İKTİSAT NİZAMINA
GİRİŞ
Fikirler, gelişme
sürecinde bulunan bir toplum için hayatında elde edebileceği en büyük
değerlerdir. Fikirlerde köklü geçmişi olan bir toplum için, yaşayan
bireylerin atalarından teslim aldığı en büyük mirastır.
Maddi servetler,
bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzerlerinin yeri, bu
fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Zaten bunlara ulaşmak sahip
olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da
fikirlere bağlıdır.
Fikrî değerlerini
koruyabilen bir toplumun maddi servetleri tahrip edilse dahi, böylesi
bir toplum onu hemen yeniden üretebilir. Fakat fikri değerleri
çökmüş toplumlarda maddi servet mevcut olsa dahi bunların azalması
ve fakirleşme çok çabuk olur. Zaten bir toplum, düşünce metodunu
kaybetmeden, elde ettiği bilimsel gerçekleri kaybetse bile onların
çoğunu tekrar elde edebilir. Halbuki kendine ait verimli düşünme
metodunu kaybederse anında gerilmeye ve elindeki teknolojik gücü
kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikri değerlere sahip çıkmak
gerekir. Bu değerler üzerinde verimli düşünme metoduna bağlı
olarak maddi servet tekrar kazanıldığı gibi yeni bilimsel buluşlara
ve teknolojik gelişmelere doğru da gidilir.
Fikirlerden kasıt,
toplumda hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman
kullanabilecekleri pratik fikirlere sahip olmaktır. Böyle bir durumda
toplumun bireyleri ellerindeki bilgilerle karşılaştıkları olaylar
ve hayatın gerçekleri üzerinde bir hükme varmak için kullanma
imkânına sahip olurlar.
Ellerindeki fikirleri
yaşantılarında en güzel bir şekilde kullanmış olurlar.
Başarılı kullanmaların sürekliliği ile onlarda verimli bir düşünme
metodu ortaya çıkar.
İslâm ümmeti bugün,
yukarıdaki anlamda fikirlerden yoksundur. Dolayısıyla onun verimli düşünme
metodunu da kaybetmesi doğaldır. Fakat yeni nesil kendisinden önceki
nesilden herhangi bir İslâmî fikir almadığı gibi İslâm dışı
fikirleri de almadı, Doğal olarak verimli bir düşünme metodunu da
almamıştır. Kendisi de verimli dünüme metodu ve fikirler elde
edememiştir. Bundan dolayı, bulundukları topraklarda maddi servet
bulunmasına karşın yoksulluk halinde olmaları, bilimsel buluşların
ve teknolojik gelişmelerin teorik olarak kendisine okutulmasına
rağmen bunlara somut olarak sahip olmalarını normaldir. Çünkü
verimli bir düşünme metoduna sahip olmadan bilimsel ve teknolojik
birikime ulaşabilmesi mümkün değildir. Yani yaşamında güzel bir
şekilde kullanabileceği fikirlere sahip olmadıkça bunu yapmaz.
Bundan dolayı müslümanların kendilerine verimli bir düşünme
metodu ve fikirler meydana getirmeleri artık bir zorunluluk olmuştur.
Sonrasında bu esaslar üzerinde maddi servetlerin kazanılması,
bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin sağlanması mümkün
olur. Bunu yapmadıkları takdirde ileriye bir adım atmadıkları gibi
kısır bir döngü içerisinde dolaşmaya devam edilip düşünsel ve
bedensel birikimlerini boşa harcarlar, başladıkları yere de geri dönerler.
İslâm toplumunun
bugünkü bireyleri, kendine kazandırılmak istenilen karşı fikirlere
de bağlanmamıştır. Dolayısıyla verilecek olan bu fikri de
kavramamıştır. Bu toplum herhangi bir fikir ve düşünme metodundan
yoksundur. Bununla birlikte bu toplum İslâmî fikirleri, bugün Yunanlıların
Aristo ve Eflatun felsefelerini ütopik, kurgusal bir düşünce olarak
miras aldıkları tarzda almışlardır. Bugünkü İslâm toplumu İslâmiyeti
bir takım merasim ve törenler olarak, Hıristiyanların miras
alınışına benzer bir şekilde almıştır. Aynı zamanda bu toplum
pratikte gözle görülen başarılar elde etmesinden ve kapitalizmin
kendisi üzerinde yapılan zoraki uygulamalarına boyun eğmesinden
dolayı kapitalizme aşık olmuştur. Yoksa bu aşk kapitalist fikirleri
gerçekliğini anlayıp kabul etmelerinden kaynaklanmamaktadır. Bu
nedenle bu toplum yaşam mücadelesinde kapitalist fikirlerin belirlediği
programlar üzerinde gitmesine rağmen düşünsel temelleri itibari ile
kapitalizme tümden gebe kalmamış, İslâm dinini kabul etmesine ve
fikirlerini okumasına rağmen, ameli olarak da İslâmî değerlerden
uzaktır.
