MÜMİNLERİN AMELLERİNİN ÖLÇÜSÜ NE OLMALIDIR?

 

a-) Amellerin kıymet derecelerini Allah belirlemiştir.

Bir Müslüman tüm yaşantısında amelleri için Allah'u Teala'nın belirlemiş olduğu kıymetlerine ve bunların derecelerine riayet etmek zorundadır. Çünkü derecelendirmesine riayet edilmemesini masiyet olarak değerlendirdi ve biz kullarını bu konuda birçok nâs ile uyardı.

Allah'u Teala bize eşya ve amellerden helal, temiz-haram, küfür, pis-murdar ve şeytanın ameli olan şeyleri belirtti. Bu hususta şöyle buyurdu:

"Deki, pis ile temiz bir değildir, pis-kötü olanın çokluğu hoşuna gitse de. Öyle ise ey akıl sahipleri Allah'tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz." (Maide 100)

"O (Rasul) onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar." (Araf 157)

"Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki izzetin ve şerefin hepsi Allah'ındır. Ona ancak temiz söz (kelime-i tevhid) yükselir. Onu da Allah'a salih amel ulaştırır. Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur." (Fatır 10)

"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliklerdir. Onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz." (Maide 90)

"(Onu yiyecek kimse için) leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti ki, o pisliktir, (haram kılınmıştır)." (Enam 145)

"Onlardan (kafirlerden) yüz çevirin, çünkü onlar murdardırlar." (Tevbe 95)

"Müşrikler ancak bir pisliktir." (Tevbe 28)

"Fakat Allah onların davranışlarını (cihaddan geri kalışlarını) kerih gördü." (Tevbe 46)

"Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet yapmıştır. Küfrü fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." (Hucurat 7)

"Bütün bu kötü olanlar Rabbinin nezdinde sevimsizdirler." (İsra 38)

Şu halde eşya ve amellerde, Allah katında kıymetli olan şey mubah ve helal olan şeydir. Haram ve küfür olan hususta ne kadar çok menfaat olduğu görülse de Allah katında onun hiçbir kıymeti yoktur. Müslüman öncelikle buna çok dikkat etmelidir. “Şu yada bu iş haramdır, fakat onda çok fayda veya menfaat vardır, öyle ise kıymetlidir” gibi söylemlerle 'onu alayım' yada 'yapmalıyım' diyemez. Çünkü Allah, Müslüman için amelin ve eşyanın kıymetini tespit hususunda sadece faydayı menfaati ölçü kılmamıştır. Onun ölçüsü ancak helal olmasıdır. Helalde kıymet vardır ancak haramda hiçbir kıymet yoktur. Allah'u Teala bu hususu şöyle belirtmiştir:

"Sana şaraptan ve kumardan sorarlar. De ki, her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır, ancak her ikisinin de günahı faydasından büyüktür." (Bakara 219)

Görüldüğü gibi haram-günah olan bir yerde menfaatin hiçbir kıymeti yoktur. Ancak helal olan hususlarda menfaatin bir değeri vardır. Bunu da Allah'u Teala şöyle gösteriyor:

"Hayvanlarda sizin için birçok faydalar vardır, ayrıca etlerini yersiniz." (Müminun 21)

"Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır." (Hadid 25)

İşte, böylece Allah'u Teala eşya ve amellerin kıymetlerini belirledi. Haram olmayan şeylere bir kıymet verdi. Fakat o kıymetlere de derecelendirme yaptı. Amellerde mubah, mendup ve farz ile derecelendirme yaptı. Mendup mubahtan üstündür. Farz da menduptan üstündür.

Allah'u Teala menduplar ve farzlar arasında da bir derecelendirme yapmıştır. Farz-ı ayın ve farz-ı kifaye vardır. Farz-ı ayın farz-ı kifayeden önceliklidir. Farz-ı ayınlar ve farz-ı kifayeler arasında da öncelikli olanlar vardır. Yani derecelendirme vardır. İşte buna delalet eden birkaç ayeti kerime;

"Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını verir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz." (Ahkaf 19)

Görüldüğü gibi kişilerin dereceleri yaptıkları işlerden ve işlerin derecelerinden kaynaklanmaktadır.

"Müminlerden -özür sahibi olanlardan başka- oturanlar ile malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (sevap) vadetmiştir ama mücahitleri oturanlardan daha büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendisinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Nisa 95-96)

Görüldüğü gibi Allah'u Teala evinde ibadetle oturan kimseye sevap vadettiği halde, Allah yolunda malıyla, canıyla cihad edeni derece bakımından daha üstün kılmıştır.

"Siz hacılara su vermeyi ve mescidi haramı onarmayı, Allah'a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad etmekle bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değildirler. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler derece bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır." (Tevbe 19-20)

Bilindiği gibi hacılara su vermek ve Mescid-i Haram'ı onarmakta çok sevap vardır. Fakat bu amel derece bakımından Allah yolunda cihad gibi değildir. Allah yolunda cihadın derecesi daha üstündür. Bunun böyle olduğunu da insan aklı değil Allah tayin etmiştir.

Allah'u Teala belirlemiş olduğu kıymet derecelendirmesine riayetsizliği masiyet olarak vasvedip öyle yapanları azapla uyarmıştır. Şöyle ki:

"De ki, Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasulünden ve Allah yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah emrini (azabını) getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe 24)

Bu hususta Rasul (sav)'den şöyle rivayet edilir: "Ömer (ra); Ey Allah'ın Rasulü! Sen bana nefsim hariç her şeyden daha sevgilisin." deyince Rasulullah (sav) hemen şu cevabı verdi: "Hayır! Nefsimi elinde tutana (Allah'a) yemin olsun ki, ben sana nefsinden de sevimli olmadıkça (imanın tam olmaz)." (Buhari)

