz hayır. Bilakis Endonezya’nın
problemleri hâla çözülmüş değil, hatta
artmaktadır. Zira Endonezya’nın en büyük sorunu Amerika’nın
orada egemen olması ve ülke yöneticilerinin
Amerika’nın ajanları olmasıdır.
Ve şimdi Amerika, yöneticilerin uşaklılıklarını
yetersiz görüp orduyu da kendisine bağlamak istemektedir.
Bu bağlamda ABD dışişleri bakanı Paul, 30-07-2001’de
Avustralya’da şöyle açıklamalarda bulundu: “Endonezya
ordusu ile ilişki kurmak istiyoruz.
Ancak bu insan hakları ilkesi hesabına olmayacaktır.”
ABD dışişleri bakanı, Endonezya’da,
ordusunun 1999’de ortaya çıkan Doğu Timor bağımsız
hareketini bastırmasına işaret
etti. İşte bu, Endonezya’nın en büyük sorunu. Yani
Amerika’nın orada
egemen olmasıdır. Bu büyük sorundan şu problemler doğmaktadır:
1- Ülkede Laikliğin pekiştirilmesi,
Müslümanların İslam’ın nizamları olan yönetim, ekonomi,
uluslararası ilişkilerden, helal-haram,
hayr-şer, salah-fesad gibi islami mefhum ve kanaatlerden
uzaklaştırılmaları.
2- Amerika’nın daha kolay bir şekilde
egemen olması için, tek olan devleti birbirlerini
kıracak şekilde parçalayarak birer devletçik haline
getirmesidir. Zira Endonezya
bölündükten sonra her devletçik, güçsüz
ordu ve kurumlar olduğu zaman Amerika’dan
yardım isteyecek ki, onun oradaki nüfuzu artsın.
3- Amerika’nın bir yandan ülkenin
bütün servetlerini çalması, diğer yandan orayı Amerikan
firmalarına tüketici pazar haline
getirmesidir. Zira Endonezya, sömürgeci
devletlerin iştahını kabartacak kadar yer üstü ve yer altı
zenginliğe sahiptir. Suharto ve Abdurrahman Vahid’in
azledilmeleri gerekiyordu. Ancak Migawati’nin devlet başkanı
olması doğru mu idi?
Hayır. Sebeplerine gelince:
Birincisi:
Migawati de Amerikan ajanıdır. Amerika’nın
hizmeti için Endonezya’nın maslahatını göz ardı
ederek, Abdurrahman Vahid’den daha aktif olmaya çalışacaktır.
Bütün
bunları, sırf Amerika’nın rızasını kazanmak ve Amerika’nın
onu Vahid’e yaptığı gibi azletmemesi için
bunları yapacaktır.
İkincisi ise: Migavati bir kadın,
kadının yönetici
olması ise şer’an caiz değildir. Her ne kadar bazı
fakihler bilinenlerin dışına çıkarak
kadının yönetimde bazı küçük mevkilerde
bulunmasına cevaz verdiler ise de bunu hiçbir müçtehid imanı
söylememiştir. Ona biat veren parlamenterler kendilerini
nasıl savunacaklar? Zira bunların tutumları Resulullah’ın
şu hadisiyle taban tabana çelişmektedir:
“Yönetim işlerini kadına teslim eden
bir topluluk hiçbir zaman kurtuluşu bulamazlar.”
Ayrıca aynı parlamenterler Abdurrahman Vahid’i seçtiklerinde
Migawati başkan adayı idi. Onun adaylığına İslam şeriatı
cevaz vermiyor gerekçesiyle karşı çıkmışlardı.
LÜBNAN İSLAM
DEVLETİNDEN BİR PARÇA OLABİLİR Mİ?
Lübnan gibi bir yerde İslâm devletinin
kurulması
için çalışmak doğru olur mu? Ve Onun şu anki siyasî ve
etnik yapısı nedeniyle İslâm ile yönetilir mi? Bu sorunun
cevabını aşağıdaki gerçeklerde arayalım:
1. İslâm dinini
ikame etmek, Onun hükümlerini uygulamak ve İslâm davasını
bütün dünyaya taşımak için dünyadaki bütün
Müslümanların başkanlığını üstlenmek anlamına gelen
İslâm devleti,
Hilafetin ta kendisidir...
2. Lübnan, Şam
vilayetinden bir parçadır. Bu durum İslâm’ın fethinden
önce de sonra da öyle idi...
Fransız generali Goaro 1920’de Suriye’den
bazı kazaları bölüp “Büyük Lübnan” ismini verdiği,
yüzölçümünü genişletmek suretiyle
Lübnan gibi bir devlet düşüncesini gündeme getirdi. Ancak
Müslümanlar bu duruma karşı rahatsız oldular. Ancak bu
bölünmeye karşı koyarak, direnmelerine rağmen işgalci
Fransızlar bu hareketi
sindirdi.
3. Sömürgecilerin
Lübnan başta olmak üzere tüm Müslüman beldelerini bölüp
aralarında sınır çizmeleri, buna boyun bükmemiz veya bu
bölünmüşlüğü savunmak yahut İslam’ın hükümlerine
aykırı olduğu halde sınırların kalması için ısrarlı
olmamız gerekir anlamına gelmez. Zira İslâm dini, İslâm
ümmetinin varlık
ve toprak birliğini emretmiştir. Ayrıca bu durum, İslâm
ümmetinin güçsüz ve sömürgeci batılı güçlere karşı
boynu bükük olmasının en büyük nedenlerinden birisidir.