Fikirlere olan yaklaşım
biçimine gelince; Kapitalist değer ve çözümleri İslâm la uzlaştırma
girişimlerini aşmış, İslâm’ın yenilenen hayat problemlerine
çözümler üretmeyeceği kanısına kapılıp kapitalizmin tümden
kabulüne yönelik bir hisse kapılmıştır. Hayat mücadelesinde
ilerleyerek uygar dünya ile hem yarışmak hem de kendi gözünde
ilerlemiş kapitalist milletlerle ya da Sosyalizmi taklit edip komünizme
giden halklarla birlikte olabilmek için İslâm'ın hükümlerini
terkedip diğer hükümleri almada bir sakınca görmemişlerdir. İslâmiyete
sarılmış gibi görünen kesimlerde de kapitalizme aynı eğilim
vardır. Ancak bunlar kapitalizm ile islamiyetin hala
uzlaştırılabileceğine inanmaktadırlar. Fakat İslâmiyeti başka
fikirlerle ve sistemlerle uzlaştırmaya çalışanların pratikte ve
toplumda etkileri olmamıştır. Yani insanlar arasında fiilen var olan
ilişkilerde bir varlık alanı bulamamışlardır.
Bundan dolayı hayatın
sorunlarına çözüm olarak islami fikirlerin ve Şer'i hükümlerin
verilmesi zorunluluğu, fikirden ve düşünme metodundan yoksun akıllara
çatıştığı gibi Sosyalizme ve Kapitalizme olan eğilim ve bunların
pratik hayattaki uygulamaları ile de çatışır.
Bunun için fikir,
nefislerde ve akıllarda şok etkisi yaratacak kadar kuvvetli olmazsa
insanları etkilemez. Hatta dikkatlerini bile çekmez, Çünkü fikir;
sathî ve basit akılları derin düşünceye sevk etmesi gerektiği
gibi, sapık eğilimleri ve bozuk zevkleri de sarsmalı ki islami
fikirlere ve şer'i hükümlere bir yönelim oluşsun.
Dolayısıyla İslâm
davetini yüklenen herkesin kapitalizm ve onun çözümlerinin dayandıkları
temelleri ele alıp bozukluğunu gösterip çürütmesi gerekir. Bununla
birlikte hayatın yenilenen çeşitli olgularını ele alıp İslâmiyetin
bunlar hakkındaki çözümlerini kabulü farz olan şer'i hükümler
gibi ortaya koyması, açıklaması gerekir. Bu çözümlerin zaten
Kitap ve sünnete veya bunların gösterdiği diğer şer'i delillerden
çıkartılmış şer'i hükümler olmalarından dolayı alınıp kabul
edilmesinin gerektiğini açıklamalıdır. Yoksa bunların çağın
gereklerine uyup uymamasını kriter alarak yapmamalıdır. Yani hükümlerin
menfaat açısından değil, akide açısından alınmasının
gerekliliğini göstermelidir. Dolayısıyla verilen hüküm, kendisinin
alındığı şer'i delile veya şer'i nassta geçen şer'i illete
dayanır. İşte vurgulanması gereken budur.
Müslümanların en fazla
hakkında fitneye düştükleri ve hayatın içindeki olaylardan en
şiddetli sıkıntıları çektikleri alan, yönetimle ve ekonomiyle
ilgili olanlardır. Çünkü bunlar Müslümanların en fazla
yıpratılıp farklılaştırılmış fikri alanlardır. Bunun yanında
bunlar batının kendi düşüncesinin daha fazla yerleşmesi için
çaba harcadığı ve pratiğe geçirmek için zorunlu olarak tahrif
etmeye çalıştığı fikri alanlardır. İslâm toplumu -sömürgeci
küfür sistemini ve sömürgesini himaye edebilmek için- kasten
şekilsel ve biçimsel olarak demokrasi sistemi ile yönetilmektedir.
Fakat iktisadi hayatın tümünde ise pratik olarak kapitalizm
uygulanmaktadır. Bundan dolayı ekonomi hakkındaki İslâmî fikirler,
İslâm aleminde ekonomik hayatın gerçeklerine, olgularına çok
büyük etkide bulunmuştur. Aslında bu fikirler, onu alt üst edeceği
ve köklü bir değişikliğe uğratacağı gibi sömürgeci kâfirleri,
onun ajanlarını, Batı taklitçisi yöneticileri ve karanlık güçleri
de sarsacaktır.
Batının iktisadi
sistemine hayran olan kişilere bu sistemin güçsüzlüğünü ve İslâm'a
zıt yapılar, düzenler olduğunu göstermek için Kapitalizmin
iktisadi yapısını açıklamamız gerekir. Bundan sonra da İslâm’ın
iktisadi fikirlerini ve iktisadi hayatın problemlerini nasıl en güzel
bir şekilde çözüme kavuşturduğunu, bu aşamaların tümünde de
kapitalizmin dünya görüşüyle tümden çeliştiğini gözler önüne
sermemiz gerekir.