Bilindiği gibi anne-baba, kardeşler, eşler, akrabalar, helalinden kazanılan mallar, meşru iş ve ticaret, helalinden elde edilen meskenler ve kişinin kendisi hepsi birer kıymettir. Müslüman onlara ilgi duyabilir, sahiplenebilir ve sevebilir. Ayrıca bazı sorumlulukları da vardır. Ebeveynine ihsanda bulunmak, eş ve evlatlarının nafakasını temin etmek, fakir ve mağdur kardeşlerine ve akrabasına ihsanda bulunmak, sıla-i rahm yapmak, helal malını ve evini muhafaza etmek ve helal yoldan rızkın temini için çalışmak bir Müslüman'ın üzerine farzdır. Bunların hepsi de birer kıymettir. Ancak Allah'u Teala bazı kıymetleri, bu kıymetlerin önüne geçirmiştir. O da; Allah ve Rasulünü sevmek ve Allah yolunda cihaddır. Allah ve Rasulünü sevmenin anlamı Rasulullah'ın getirdiği şeriata ittibadır. Şerîata ittiba olmaksızın Allah ve Rasulünü sevme iddiası boş bir iddia olur. Zira bu sevginin karşılığı Allah'ın bizden razı olması, bizi sevmesidir. Buna ulaşmanın yolunun da Rasulullah (sav)'in getirdiğine ittiba etmek olduğunu da Allah'u Teala şöyle bildirdi;

"De ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Ali İmran 31)

Rasulullah'a ittiba etmenin yani ona tabi olmanın kapsamında İslâm'ı hakim kılmak, İslâm'ın hakimiyetini muhafaza etmek ve aleme taşımak da vardır. Yani İslâm davasını yüklenmek vardır. İslâm davasını yüklenmenin anlamı, İslâm'ı hayata hakim kılarak, İslâmî hayatı başlatacak ve onu aleme davet ve cihad yoluyla taşıyacak olan Raşidi Hilâfet devletini kurmak için sahih bir siyasî kitleyle çalışmaktır. Bu çalışmanın gerektirdiği yükümlülükleri yüklenmek demektir. Allah'u Teala bu yükümlülüğü yukarıda zikredilen anne-babaya ihsanda bulunmak, evlat ve eşlerin nafakasını temin etmek, kardeşleri ve yakın madur akrabayı gözetmek, meşru işini, malını ve evini korumak yükümlülüklerine ilaveten öncelikli olarak yüklemiştir. Bu öncelik sırasına riayet etmeyenleri fasık olarak vasfedip Allah'ın emrinin yani azabının gelmesiyle tehdit etmiştir.

Evet, Allah ve Rasulünü sevmek, İslâm davetini yüklenmek en üstün kıymettir. Çünkü Allah ve Rasulünü sevmek, Allah'ın Rasulü vasıtası ile göndermiş olduğu dinine kamilen ittiba etmekle gerçekleşir. Bu, Allah'ın dinini hayatın ve yeryüzünün tamamına hakim kılmakla mümkündür. Bunun şer'î metodu ise Raşidi Hilâfet devletidir. Hilâfet devleti ve halife varken İslâm davetini yüklenmek yani İslâm'ı hakim kılmak işi farz-ı kifaye olur. Hilâfet devleti yokken, Hilâfet devletini kurmak için şer'î hükümlerle kayıtlı olarak sahih siyasi bir kitle ile çalışmak bütün Müslümanlar için farz-ı ayın olur, çünkü farz-ı kifaye yeterlilik hasıl olasıya kadar farz-ı ayın hükmündedir.

Şu halde İslâm davetini yüklenmenin farz olduğu, kıymeti yukarıda zikredilen Tevbe 19-20,24 ayetlerinde geçen şu farzlardan ve menduplardan önceliklidir.

1-) Anne-babaya ihsanda bulunmak,

2-) Çocuklarının ve eşlerinin maişetini temin etmek,

3-) Kardeşlerine ve akrabalarına ihsanda bulunmak,

4-) Meşru olan iş ve ticareti muhafaza etmek,

5-) Meşru yolla elde edilmiş meskenlerini, malını muhafaza etmek,

6-) Hacılara su dağıtmak (mendup),

7-) Mescidi Haram'ı ve mescitleri tamir ve inşa etmek (mendup).

Bu çerçeveden bakıldığında şu görülmektedir:

1-) Bir Müslüman amellerinin kıymetini kendisi tayin edemez. Kendi aklınca; “şu iyidir-kötüdür”, “güzeldir-çirkindir” ve “hayırdır-şerdir” diyemez. Onu tayin eden (Rasulü vasıtasıyla göndermiş olduğu şerîatı ile) Allah'u Teala'dır. Bundan dolayı haram olan bir işte birçok bireysel yada toplumsal menfaat olduğu görülse bile bir Müslüman o işe değer veremez ve onu yapamaz.

2-) Bir Müslüman, kıymetlerin derecelendirmesini de kendisi yapamaz. Onu da Allah'u Teala tayin etmiştir. Mendubu farzın önüne geçiremez. Farz-ı kifayeyi farz-ı ayının önüne geçiremez. Farz-ı ayın olan iki husus çatışırsa onda önceliği de kendisi tayin edemez. Allah'u Teala, hangisini daha efdal ve öncelikli olarak göstermiş ise onu yapar. Onun tercih alanı mubah olan hususlardadır. O alandaki tercihini de onlarda gördüğü yararlar açısından yapar. Mubahların dışında kalan hususlarda, zamana-mekana, kolaylığa-zora, faydaya-zarara bakarak amellerinde derecelendirme yapıp o derecelendirmeye göre tercih yapma hakkına sahip değildir. Buna göre bir Müslüman şunları diyemez:

a-) "Her ne kadar İslâmî hayatı hakim kılmak için çalışmak gerekirse de Allah'ı razı etmek için mutlaka o çalışmayı yapmak gerekmez. Ahlaklı olur, ibadetleri yapar, Kur-an, hadis, tefsir okur- okutur, ilimle meşgul olur ve yaparsan, okullar, yurtlar, hayır cemiyetleri, vakıflar açarsan da Allah'ı razı etmiş olursun. Bugünkü şartlarda efdal olan da budur" diyemez. Böylesi bir tercih hakkı şer'an yoktur. Böylesi tercihler yaparak öncelikli farz olan İslâm'ı hayata hakim kılmanın kaçınılmaz meşru yolu olan Hilâfet devletini kurmak için çalışmaktan geri durmak kişiyi Allah katında fasık kılar.

b-) “Her ne kadar İslâm davetini yüklenmekte Rasulullah'ın sünnetine ve takip ettiği metoduna tabîi olunması gerekse de bugünkü şartlarda, daha kolay ve rizikosu az olduğu için demokratik platformda kalarak mücadele etmek daha efdaldir, daha iyidir” diyemez. Böyle düşünerek hareket ederse Allah katında fasık konumuna düşer.