Hilafet, bütün Müslümanları
tek bir devlette birleştirdiği, orduları büyük bir ordu
haline getirdiği, korkunç değere sahip servetleri değerlendirdiği,
askeri ve ağır sanayi hamlesini yaptığı zaman, Amerika
başta olmak üzere düşman ve açgözlü bütün
ülkelerin kalbine korku saracaktır, ki böylece
Müslümanlar hakkında kara kara düşünsünler.
4. Lübnan, diğer
İslâm beldelerinden bir parça olması nedeniyle Hilâfet
devletinin vücudunda yer alması gerekir. Şöyle ki; Lübnan
halkının aslı olan Şam vilayetine tekrar dönmesi ve Hilâfet
devletinde bir parça olması için gerekli çalışmayı
yapması.
5. Lübnan, deniz kıyılarının
konumu bakımından
açık siperdir. Bu bölgede Hilâfet devletine saldırmak
için düşmanlar kuvvetlerini indirebilirler. Bundan dolayı Lübnan
halkının saldırıya karşı koymaları ve Hilâfet devletini
savunmaları gerekir.
6. İslâm evrensel
bir dindir. Onun kendine özgü bir yaşam tarzı vardır. İslâm’ın
hükümleri, devlet içerisinde Müslümanların hayatını tanzim
ettiği gibi, gayri müslimlerin hayatını da tanzim etmiştir.
Onların mallarını, kanlarını, ırzlarını, haklarını
korumuştur...
7. İslâm, gayri
müslimlerin dinlerini terk etmeleri
için, onları zorlamayı haram kılmıştır. Allah-u
Teala şöyle buyurmuştur:
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla
eğrilik
birbirinden ayrılmıştır.” (Bakara 256)
Dolayısıyla İslâm’ın gayri müslimler
üzerine tatbik edilmesi onların ibadetlerini tapınaklarında
yapmalarına engel değildir. Bir başka deyişle, İslâmî
hükümlerin uygulanması, onların özel hayatlarında kendi
dini hükümlerini yaşamalarına engel teşkil etmez... Zira Müslümanlar,
Şam bölgesini
fethettikleri zaman, oranın ahalisinin çoğu Hıristiyanlar ve
diğerlerinden oluşmasına rağmen diğer beldelerde olduğu
gibi onlar da yine Müslümanlarla beraber İslâm’ın
hakimiyeti altında yaşamışlardı...
8. İslâm’ın
adaleti inkar edilemeyecek kadar tarihin
sayfalarında mevcuttur. İslâm’da büyükelçiler ve resmi
elçiler hariç, hiç bir kimsenin dokunulmazlığı
yoktur. Yöneten ile
yönetilen kanun ve kadı karşısında
birdir. Resulullah (sav) şöyle buyurur: “...eğer
Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık etse onun
elini de keserim.” (Buhari)... Bunun
en açık örneği; Hz. Ömer’in, Mısır valisinin
oğlu bir Hıristiyan’ı haksız
yere dövdüğü için Hıristiyan’ın lehine hüküm vermesidir.
Ey Müslümanlar:
Bugün Filistin’de ve diğer İslâm beldelerinde olup
bitenlere karşı, duyarlı bir şekilde
elimizden ne geliyorsa yapmamız ve kardeşlerimizi Yahudilerin
zulmünden kurtarmak için harekete geçmemiz gerekiyor. Zira
Müslümanların başlarındaki
yöneticilerin hainlikleri herkesçe malûmdur. Bu yöneticiler
ne Filistin’deki ne de zulme uğrayan
başka Müslümanlar için, bir kurşun dahi sıkmayacaklardır.
Hatta onlar, Müslümanlara karşı her türlü yardımı ve
destekleri esirgemeye devam edeceklerdir. Burada yapılması
gereken tek şey, Müslümanların ellerini bağlayan ve diğer
kardeşlerinin yardımına koşmalarına engel teşkil eden
hastalığa parmak basmamız gerekir. Bu hastalığın
kaynağı, Yahudileri kökünden kazımak için Filistin’e
doğru yürümek ve dünyadaki diğer zulme
uğrayan Müslümanlara yardım etmek için, harekete geçmek
isteyen milyonlarca askerleri engelleyen yöneticilerdir. Yapmamız
gereken tek şey, ümmeti kurtarmaya
muktedir olduğu halde sessiz kalan söz ve güç sahiplerine,
otoriteyi ele geçirip içerisinde
bulunduğumuz şu berbat ortamı değiştirmeye
yönelik harekete geçmeleri ve İslâm’ı
yeniden tatbik etmeleri için, polisi otoritelere aldırış
etmeden var gücümüzle onlara haykırmak ve baskı yapmaktır.
Zira bu dava hak bir davadır. İşte o zaman Raşidi Hilâfet
yeniden doğduğunda Yahudiler, korkularından titreye titreye
geldikleri yere apar topar
geri gitmek zorunda kalacaklar ve
Müslümanlara zulmeden bütün düşman ülkelerin yürekleri
ağızlarına
gelecektir.
Sayfayı
Birine Gönder
|