Kapitalist
ideolojinin ekonomi sistemini gözden geçirdiğimizde görürüz ki;
onların kafalarında iktisat; insanın ihtiyaçlarını karşılama araç
ve yöntemlerini sadece maddi yönü ile inceler. Kapitalizmin iktisadi
sistemi üç temel üzere kuruludur.
1-
İnsanın ihtiyaçlarına oranla mal ve hizmetlerin azlığı problemi.
Yani insanın çeşitli ve değişen ihtiyaçlarına karşı doğanın göreli
olarak yetersiz kalması problemi.
2-
Üzerinde sürekli olarak araştırma ve inceleme yapılan, üretilen
mal ve hizmetin değeri problemi.
3-
Fiyat ve fiyatın; üretim, tüketim ve dağıtım süreçlerinde oynadığı
rol. Aynı zamanda bu, kapitalist iktisadın temel taşıdır.
Bu sistemde mal ve
hizmetlerin göreli olarak az bulunurluğu problemi; mal ve hizmetlerin,
insan ihtiyaçlarını tatmin eden öğeler oluşundandır. Yani onlara
göre insanın doyuma ulaştırılması gereken (tümüyle maddi)
ihtiyaçları vardır. Bunu sağlamak için de araçlara gerek vardır.
Bunlar; gıda ve giyim ihtiyaçları gibi elle tutulan, hizmet alanında
da sağlık ve eğitim ihtiyaçları gibi soyut ihtiyaçlardır. Manevi
ihtiyaçların ekonomik açıdan onlara göre varlıkları kabul
edilmemektedir. Zaten onlar bu gibi değerleri ekonomik incelemede
dikkate almamaktadırlar.
Doyum sağlayan araçlara
gelince; Kapitalistlere göre fayda esası dikkate anılarak
değerlendirilen somut mallar ve biraz daha insan için soyut anlamı
olan hizmetlerdir.
Bu fayda kişiseldir.
Fayda, bir eşyada bulunan bir özelliğin herhangi bir ihtiyacı doyuma
ulaştırmasıdır. İhtiyacın iktisadi açıdan ölçüsü, onun talep
edilme miktarı ile ilgilidir ve yararlı olan her şey ekonomik bir
değere sahiptir. Bir mal veya hizmet ister zaruri olsun ister olmasın,
iste bazı insanlar yararlı bazıları da zararlı görsün; talep
gördüğü müddetçe iktisadi açıdan yararlıdır. Bu anlayışları
ile onlar kamuoyunun yararlı veya yararsız saydığı eşyayı
iktisadi yönden yararlı kabul ederler. Örneğin içki ve esrar
iktisatçılara göre yararlı şeylerdir. Çünkü bazı insanlar
onları talep ederler. Bu bağlamda iktisatçı doyum araçlarını
bunların başka özelliklerini hiç dikkate almadan sadece doyum sağlama
üstünlüklerini gözeterek değerlendirir. Yani Fayda ve ihtiyaçlara
olması gerektiği şekilde değil de kârlılık açısından bakar.
Daha ötesine gitmez. Örnek olarak içkiye bazı bireylerin
ihtiyacını tatmin ettiği için ekonomik bir değer olarak, içkiyi
yapan insana mal ve hizmet üreten biri gözüyle bakar Çünkü bunların
iktisadi bir değeri vardır ve bunlarla bazı fertlerin ihtiyacı
tatmin edilmektedir.
İşte onlara göre
ihtiyaçların doğması ve tatmin şekli budur. Bunun için kapitalist
iktisatçı toplumun bulunması gereken konumuyla ilgilenmez. O, ancak
bir ihtiyacı doyuma ulaştırması bakımından bir maddeye ekonomik
değer verir. Bundan dolayı iktisatçı başka hiçbir konuyu dikkate
almaksızın insan ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılmasını
sağlayan madde ve araçların artırılması konusunu inceler. Onların
gözünde var olan mal ve hizmetler sınırlı olduğu için sınırsız
insan ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Ancak insanın insan
olması nedeni ile mutlaka doyurulması gereken ihtiyaçları vardır.
Ama bunlar çoğalma eğilimindedir dolayısıyla insan bunlara toptan
ihtiyaç duyar. Bu ise mal ve hizmetler ne kadar çoğalırsa çoğalsın
karşılanmaz. Bundan ise, iktisat teorisinde "ihtiyaçların
çokluğu kaynakların azlığı" problemi doğar. Yani insanın bütün
ihtiyaçlarını toptan karşılaması karşısında mal ve hizmetler
yetersiz kalır. Böylece toplum "mal ve hizmetlerin göreli azlığı"
problemiyle karşı karşıya gelir. Bu az bulunurluğun zorunlu bir
sonucu olarak bazı ihtiyaçların ya çok küçük bir kısmı ya da
tamamı hiç doyurulmamış olarak kalır. Durum böyle olunca
toplumdaki bireylerin hangi ihtiyacının doyuma ulaştırılacağı
kimlerin taleplerinin yasaklanacağını belirlenmesi için bir takım
temel kurallar konulması kaçınılmaz olur. Başka bir deyişle
sınırsız ihtiyaçların tatmini için sınırlı kaynakların
dağıtım biçimini belirleyecek bir takım temel kuralların konması
gerekir.