c-) “Her ne kadar İslâm davasını yüklenmek farz olsa da, ben çoluk çocuğumun geçimini temin etmek için çalışmak zorundayım, o da farzdır. Onun için ben İslâm davasını yüklenmeyip öbür farzı yükleneceğim” diyemez. Böyle düşünerek hareket ederse fasık olur. Zira Allah'u Teala İslâm davasını yüklenmeyi o yükümlülüğe ilaveten ve öncelikli olarak yüklemiştir.

d-) “İslâm davasını yüklenmeme annem ve babam razı olmuyor. Onlara karşı ihsanda bulunmam yani onları incitmeden hürmet ve şefkatle muamelede bulunmam da bir farzdır. Onun için ben İslâm davasını yüklenmiyorum. Nitekim Rasulullah (sav)'e bazı kişiler cihad yapmak için geldiklerinde, Rasul (sav) anne ve babasından izin alıp almadığını sordu. İzin almadım dediklerinde, onlara gidip izin istemelerini, izin verirlerse savaşmalarını vermezlerse onların yanında kalıp onlara iyilikle muamele etmelerini emretmiştir” diyerek İslâm davasını yüklenmezse Allah katında fasık olur. Zira o delil, vakıaya mutabık değildir. Çünkü o ve benzeri hadiste bahsi geçen cihad, kifayenin, yeterliliğin hasıl olduğu farz-ı kifaye olan cihaddır. Yeterliliğin hasıl olduğu farz-ı kifayeyi yapmak ise sevabı olan mendup bir iştir. O hadislerde, bahsedilen şahıslar ise, çoluk çocuğun maişetini temin etmek ve ebeveyne ihsanda bulunmak farz-ı ayın yükümlülüklerine, katılmaları kendileri için mendup olan cihadı tercih etmek istemişlerdir. Rasulullah (sav) de buna izin vermemiştir. İşte böylesi naslardan şu şer'î kaide çıkmıştır; "Farz-ı ayın ile yeterliliği hasıl olan farz-ı kifaye çatışırsa farz-ı kifaye terk edilir, farz-ı ayın ile amel edilir."

Fakat, cihad için yeterlilik hasıl olmamış yada halife cihada katılmayı kendisinden talep etmiş ise, o durumda bir Müslüman'ın çoluk çocuğunun maişetini temin etmek farzını yada anne-babaya ihsanda bulunma farzını o cihad farzına tercih etme hakkı yoktur. Zira öyle yaparsa fasık konumuna düşer ve Allah'ın azabına müstahak olur. Nitekim Tebük seferinde Rasulullah herkesin cihada katılmasını talep ettiğinde, maişet gerekçeleriyle cihaddan geri kalan kişileri cezalandırdı. Buna delalet eden ayeti kerimeler de şunlardır:

"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda savaşa çıkın! denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Ahiret hayatına dünya hayatını tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Eğer siz, (size emrolunan bu savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azap ile cezalandıracaktır." (Tevbe 38-39)

"(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak hep birlikte savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer anlıyorsanız bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe 41)

Nitekim Allah Rasulünün bu ayetlerle savaşa çıkmayı talep etmesine rağmen o savaşta, "Güz mevsimidir işlerimiz aksar, hem de bu sefer çok sıcak bir ayda, çok uzun bir mesafede ve çok maddi imkansızlıklar içinde olacak, biz daha önce de nasıl olsa savaşlara katılmıştık" diyerek geri kalanlar Tevbe suresi 118. ayette işaret edildiği gibi 50 gün kendileri ile konuşmama ve toplumdan tecrit edilme cezası ile cezalandırılmışlardır.

İşte bu naslardan da; "İki farz-ı ayın çatıştığı zaman evla-öncelikli olan tercih edilir" şer'î kaidesi çıkartılmıştır. Hem bu şer'î kaide gereğince, hem de Tevbe suresi 24. ayet gereğince bir kimse geçim, maişet temini, anne-babaya ihsanda bulunmak yükümlülüklerini bahane ve mazeret göstererek İslâm davasını yüklenmekten ve bu yüklenmenin gereği olarak kendisinden yapılmasının istenildiği işleri yapmaktan geri durması caiz değildir. Aksi halde Allah katında fasık konumuna düşer.

İşte malların, evlatların, eşlerin kişiye düşman ve fitne olmaları da burada başlar. Yani Allah'u Teala'nın belirlemiş olduğu kıymet derecelendirmesine riayetsizlikle, onları Allah'ın öncelikli kıldığı kıymetlerin önüne geçirmekle ve onları tercih etmekle. Bu fitneye düşmekten şöyle sakındırmıştır:

"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının." (Teğabün 14)

"Doğrusu, mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Büyük mükafat ise Allah yanındadır." (Teğabün 15)

"Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz (şer'î hükümlere bağlanırsanız) muhakkak ki bu işlerin en değerlisidir." (Ali İmran 186)

Şu halde, Müslüman işaret edilen fitnelere düşerek İslâm davasını yüklenmekten geri durmaktan sakınmalıdır. Zira İslâm davasını yüklenmek Allah katında işlerin en değerlisidir.

İslâm davasını yüklenirken şu da iyi bilinmeli ve hatırdan çıkarılmamalıdır ki, bir farzın yerine getirilmesi o farz ile ilgili tüm detay işleri de kapsar. O farzın yerine getirilmesi ile ilgili her detay iş o farzın önemi kadar önemlidir. O işi ihmal etmek kişiyi günahkâr kılar. Bu da; "bir farzı yerine getirmek için gerekli işler de farzdır" şer'î kaidesi kapsamındadır.

Mesela, Allah yolunda cihad farzını yerine getirmek için cepheye çıkan bir Müslüman için o savaş esnasında yapılması gereken her işi yapması farz olur. O işlerden birisini ihmal ederse veya düşmana ateş etmez ise günahkâr olur. Genel olarak cihada çıkmış olması, cihadla ilgili detay işleri yapmamaktan doğan günahı ondan kaldırmaz. Çünkü o detay işler aslında “cihad farzı” kapsamında birer farzdırlar.

Aynı şekilde İslâm davasını genel olarak yüklenen kimse, bu davanın yüklenilmesi ile ilgili detay işlerin hepsinin de aynı derecede önemli ve İslâm davasını yüklenmek farziyetinin kapsamında işler yani farzlar olduğunu bilmelidir. Mesela İslâm davasının yüklenilmesi ile ilgili şu işler gibi:

1-) Sahih İslâmî bir kitle ile çalışmak,

2-) Kitlenin idari disiplinine riayet etmek,

3-) Ders halkalarında kültür almak,

4-) Muktedir olduktan sonra talep edilince ders halkalarına denetleyici olmak,

5-) Dava ile ilgili fikirleri, çözümleri insanlara ulaştırmak için fertlerle kasıtlı, planlı temaslar kurmak,

6-) İstenildiğinde davetle ilgili fikirleri, çözümleri içeren neşriyatı dağıtmak,

7-) Davanın hedefinin tahakkuku için istenilen her meşru işi itina ile yerine getirmek, gibi.

Bu ve benzeri hususlardaki gevşeklik, ihmalkârlık günahtır. Genel olarak İslâm davasını yüklenmiş olmak kişiyi bu günahlardan kurtarmaz. Şu da bilinmeli ki, Allah'u Teala bir farzın kapsamındaki her detay işe önem vermiş ve yerine getirilmesi durumunda katından sevap vaadetmiştir. İşte buna delalet eden bir ayeti kerime:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun (şer'î hükümlere sarılın) ve sadıklarla beraber olun. Medine halkına ve onların çevresinde bulunan Bedevi Araplar Allah'ın Rasulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. Şöyle ki; Allah yolunda onlara bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlığın erişmesi, kafirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir. Çünkü Allah, ihsanla iş (güzel-kamil iş) yapanların mükafatını zayi etmez. Allah'ın onları yapmakta olduklarının en güzeli ile mükafatlandırması için küçük-büyük her masraf ve geçtikleri her vadi mutlaka onların lehine yazılır." (Tevbe 119-121)

Görüldüğü gibi Allah'u Teala cihad ile ilgili detay işlere değinerek herbirisine bir kıymet veriyor ve sevap vaad ediyor. Bu diğer farzlarda da öyledir. O halde Müslüman olarak İslâm davasını yüklenirken onunla ilgili detay işleri önemseyerek kendimizi o sevaplardan mahrum etmeyelim. Ayrıca bilelim ki, sadece sevaptan mahrum kalmayız, aynı zamanda bir farzı yerine getirmemekten dolayı günaha da gireriz. Allah korusun!..

Hülasa; amellerimize Rabbimizin belirlemiş olduğu kıymetler ve kıymet derecelendirmesine göre bir çeki-düzen verelim ki, onun rızasına nail olalım. Bu çerçevede aziz İslâm davasını, Rabbimizin ona yüklediği kıymet derecesini göz önünde bulundurarak içtenlikle yüklenelim ve onunla ilgili büyük-küçük her işi ihsan ile yaparak ve bu yolda sabır ve sebat ile yürüyerek Rabbimizin bize vaadettiği af ve mağfiretine, dünya ve ahirette yardımına müstahak olalım. Rabbimizin şu kavli celiline de kulak verelim:

"Salih amel işleyerek (insanları) Allah'a (Allah'a kulluğa) davet eden ve ben Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır." (Fussilet 33)

"İhsan ile iş yapın (bir işi tam-noksansız, güzel-dürüstçe yapın) Allah ihsan ile iş yapanları sever."(Bakara 95)

"De ki; çalışın, amellerinizi Allah da, Rasulü de, Müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de, o size yapmakta olduklarınızı haber verecektir." (Tevbe 105)

 

b-) Menfaatçilik

İçinde yaşadığımız zaman diliminde insanların, fert ve toplum hayatlarında amellerinin tek ölçüsü sadece menfaat oldu. Yine, hayat tasvirlerini ve değerlerini belirleyen tek ölçü menfaat oldu. İnsanlar tüm eşya ve olaylara, amellere sadece menfaat açısından bakıyorlar, o açıdan tavırlarını belirliyorlar. Bu durumdan Müslümanlar da etkilenmiyor değil. Onlar da aynı atmosferin altında yaşıyorlar. Bu durum onlar için de aynıdır. Ne yazık ki, buna rağmen Müslümanlar arasında da bazı kişi ve çevrelerin çeşitli boyutlarda menfaati esas alan birlik çağrılarında bulunduklarına şahit olmaktayız. Bu ister ferdi menfaat olsun, ister toplumsal menfaat olsun fark etmez.

Burada, menfaatçiliğin ne kadar bozuk bir bağ ve ölçü olduğunu, insanlığa getirmiş olduğu fesadın ve batıl oluşunun boyutunu gösterip, İslâm açısından değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

1-) Menfaat bağı geçici bir bağdır. Onda sabitlik yoktur. Onun için bu insanlar arasında sürekli, sağlıklı bir birlik sağlayamaz. Zira kendisinden daha büyük menfaatler karşısında büyük menfaatin tercih edilmesiyle ona dayalı bağın varlığı kaybolur.

Buna binaen menfaat esasına dayalı oluşacak birlikteliklerin ömrü çok kısa olur. Öylesi bir birlikteliğin tarafları arasında sadakat ve sebatlık beklenmez. Menfaatin gerçekleşmediği veya başka bir yerde daha çok menfaatin olduğunu gördüklerinde, o birliktelikten hemen ayrılabilirler. Nitekim sadece bu bağ ile başlayıp da uzun süren, devam eden hiçbir birliktelik mevcut değildir. Devam etmesi de mümkün değildir. Zira o menfaati belirleyen insanın kendisidir. İnsan ise bunu belirlerken heva ve hevesleri doğrultusunda akli değerlendirmesi ile duygularına ve heveslerine bağlı olduğundan değişkenlik gösterir. Bugün iyi dediğine yarın kötü diyebilir. Bugün ona göre menfaat olan bir şey yarın menfaat olmayabilir. İnsanın bir başka özelliği ise, heva ve heveslerine terk edildiğinde kanaatsiz bir varlık olmasıdır. Mesela; belli bir miktar menfaat sağlayan bir birlikteliği o menfaate kanaat ederek sürdürmez. Ondan daha fazlasını başka bir yerde görürse hemen oraya gider. İşte buna binaen menfaat bağı; “bağ” olma özelliğinden yoksundur. Ona çağırmak aslı olmayan bir bağa çağırmak demektir.