Görüldüğü gibi
kapitalistlere göre problem, insan değil ihtiyaç ve kaynaklardır.
Yani, bireylerin her birinin ihtiyaçlarını karşılamak değil ihtiyaçları
tatmin edecek kaynakları çoğaltmaktır. Yapılmak istenen durum böyle
olunca konulan kuralların üretimi mümkün olan en yüksek seviyeye
eriştirmeye yarayan çalışmalar olması gerekir ki üretim çoğalsın.
Yani tek tek bireyler için değil de insan kitlelerinin tümü için
mal ve hizmetler artsın. Bundan dolayı mal ve hizmetlerin dağıtımı
problemi onları sıkı bir şekilde üretim problemine eğilmeye yöneltmiştir.
İktisadi analizlerin uzak hedefi, insanların tümünün mal ve hizmet
tüketimlerinin miktarını arttırmaya çalışmaktır. Bunun için
Milli Üretim Kapasitesine etki eden faktörleri incelemek, bütün
iktisadi konuların başında gelmektedir. Çünkü Milli Üretimin arttırılması
hakkındaki araştırmalar "sınırsız ihtiyaçların sınırlı
mal ve hizmet kaynakları ile karşılanması sorununun" çözümü
için yapılanların en önemlisidir. Zira onlar yoksulluğun
çözümünün ancak üretimi çoğaltmakla aşılabileceğine
inanmaktadırlar. Dolayısıyla onlar için toplumun karşılaştığı
ekonomik sorun üretimin arttırılması yoluyla çözülebilir.
Üretilen şeyin
değerine gelince; bu belirli bir birey için önem derecesini veya bir
şeyin başka bir şeye oranla önem derecesini tanımlar. İlk durumda
ona "kullanım değeri" ikinci durumdakine de "değişim
değeri" adı verilir. Bir şeyin kullanım değeri şöyle
özetlenebilir: Bir şeyin herhangi bir biriminin faydası onun en
biriminin faydası -marjinal fayda- ile belirlenir. Yani ihtiyaçların
karşılanmasındaki faydası en az miktarda olan birim tarafından
belirlenir. Kapitalistler bunu "nihai veya marjinal fayda"
diye isimlendirmektedirler. Yani fayda üretim maliyetine göre
belirlenir. Üreticinin bakış açısına göre belirlenmez. Çünkü
onda talep olmaksızın sadece arz dikkate alınmıştır. Tüketicinin
bakış açısına göre de belirlenmez. Çünkü o zaman, değer o
şeyde var olan faydanın miktarını ve az bulunurluk faktörünü
gözeterek bu faydaya duyulan ihtiyaca göre belirlenmiş olur. Bu
durumda zaten o değerin arzı olmaksızın talep önceliği gözetilmiştir.
O halde değerin belirlenmesinde arz ve talep durumları beraber ele
alınmalıdır. Böylece bir değerin faydası, bir ihtiyacı doyuma
ulaştırdığı en son birimde ortaya çıkar. Örneğin ekmeğin
değeri acıkmanın başında değil sonunda belirlenir. Pazarda
ekmeğin az bulunduğu zamanda değil normal durumunda iken belirlenir.
Değişim değerine
gelince: Bu, mal ve hizmetin özel bir yönüdür. Bir şeyde bu yön
çoğalınca onu değişime elverişli kılar. Yani bir şeyin diğer
şeylere oranla değişim gücü olarak da tanımlanır. Buğdayın
mısıra oranla değişim değeri, bir birim buğdayı alabilmek için
ödenmesi gereken mısır miktarı ile belirlenir. Bir mal ve hizmetin
faydasının değerine yalnız "Fayda", değişim değerine
ise yalnız "değer" adı verilir.
Değişim, bir mal
ve hizmete denk veya ona yakın bir değere sahip olan bir karşılık
bulunduğu zaman gerçekleşir. Burada kapitalist iktisatçılarca
anlaşılan "değer" kavramını incelemek gerekir. Çünkü
o, değişim olgusunun temel esası ve ölçülmesi mümkün olan bir sıfattır.
Kendisi ile mal ve hizmetlerin değerinin ölçüldüğü ve verimli işin
verimsiz olandan ayırt edilebildiği bir ölçüdür. Bilindiği gibi
üretim, Fayda oluşturmak ve çoğaltmaktır. Bu da bir takım işlerle
olur. Bu işlerin verimli veya verimsizliğini ayırt edebilmek için
çeşitli mal ve hizmetlerin hassas bir ölçütünün bulunması
gerekir. Bu hassas ölçüt de çeşitli mal ve hizmetlerin toplumsal
değildir. Diğer bir ifadeyle bu ölçüt yapılan iş veya sunulan
hizmetin toplumsal belirlenimi (kollektif takdiri)dir. Bu belirleme
özellikle, modern toplumlarda tüketmek için yapılan üretimin yerini
değişimde bulunmak için yapılan üretim aldığında çok gerekli
bir iştir. Zaten bugünlerde her birey kendi üretiminin tamamını
veya çoğunu başkalarının ürettiği diğer bir çok şeyle mübadele
etmektedir. Bu değişim de ancak hizmetin bir ölçütü bulunduğunda
gerçekleşir. Bunun için malın değeri önceden belirlenmelidir ki değişimde
bulunulabilsin. Bundan dolayı insanın ihtiyaçlarını doyuma
ulaştıran araçların değerinin ne olduğunun bilinmesi üretim ve
tüketim için zorunlu bir husustur.
Ancak bu çağda bu
değişim değeri, mal ve hizmetlerin bir çok değerinin sadece birine
indirgenerek belirlenmektedir. Zira modern toplumlarda malların
değerleri birbirlerine göre direkt ölçülmüyor. Bunların
değerleri ancak "para" diye isimlendirilen belirli nesneye
(mala) göre belirleniyor. Bir şeyin parayla olan değişim oranına
"fiyat" ismi veriliyor. Böylece fiyat, paraya oranla bir
şeyin değişim değeridir. Bu fark şöyledir; Değişim değeri,
mala, paraya, hizmete göre bir şeyin mutlak olarak mübadele
edilebilirliği iken bununla birlikte fiyatla değişim değeri
arasında fark vardır. Bu da, değişim değerinin mal olsun, para
olsun hizmet olsun fark etmez Bunlara göre değer, bir şeyin mutlak
olarak mübadele edilebilirliği iken, fiyat ise o şeyin özel olarak
para ile olan değişim değeridir. Bundan dolayı da bütün malların
fiyatları aynı zamanda yükselip alçalabilir. Halbuki aynı anda
malların birbirlerine göre değişim değerlerinin düşmesi veya yükselmesi
mümkün olmamaktadır. Aynı şekilde malların değişim değerinde
bir değişme olmadan fiyatları değişebilir. Buna bağlı olarak bir
malın fiyatı o malın değerlerinden biridir. Diğer bir deyimle o
malın paraya oranla olan değeridir. Fiyat değerlerden biri oldukça
onun bir şeyin yararlı olup olmamasını ve bir şeyin fayda
derecesini belirlemesi de doğaldır. Böylece mal ve hizmetlerin
verimli ve yararlı sayılması ancak toplumun bu belirli mal veya
hizmeti belli bir fiyatla talepte bulunması ile olur.
Bu mal veya hizmetin
faydasının ölçüsüne gelince; o, tüketici kitlenin çoğunun bu
şeye sahip olabilmek için ödemeyi kabul edecekleri fiyattır. Bu mal
ve hizmetler, ister tarım ister sanayi ürünü olsun isterse bir
tüccarın, doktorun veya bir mühendisin hizmeti olsun fark etmez.
Fiyatın üretim,
tüketim ve dağıtım sürecinde oynadığı role gelince; fiyat
mekanizması, üreticilerin hangi üretim alanına gireceklerini
hangilerine girmeyeceklerini belirler. Aynı şekilde tüketicilerden
hangilerinin ihtiyaçlarının karşılanacağını hangilerinin ihtiyaçlarının
doyuma ulaştırılmadan kalacağını da belirler. Bir malın üretim
maliyeti, onun piyasadaki arzı için temel belirleyicidir. Malın
faydası da piyasada mala olan talebi belirleyen bir faktördür. İkisi
de fiyatla ölçülür. Bunu için arz ve talep konusu, kapitalistlere
göre iktisadın iki temel konusudur. Arzdan maksat piyasaya sunulan mal
ve hizmetlerdir. Talepten maksat ise piyasanın talebidir, isteğidir.
Nasıl ki fiyat anılmadan talebi belirlemek mümkün değilse aynı
şekilde arzın belirlenmesi de fiyat olmadan mümkün değildir. Ancak
talebin değişimi ile ters orantılıdır. Fiyat yükseldikçe talep
düşer ve fiyatlar düşünce talep artar. Arzda ise durum tam
tersinedir, Çünkü onun değişimi fiyatın değişimiyle doğru
orantılıdır. Yani arz fiyatın yükselmesi ile ve fiyatın düşmesiyle
azalır. Her iki durumda da fiyatın arz ve talebe çok büyük etkisi
vardır. Diğer bir deyişle üretimi ve tüketimi de fiyat çok
etkiler.
Kapitalistlere göre
fiyat mekanizması toplumun bireylerine mal ve hizmetlerin
dağıtılması için ideal bir yöntemdir. Zira faydalar insanın
harcadığı emeğin, bir neticesidir. Bunun için, karşılık işe
denk değilse şüphesiz üretim seviyesi düşer. Bununla birlikte
toplumun bireylerine mal ve hizmetlerin dağıtımında ideal bir yöntem
varsa bu üretimin mümkün olan en yüksek seviyesine erişmesini
sağlar. Bu yönteme de "fiyat mekanizması" denir. Zira
kapitalistler bu yöntemin iktisadi dengeyi mekanik bir şekilde düzenlediğini
görmüşlerdir. Zaten bu yöntem, tüketicilere toplumun sahip olduğu
kaynakların çeşitli ekonomik alanlara aktarılması yani bazı
maddelerin alınıp bazılarının alınmaması şeklinde ortaya çıkan
özgür tercihlerinin kullanılması ile oluşur.