2-) Menfaatçilik; düşmanlık ve husumet sebebidir. Zira menfaatler çatıştığında, fertler arasında çatışma, düşmanlık ve husumet doğar. Böylece insanlar arasındaki menfaate dayalı birliktelikler (bütünleşme veya bağlar) hemen düşmanlığa dönüşür. Şu halde menfaati amellerin ve birlikteliklerin esası kılmak, insanlar arasında düşmanlık ve husumet sebebini yerleştirmek demektir. Nitekim başka hiçbir kıymet, değer ve ölçü katmadan, sırf menfaat esası üzerine oluşan ortaklıkların hemen hepsinin bir müddet sonra kavga-gürültü, düşmanlık ve husumetle bittiğine şahit olmuyor muyuz? Hatta bu nevi birliktelikler “İslâmî çalışma” adına da olsa, menfaat ağırlıklı olduğundan aynen diğer ticari şirketlerde olduğu gibi düşmanlık ve husumetle son bulmaktadırlar. Başlangıçta birbirlerini kucaklayanlar, menfaati esas alarak ya da menfaat ağırlıklı bir birlikteliğe girdiklerinde menfaatlerin çatışması durumunda birbirlerine kurşun sıkar hale gelirler. Buna da sık sık şahit olmaktayız.

Buna binaen menfaat bir birleştirici bağ değil, aslında bir tefrika unsurudur. Menfaate dayalı birlik çağrıları aslında tefrikaya yapılan çağrılardır. “Ortak menfaatlerde birleşelim”, “Ülkenin menfaati”, hatta “İslâm'ın menfaati” gibi sloganlarla birlik çağrısında bulunmak ve bu esaslar üzerine birliktelikler oluşturma gayretlerine girmek, aslında tefrika ortamının oluşmasına çalışmak demektir. Böylesi “toplumsal menfaat” çağrıları birlik değil tefrika sebebi olur. Zira o noktalarda da insanlar arasında menfaati tespit, tanım ve ölçmek bakımından anlayış farklılığı vardır. Birisinin o noktada menfaat gördüğünü başkası zarar olarak görebilir ve bu noktada da tefrika baş gösterir. Nitekim günümüzde Müslümanlar arasında oluşan bir çok cemaatlarda, teşkilatlarda “Müslümanların ortak menfaatini” hatta “İslam’ın menfaatini” temin etme gayreti, çağrısı ve gayret içinde olduklarını söylemelerine rağmen, aralarında hiçbir birliktelik ve hatta bir dayanışma dahi sağlayamamaktadırlar. Ayrı olmaları ve ayrı kalmaları şer'an caiz olmayan hususlarda dahi ayrı kalmakta, hatta birbirlerine düşmanca tavır almaktalar. Neden? Çünkü, her cemaat kendisine göre; “Müslümanların ortak menfaati”, “İslam’ın menfaati” tanımını yapmakta ve diğerinin tanımı ile çelişkiye düşmektedir. Hatta o cemaatların kendi fertleri arasında dahi sürekli birliktelik fazla görülmemektedir. Zira menfaat anlayışı değişince, o cemaattan düşman olarak ayrılmaktadırlar.

Buna binaen ne ufak ne de büyük boyutta menfaatçilik, asla birlik unsuru değil ancak ayrılık unsurudur. Fitne ve tefrika sebebidir.

3-) Menfaatçiliği hayatta amellerin ve değerlerin tek ölçüsü kılmak, insanları vahşi mahluk, toplumları da hayvanlardan da vahşi ve alçak topluluklar sürüsüne dönüştürür. Hayatta insana yaraşan tüm değerler, insanî, ahlakî, ruhî değerler silinir. Yerine sadece menfaatçilik kalır. Bu ise insanları ve toplumları tüm insanî değerlerden ve sıfatlardan soyutlayarak en alçak mahluk konumuna düşürür. Öyle bir toplum oluşur ki ona; “büyük balık küçük balığı yutar”, “sen kurt olmazsan kurtlar seni yer”, “canını kurtaran kaptan”, “pazısı kuvvetli olan arslan”, “benim anam ağlayacağına senin anan ağlasın”, “ezilmemek için ezmelisin", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın” vb. şekillerde ifade edilen hayat felsefesi hakim olur. Böylesi bir toplumda fertler bencil, egoist, acımasız, merhametsiz, şefkatsiz, birbirlerine avlanacak av gözü ile bakan en tehlikeli vahşi mahluklara dönüşürler. Bu en tehlikeli olanıdır. Çünkü o, düşünüp rakibini imha etmek için bir çok çeşitli silah ve üslup icat edebilir. Halbuki diğer mahluklar belirli silahlarla sınırlıdırlar.

İşte bunun en somut örneği: Menfaatin hayatta tek ölçü kılındığı Avrupa toplumlarında gayet açık olarak görülmektedir. Zira bu kapitalist toplumlarda her şey menfaate göre ölçülür ve belirlenir durumdadır. Onun için insanlar arasında hakiki anlamda sevgi, saygı, merhamet, şefkat adeta yok gibidir. Hatta yoktur. Fakat onlarda hep yapmacık sevgi, saygı, merhamet ve şefkat görünümleri vardır. Bu görüntüler de menfaate ulaşmak için bir vasıta olarak kullanılmaktadır. Samimiyetten değil. “İnsan hakları”, “insan sevgisi”, “insani yardım” gibi çeşitli isim, levha ve sloganlar, kurum ve kuruluşlar ise hep sömürü çarkına bürünmüş, şirin görünümlü ambalajlardır. Hiç biriside samimi değildirler. Kafir Avrupa ve Amerikanın, o vahşi çirkin canavarın artık pis çehresi görülmüştür.

Avrupa ve Amerika gibi kapitalist toplumlarda insanî, ahlakî ve ruhî değer kalmamıştır. Onun için o toplum ve devletler nezdinde kadınların satıldığı fuhuşhaneler, barlar, pavyonlar ve kumarhaneler vergi dairelerine kayıtlı ve vergilerini veriyor iseler değerli kuruluşturlar. Çünkü vergi ile devlet bütçesine katkıda bulunarak menfaat sağlıyorlar. Bu tür müesseseler gerektiğinde devletten maddi teşvik ve yardım alabilirler. Fakat ibadethaneler, medreseler vb. kurumlar yeterli gelirleri olmadığı için yıkılmaya terk edilirler ve devletten yardım alamazlar. Çünkü onların devlet katında hiçbir kıymeti yoktur. Zira ekonomik bir katkıları yoktur. “İnsani yardım” adı altındaki tüm icraatlar, o devletlerin sömürü planlarının uygulanmasının üsluplarındandırlar ve menfaat karşılığıdır. Menfaatlerinin bulunmadığı ülkelere, o ülke insanları açlıktan ölseler de “insani yardım” gitmez. Onlar bir elleriyle verirler iki elleri ile alırlar. Kaşıkla verirler sapı ile çıkarırlar. Onların “insani yardımı” işte böyledir. Öyle değilse, en yakın örneklerine ne demeli?!. Irak halkı çoluk çocuk kaç yıldır gıdasız ve ilaçsız bırakıldı, hatta ambargoya tabi tutulmakta. Onlar insan değil mi? İnsanî yardım nerede?!. Bosna-Hersek’deki halk da aynı durumda. O insanî yardım(!) nerede?!. Onlar insan değil mi?!.

Kafir Avrupa ve Amerika sırf kendi menfaatlerine ulaşmak için gerekirse tüm ülkeyi harap edebilir, çoluk çocukları ve hatta hastaneleri dahi bombalayabilirler!. İşte Irak’ın, Afganistan’ın tepesine çullanan vahşi kafir Avrupa ve Amerika devletlerinin bomba yağmuru!. Bu olayın yaşandığı esnada bir ördeğin kendi akıttıkları petrole batınca yaptığı çırpıntıyı televizyon ekranlarında gösterdiler de acıdılar!. İşte onların insan sevgisi ve merhametinin iç yüzü budur!. Petrolüne ve uranyum yataklarına el koymak için Somali’ye üşüşmeleri!. Hem de insani yardım adı altında!. Güya oradaki insanları açlıktan kurtaracaklardır!. Şimdi o insanlar açlıktan değil, o çağdaş vahşi sömürgeci kafir ordularının bomba yağmuru altında ölüyorlar. Neden?!. O kafir sömürgeci batının süfli menfaatlerine ulaşabilmesi için. Böylesi misaller çoktur. Bu misaller gösteriyor ki, batı menfaati için her şeyi yapar. Zira menfaat onun hayatında tek değer ve din konumundadır. İşte bu din (menfaatçilik), çağdaş vahşi insan tipini oluşturmuştur.

Menfaatçilik sadece devletleri vahşileştirmedi, fertleri de vahşi kıldı. Zira menfaatçiliğin en çok yaygın ve egemen olduğu Avrupa ve Amerika’da insanlar kendi çocuklarına, kardeşlerine, yeğenlerine, küçük çocuklara dahi tecavüz edebiliyorlar. Bugün milyonlarca çocuk, yakınlarının tecavüzüne maruz kalıyor. Sırf kendi şehevi menfaatlerine ulaşma için o kendisini korumaktan aciz zavallı çocuklara pazı kuvvetlerine dayanarak tecavüz ediyorlar, hem de kendi çocukları olduğu halde!. Bu; hayvanlar da bile olmayan merhametsizlik, şefkatsizlik örneğidir!. Avrupa toplumlarının birisinde yaptığımız bir araştırma ve gözlemde, fertler arasında şu tür düşüncelerin yaygın olduğuna şahit olduk:

“Elinle yetiştirdiğin ağacın meyvesinin tadına önce kendin bakman akıl işi değil mi?!.”, “Lezzetli olursa insan eti de yemek neden abes olsun?!."

Bu tür düşüncelerin hakim olduğu bir toplum hiç insanî bir toplum olur mu? Olsa olsa; akıllarını işkembe ve uçkurlarına bağlayan ve hayata işkembe ve uçkurlarının açısından gördükleri menfaatler doğrultusunda bakan mahluklar topluluğu olur ancak. Nitekim bu toplumlarda o tür düşüncelerin yaygın oluşu dışa tezahür eden olaylarda da açıkça görülmektedir. Münferiden olan olaylarda Amerika ve Avrupa’da insanların kesilip parçalanıp yenildiği açığa çıkmıştır. Mesela; geçmiş senelerde Alman Gençlik Bakanının yaptığı açıklamada; Almanya’da her yıl 50 bin ile 300 bin arasında çocuğun yakınları tarafından tecavüze uğradığını bildirdi. Hollanda, Belçika, İngiltere, Fransa, İsviçre, İtalya gibi daha bir çok Batı Avrupa ülkesinde de bu olay, birinci sırada sosyal olay kategorisindedir. İşte bu, Avrupa ve Amerika halklarının akıllarını mide ve uçkurlarına bağlayan menfaatçiliğin hayatta amellerin tek ölçüsü konumuna çıkartılmış olmasının faturasıdır. Bu ise, kapitalist ideolojinin bir semeresidir. Çünkü ideolojide menfaat, amellerin tek ölçüsüdür, mutluluğun yegane yoludur. Mutluluk ise, gönülden geçtiği gibi yaşamak ve maddi lezzetlerden azami derecede tatmaktır. Öyle olunca, ferd de bu noktaya yani mutluluğa ulaştıran menfaate götürecek her şeyi yapmak normal ve doğal görülmektedir. Kandırmak, dolandırmak, vurmak, öldürmek, çalmak, rüşvet, fuhşiyat, vb. her şey mubah görülmektedir. Avrupa ve Amerika’da alacağı uyuşturucu için beş on dolara çocuğunu satmaya kalkışan anneler görülmektedir!. Anne şefkati bile kalmamıştır. Rızk endişesi ile çocuklarını toprağa gömen cahiliyye Araplarının yaptığı, onların zamanına mahsus değildir. Zira bugün de anne karnındaki canlı çocuklar aynı mantıkla kürtaj yoluyla öldürülmektedir. Hindistan’da bir çocuk dünyaya gelince, aynı mantıkla hemen boğazlanmaktadır. Neden?! Menfaat öyle gerektiriyor da ondan!..