Böylece bireyler kazandıkları
gelirlerini ihtiyaç duydukları veya talep ettikleri mal ve hizmetleri
almaya harcarlar. Örnek olarak içkiyi istemeyen tüketici onu satın
almaktan kaçınır ve gelirini başka bir şeye harcar. Böylece rakıyı
istemeyen tüketicilerin sayısı çoğalınca veya bütün insanlar bu
malı talep etmeyince içkinin üretilmesi kazançlı olmaz. Doğal
olarak içkinin üretimi durur. Bütün maddeler için durum böyledir.
Böylelikle üretimin miktarını ve çeşidini özgür iradeleriyle
talep edip etmemekle belirlemiş olurlar. Mal ve hizmetlerin
dağıtımı; tüketicilerde olup olmaması, üreticilerin ise arzda
bulunup bulunmaması ve fiyat mekanizması ile belirlenir.
Fiyat mekanizması;
üretime yöneltici, dağıtımı düzenleyici ve üretici ile tüketici
arasındaki ilişkiyi belirleyici bir araçtır.
Fiyatın üretimi
yönlendirici özelliği ise; herhangi verimli bir emeği veya insanı
bir fedakârlıkta bulunmaya iten temel faktör, o emek veya fedakârlığın
maddi karşılığıdır. Kapitalist iktisatçılar insanın ruhi veya
manevi etkenlerle emek harcayabileceğini kabul etmezler. Varlığını
kabul ettikleri ahlaki etkenleri ise maddi mükâfat alanına dahil
ederler. Onlar, insanın harcadığı emeklerin ancak ihtiyaçlarını
doyuma ulaştırmak ve maddi isteklerini karşılamak için olduğunu
sanırlar. Bu doyum insanların ürettikleri malları satın alması için
gerekli paraya sahip olması ile gerçekleşir. İnsanın ihtiyaçlarının
doyuma ulaştırılması ancak kendi emeğinin diğerlerinin emekleri
ile değiştirilmesi sayesinde gerçekleşir. Ya da çokça yapıldığı
gibi ihtiyaçların doyuma ulaştırılması için emeğin
karşılığında para almak şeklinde de olur. İnsana para; mal ve
hizmetlere ulaşmasında bir araç olarak verilir yoksa üretilen mala
direkt ulaşmada olan bir araç konumunda değildir. Onun için maddi
karşılık (ki buna fiyat denir) insanın üretime yönlendirir. Dolayısıyla
fiyat, üreticilerin emeklerini harcamaları için bir etken olup
üretime de sevk eder.
Fiyatın dağıtımı düzenleyici
özelliğine gelince; insan bütün ihtiyaçlarını toptan karşılamak
ister. Bu nedenle de ihtiyaçlarının tümünü doyurmak için
ihtiyaçlarını karşılayacak mal ve hizmetleri elde etmeye çalışır.
İnsan soyunun ihtiyaçlarını doyuma ulaştırma hürriyeti sınırlandırılmasaydı
mallardan istediğini alıp tüketmekten kaçınmazdı. Fakat insan
soyunun tümü aynı isteğe yöneldiğinden dolayı, bireyin ihtiyaçlarının
doyuma ulaştırılmasında belli bir sınır belirlenmesi zorunluluğu
ortaya çıkmıştır. Bu sınır, kişinin emeğinin diğerlerinin
emeği ile değişebildiği sınırdır. Yani kendisinin harcadığı güce
karşı kazandığı nakit veya fiyatın sınırıdır. Bundan dolayı
fiyat, insanın kazanıp tüketmede kendi gelirine uygun olan sınırda
durmasını sağlayan ve doğal olarak ortaya çıkan bir şarttır.
Bunun için fiyatın tesbiti, insanın tatmin edilmesi gereken ihtiyaçlardaki
rekabet halini gözeterek bir kıyaslama ile önem sıralaması yapmayı
gerekli kılar. Yani zaruri olanı almaya daha az zaruri olandan vazgeçmeye
zorlar. Dolayısıyla fiyat, bireyi bazı ihtiyaçlarını kısmi olarak
doyuma ulaştırmaya zorlar ki bunun karşılığında daha önemli olan
ihtiyaçlarını doyuma ulaştırılabilsin. Buna göre bireyin elde
etmek istediği ihtiyaçlar fiyat tarafından düzenlenir. Büyük
tüketici kitlelerin talepte bulunduğu mal ve hizmetlerin sınırlı
faydaları da fiyat tarafından belirlenir. Tüketicilerin
gelirlerindeki farklılık her bireyin harcamalarını gelir miktarına
göre olmasını sağlar. Dolayısıyle bazı malların tüketimini
ancak gelir miktarı belirlerken bazı malların tüketimi ise en düşük
gelir düzeyindeki bireyler tarafından belirlenir. Bu durum; bazı
malların fiyatlarının yükselmesi bazılarının fiyatlarının düşmesi,
bir kısım insanların yeterli miktarda paraya sahip olması
diğerlerinin ise satın almayı istediği mal ve hizmetleri satın alma
gücünden yoksun olmaları ile gerçekleşir. İşte tüm bunlar, fiyatın
düzenleyici özelliği ile gerçekleştirilir.