İşte, menfaatçiliğin egemen olduğu Avrupa ve Amerika insanları gerçekten en aşağı bir seviyeye düşürmüştür. Allah’u Teala bu hususta şöyle buyuruyor:

"Ayetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan toplumun durumu ne kötüdür." (Araf 177)

"Andolsun, biz cin ve insanlardan bir çoğunu (sanki) cehennem için yaratmışızdır. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavramazlar. Gözleri vardır lakin onlarla görmezler. Kulakları vardır fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir." (Araf 179)

"Heva ve heveslerini kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini, akledeceğini mi sanıyorsun? Gerçekten onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar." (Furkan 43-44)

"Küfredenler (inkar edenler) ise, (dünyada) zevklenirler, hayvanların yemesi gibi yerler. Onların yeri ateştir.” (Muhammed 12)

Evet menfaatçiliğin, hayatta tek ölçü olmasının getirdiği netice sadece midesini ve uçkurunu (şehvetini) düşünen, ona göre yaşayan hayvanlar hatta onlardan da sapık mahluklar sürüsü ortaya çıkartmak olmuştur.

Bu, menfaatçiliğin Avrupa ve Amerika’daki semerelerinden bir kesiti idi. Ancak halkı Müslüman ülkelere baktığımızda bu pisliğin Müslümanlara bulaştığını hatta yaygınlaştığını görmekteyiz. Zira Müslümanlar arasındaki alakalar hemen hemen tamamen menfaatçilik esası üzerine yapılmakta, zihinlerde hep menfaatçilik esası üzerine şekillenmektedir. Evet halkı Müslüman ülkelerde de Avrupa ve Amerika’daki görünümlere rastlamak alışılır oldu. Neden? Çünkü, oralarda da menfaati hayatta amellerin tek ölçüsü kılan kapitalist ideoloji hakimdir. Bu ideoloji ve ölçüsü menfaatçilik, gerçekten o toplum ve fertleri de ifsat etmiş, hayatlarını kokuşturmuştur. O toplumlarda da İslâmî ve insanî değerler yok olmaya yüz tutmuş, insanlar o çağdaş vahşi canavar Avrupalı ve Amerikalı insan tipine dönüşmüştür. Mesela; Türkiye’de bir şahıs, acil konumda dahi olsa hastaneye getirildiğinde o şahsa gerekli tıbbi müdahale yapılmadan önce cebine, cüzdanına bakılmakta, eğer cebi boş yada yetersiz ise hastaneden atılmaktadır. Yani insanî değer yok olmaya yüz tutmuştur. Nitekim insanların en zayıf anları ve hallerinde onların sömürülmeleri ön plana çıkmıştır. Mesela; bir insanın en zayıf olduğu an def-i hacet halidir. Kamu yerlerinde tuvaletlere parası olmayan giremez durumdadır. İnsanın en zayıf olduğu hallerden biri de yolculuk halidir. Yol güzergahları adeta yasal soyguncularla dolup taşmakta, bir bardak suyu dahi fahiş fiyatlara satmaktadırlar.

Devlet, “vergisi verilmiş kazanç kutsaldır” demekte, hatta fuhuşhane işletmecilerine vergi verdiklerinden dolayı madalya takmakta ve onları ödüllendirmektedir. Devlet televizyonlarındaki yalancılığa teşvik eden, 900’lü numaralarla da her türlü dolandırıcılık, kumar ve fuhşiyatı körüklemekte olan programlara ağırlık verilmektedir. Ahlaki değer yok olmaya yüz tutmuştur. Yöneticiler başta olmak üzere tebaadan fertler hep birbirlerini kandırma, dolandırma, sırtından geçinme, yolsuzluk ve vurgunculuk peşindeler. Üç kuruşluk menfaat uğruna başkalarına milyonlarca zarar yapabilmektedirler. Amellerde Allah ahiret, cennet, cehennem hiç akıllara gelmemekte, hep maslahat menfaat göz önünde bulundurulmaktadır. Ruhî değer yok olmaya yüz tutmuştur. Müslümanların aralarında oluşturdukları cemaatler, hatta İslâmî faaliyet diye isimlendirilen faaliyetler, hemen hemen hepsi menfaat ölçüsü ile hareket eder duruma gelmişlerdir. Müslümanlar arasında gerçek anlamda İslâmî sevgi, saygı, muhabbet, kardeşlik, Müslüman kardeşini kendisine tercih etmek gibi hasletler adeta yok olmaya yüz tutmuştur.

Öyle ki, Müslümanların zihinlerinde menfaati gerçekleştiren her şey adeta şeriattan addedilmiştir. Halbuki menfaati belirleyen şeriattır. Şeriatı belirleyen menfaat değildir. Çünkü insanlar kendilerine hakiki menfaati neyin sağladığını, neyin sağlamadığını kestiremezler. Zira insan, mücerret olarak kendisi menfaati belirlemeye kalkıştığında duygularının ve çevresinin tesirinden kurtulamaz. Bundan dolayı insan için dünya ve ahirette asıl menfaat, şeriatın emir ve nehiylerine uymaktır. Müslüman için, şeriatın cevaz vermediği bir hususta menfaat yoktur. Çünkü Müslüman için menfaat anlayışı dünya ve ahireti de kapsar, sadece dünyayı değil. Zira onun için hayat, sadece bu hayat değildir. Bu hayat asıl ve ebedi hayatın yanında çok kısa bir metaıdır (geçinme yeridir). Dolayısıyla insanın, hayatı derinlemesine tüm boyutları ile kavraması mümkün olmadığına göre, insan kendisi için hakiki menfaatin ne olduğunu bilemez. Onu ancak insanın ve hayatın Rabbi olan Allah bilir ve bildirir. İnsanın kendisinin menfaat olarak gördüğü şeyler ise hayatta ölçü olmaya hiç elverişli olmazlar, olsa olsa ölçüsüzlük olurlar. Zira ölçüde asıl olan istikrardır. Halbuki insanın kendisinin menfaat anlayışı istikrarlı olmaz.

Onun için İslam; insanlara bu işin hakikatini izah etmiş, gerçek menfaatin ancak Allah’ın rızasına nail olmak olduğunu bildirmiştir. Zira insan için gerçek mutluluk ancak Allah’ın rızasına nail olmakla elde edilir. Aksi halde ise hüsran vardır. Allah’ın rızasından uzak kalmakta insan için dünyada sıkıntı, musibet, felaket, fitne, ahirette ise hüsran ve elim azap vardır. O halde insanın hakiki menfaati ancak Allah’ın rızasına uygun davranışta bulunmakla, yani Allah’ın şeriatına uymakla olmaktadır.