Fiyatın üretimle
tüketim arasındaki dengeyi sağlayıcı yani üretici ile tüketici
arasındaki ilişkiyi belirleyici özelliğine gelince; tüketicilerin
istediklerini üreten firma bunun karşılığında bir kazanç elde
eder. Ürünleri tüketiciler tarafından talep edilmeyen firmanın
zarar edeceği açıktır. Üreticinin kendi malına olan tüketici
talebini belirlemeye olanak veren tek aracı mal ve hizmetlerini
fiyatıdır. Böylece üretici firma fiyat aracılığı ile tüketicilerin
talep eğilimlerini anlar. Zira tüketiciler belli bir malı almaya
eğilim gösterdiklerinde malın piyasa fiyatı yükselir bu durumda
firma talebi karşılamak için daha çok mal üretmeye başlar. Tüketiciler
bir malın alınmasından vazgeçerse o malın piyasadaki fiyatı düşer
ve böylece fiyat üretime ayrılan kaynaklar fiyatın yükselmesi ile
artar ve fiyatın düşmesi ile azalır. Böylece de fiyat, tüketici
ile üretici arasında hem bir köprü olmuş hem de tüketimle üretim
arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bu mekanik süreç doğal hallerde
süreklidir. Bunlardan dolayı kapitalistlerin gözünde fiyat, iktisadın
temel öğesidir.
İşte kapitalist iktisat
sisteminin özeti budur. Onlar buna "ekonomi politik" derler.
Bunu etüt edip derinlemesine incelemeye tabi tutunca bir çok bakımdan
bu sistemin çürük (tutarsız) olduğu görülür. Onların gözünde
iktisat, insan ihtiyaçları ile onların doyuma ulaştırılmasını
inceleyen bir disiplindir. Kapitalistler ihtiyaçları doyuma
ulaştıran mal ve hizmetlerin üretimini ve tüketimini birleştirerek
tek bir konu olarak düşünürler. Diğer bir deyişle ihtiyaçlarla
doyuma ulaştıran araçları birbirinden ayrı düşünülmeyecek
birbirinin içine girmiş bileşik tek bir konu olarak kabul ederler.
Yani mal ve hizmetlerin üretimi ve dağıtımı tek bir başlık
altında incelenir. Bundan dolayı onların iktisadi değere, onu elde
etme uğraşısını onun içine tümden yerleştirerek, ele alırlar.
Yine bunlar iktisat bilimine ve iktisat sistemine bir ayrım gözetmeden
tek bir konu olarak bakarlar. Halbuki iktisat bilimi ile iktisat sistemi
arasından fark vardır
Zira iktisadi sistem,
servetin nasıl dağıtılacağını, ona nasıl sahip olunacağını ve
onun nasıl kullanılabileceği gibi konulara yanıt getirir. Onun bu
yanıtları sahip olduğu belirli dünya görüşü ile ilişkilidir.
Bunu için islâmın iktisadi sistemi komünizm ve sosyalizmden aynı
şekilde kapitalizmden farklıdır. Çünkü bu sitemlerden her biri
kendi ideolojisine ve dünya görüşüne göre şekillenir.
Halbuki iktisat bilimi böyle
değildir. O, üretimi, üretimin geliştirilmesini, iyileştirilmesini
ve yeni üretim araçlarının bulunup geliştirilmesini inceler. Bu ise
diğer bilimler gibi hiç bir ideolojiye bağlı olmayıp bütün
toplumlar için evrenseldir. Örnek olarak, mülkiyet konusundaki
kapitalizmin görüşüne komünizm ve sosyalizm karşı çıktığı
gibi İslâm da karşı çıkar. Halbuki üretimin geliştirilmesi gibi
bir olgunun incelenmesinde farklılık yoktur. Burada dünya görüşleri
farklılaşsa da bilimsel bir saha ile ilgili olduğunda evrensel
bakış açısı benimsenir. İncelemede ihtiyaçlarla bunların
doyumunu sağlayan mal ve hizmetlerin birleştirilmesi yani ekonomik
değerin üretimi ile dağıtım şeklinin birleşmesi, tek bir konu
yapılması hatalıdır. Bu hata kapitalistlerin iktisadi konuları
birbiri içine katmalarından kaynaklanır. Dolayısıyla kapitalist
ideolojinin ekonomik temelleri yanlıştır.
Tatmini gerekli ihtiyaçların
yalnızca maddi olması konusuna gelince, bu da yanlıştır ve ihtiyaçların
doğasına terstir. Zira manevi ve ruhi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlar
gibi doyuma ulaştırılmak ister ve bunun için de mal ve hizmetlere
gereksinim duyar.