İşte bu bakış açısı, Müslümanlarda var oldukça onlar arasındaki ilişkilerin esasını ve ölçüsünü Allah’ın emir ve nehiyleri teşkil eder. Toplumsal yaşamı tanzim eden devlette, insanlar arasındaki ilişkileri bu ölçü ile tanzim edince, o toplum, artık İslâmî ve insanî değerlerin yaygın olduğu; Allah’ın boyası ile boyanmış mümtaz bir toplum olur. İşte böyle bir toplumda sevgi, saygı, kardeşini kendisine tercih etmek hasletleri tezahür eder.

Nitekim, İslâm'ın tesis ettiği o güzide toplumun en güzel örneği Asrı Saadette sahabeler arasındaki o mümtaz alâkalar yumağıdır. Onda menfaatçiliğin adeta izi bile yok. Bir misal: Rasul (sav) Medine’ye vardığında Muhacir ve Ensar arasında bir kardeşlik tesis etti. Bu tesis menfaat üzerine mi idi? Kesinlikle hayır, menfaatçilik kesinlikle söz konusu olmadı. Sadece ve sadece İslâm'ın getirmiş olduğu Allah’ın hoşnutluğunu kazanma ölçüsü ile oldu. Muhacirler Ensar için kan ve akrabalık bağları bakımından tamamen yabancı insanlardı. Fakat İslâm, o insanları birbirlerine kardeş yaptı. Birbirlerini bağırlarına bastılar, kardeşlerini kendilerine tercih ettiler. Hiçbir menfaat beklemeden evlerini, tarlalarını, bağ ve bahçelerini kardeşlerinin hizmetlerine sundular. İşte o güzide insanlardan bir misal daha: Tebük gazvesinde yaralılardan birisi; “su” diye imdat isteyip bir kişi ona su götürdüğünde bir başka yaralıdan yine; “su”, “imdat” sesi gelince, o yaralı suyu içmekten vazgeçip; “kardeşime götür. Ben zaten gidiciyim.” Diyerek ikinci şahısa gönderdi. İkinci şahıs da aynı şekilde üçüncü şahsın; “su” imdadı karşısında onu, kendisine tercih etti. Üçüncü şahıs ise, kendisine su yetişmeden ruhunu teslim etti. Diğerleri de aynı şekilde ruhlarını teslim ettiler. Yani kardeşlerini kendilerine tercih ederek çok yüce bir şerefle şehit oldular. Allah'u Teala onların bu halini şöyle tasvir etti:

"Daha önceden (Medine’yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr 9)

Hayatta amellerin ölçüsünün menfaat olması insanı cimri, bencil ve hasetçi kılar. İnsan bu menfi hasletler içinde dünya hayatını sıkıntılı ve bunalımlı geçirir. İnsan kendi nefsine dahi cimri olur. Maddi varlık içinde dahi sıkıntılı ve bunalımlı olur. Menfaatin zail olacağı endişesi başkalarındaki menfaati elde edememenin haseti ile dünyası da ahireti de kararır. Kişinin kendisini cimrilikten kurtarmasının yolu, menfaatçilik illetinden kurtulmasından geçer.

İşte, o ulvi gaye... Sadece Allah’u Teala’yı razı etmek gayesi, insanın ufkunu genişletir ve ulvîleştirir, insanı aziz kılar, şerefli kılar. Menfaatçilik gibi basit gayeler ise, insanları sefil ve şerefsiz kılar.

Eğer Müslüman hakiki maslahatın, menfaatin ahirette olduğuna inanır ve ona göre tavır alırsa, Allah (cc) dünyayı onun ayakları altına serer. Aksi olursa insan dünyada en sefil ve zelil konuma düşer.

Allah’u Teala insan için asıl menfaatin ahirette olduğunu şöyle açıkladı:

“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatı ile şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı ancak bir geçimlikten ibarettir.” (Rad 26)

“De ki dünya metaı (menfaati) önemsizdir. Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır.” (Nisa 77)

“Fakat siz (ey insanlar!) ahiret daha hayırlı ve devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz!” (Ala 16-17)

“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem daha süreklidir.” (Taha 131)

“Bilin ki; dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçıların hoşuna giden bir bitki gibi. Önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir (faydalanmadan) başka bir şey değildir.” (Hadid 20)

“Rabbinizden bir mağfirete, Allah’a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşun! İşte bu Allah’ın lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadid 21)

“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık, insanlar için bezenip süslendi. Bunlar dünya hayatının metaıdır (menfaatidir). Nihayet varılacak güzel yer Allah’ın huzurudur. De ki; size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında içinden ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, temiz eşler ve Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Ali İmran 14-15)

Hayatı, sadece bu dünya hayatı zannedip menfaatçiliği hayatta tek ölçü kılanlar, böylelikle ahireti ve onunla alakalı değerleri hiçe sayanlar, Allah’tan geleni inkar edenler için Allah’ın ikazı ne şiddetlidir:

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası ancak dünya hayatında rüsvalıktır. Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan asla gafil değildir. Onlar ahirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. O halde onlardan azap azaltılmaz onlar kendilerine yardım edilenlerden de olmazlar.” (Bakara 85-86)

“Kullardan dilediğine Allah’ın lütuf ve ihsanından göndermesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiklerini inkar edip kendilerine karşılık satın aldıkları şey ve o sebeple de önceden gelmiş bir lanet üstüne gazaba uğramaları ne kadar kötü! Ayrıca kafirler için alçaltıcı bir azap vardır.” (Bakara 90)

Halbuki basiret sahibi, menfaatçiliğin göz ve gönüllerini köreltmediği insanlar daha uzak ufuklara bakarlar, ulvî gayeler uğrunda yücelirler, menfaatçilik batağında boğulmazlar. Onlar ulvî gaye olan Allah’ın cennetini, rızasını kazanmayı hesap ederler ve bu uğurda gerekirse mallarını, canlarını, her şeylerini verebilirler ve Allah’a ulaşmanın umudu gururu içinde mutlu olurlar. Onlar büyük kurtuluşa ererler. Allah (cc) onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki; Allah’ın rızasını almak için kendisini satar (feda eder). Allah’ta kullarına şefkatlidir.” (Bakara 207)

“Allah, müminlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar. Öldürürler, öldürülürler. (Bu) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur'an’da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu gerçekten büyük kurtuluştur.” (Tevbe 111)

Allah’ın selamı, o büyük kurtuluşa nail olmak için gayret gösteren müminler üzerine olsun.