Kapitalist iktisatçıların
ihtiyaç ve faydayı kendi doğallığı içinde ele almasına rağmen
toplumun bulunması gereken konumu doğal halinde ele almamasına
gelince; bu yaklaşım kapitalist iktisatçının insani manevi
gayelerinden, ahlaki fikirlerinden ve ruhi eğilimlerinden soyutlayarak
yalnızca maddi yönü olan insana indirgemesidir Kapitalist iktisatçı
toplumsal ilişkilerin temelini, toplumu faziletli yapacak ve manevi yükselişi
sağlayacak öğelere dayandırmaz. O, toplumsal ilişkilerle, Allah'ın
rızasını kazanmak uğruna verilen mücadelenin ön şartı olan
Allah'a bağlılık düşüncesinin kazanılması sonucunda oluşacak
olan ruhi yükseliş arasındaki ilişkiyi önemsiz kabul eder. Onun
bütün ilgisi yalnızca maddi ihtiyaçları doyuma ulaştıracak olan
maddeye yöneliktir. Bundan dolayı onun bir malın satışında sahtekârlık
yapmaması ticari ilişkilerinin devamlılık kazanması içindir. Eğer
sahtekârlık yaparak kazanıyorsa bu durum meşruiyet kazanır. Bunun
yanında yine o fakirleri doyurmayı sadaka anlamında Allah'ın emrine
uymak için yapmaz, ancak fakirleri kendisini soymasınlar diye yedirir.
Eğer onları aç bırakmak onun servetini arttırıyorsa onları aç bırakma
yolunda gider. Böylece kapitalist iktisatçının sorunu, yalnızca
maddi bir ihtiyacı doyuma ulaştırmak yönünden fayda ile ilgilenir.
İnsana ve topluma ancak fayda düşüncesi çerçevesinde yaklaşan bu
insanlar toplumlara ve insanlara zararlı kimselerdir.
Diğer taraftan
insanların "mal" ve "hizmetler" dedikleri emek ve
mallar ancak bireyin kendilerinden faydalanmak için elde etmeye çalıştığı
şeylerdir. Bunların insanlar arasındaki değişiminden insanlar
arasındaki ilişkiler doğar bundan da toplumsal yapı oluşur. Bu
nedenle mal ve ihtiyaçların toplumsal ilişkiler bazında konuyu bütüncül
olarak açıklamak gerekir. Bunu için bir ihtiyacın doyuma
ulaştırılması olgusunu ekonomik değere önem verip toplumun
üzerinde bulunması gereken konuma önem vermeden yapılan yani
ekonomik değeri ilişkilerden ayrı tutan bir yaklaşım tarzı doğal
değildir. Çünkü bu ekonomik değer, insanlar tarafından mübadele
edilir ve böylece de onlar arasındaki ilişki doğar. İlişkilerin
ise toplumsal yapıyı belirlemesinden dolayı ekonomik değere toplumun
üzerinde bulunması gereken konumu gözeterek yaklaşmak gerekir. Bu
nedenle eşyayı, aslında zararlı olsun olmasın, insanların
ilişkilerine etki etsin etmesin toplumdaki insanların inançlarınca
helal olsun olmasın hepsini bir sayıp yalnızca ona talep var diye
yararlı kabul etmemiz yanlıştır. Bilakis eşyaya, toplumun üzerinde
olması gerektiği durumu gözeterek dikkate alarak gerçekten yararlı
ise ona yararlı muamelesini yapmak gerekir. Bunun için afyon, esrar
gibi maddeleri yalnızca onları talep edenler var diye ekonomik bir
değer olarak görüp yararlı kabul etmemiz doğru değildir. Bilakis
eşyanın faydasına yani onun ekonomik bir değer olup olmamasına
bakılırken, bu ekonomik değerlerin ilişkilere olan etkisini de gözetmemiz
gerekir. Yani eşyayı değerlendirirken toplumun üzerinde bulunması
gereken konumu dikkate almadan o şeyi soyut olarak (tek başına)
değerlendirmek doğru değildir.
İhtiyaçların doyuma
ulaştırılması konusunun doyuma ulaştıracak araçlarla birlikte iç
içe ele alınmalarında ve iktisatçıların, sırf bir ihtiyacı
doyuma ulaştırdığı için doyum sağlayan araçlara itibar
etmelerinden şu sonuçlar çıkmıştır: İktisatçıların yalnızca
serveti üretmeye yönelmeleri onların ihtiyaçları doyuma
ulaştıracak araçların dağıtımı konusuna o kadar eğilmemesine
neden olmuştur. Bunun sonucunda kapitalist ekonomik sitem, toplum
olarak bir memleketin servetini artırmak gibi bir gayeye yönelmiştir.
Bu sistem üretimin mümkün olan en yüksek seviyeye erişmesine çalışır.
Toplumdaki bireylerin mümkün olan en müreffeh halde yaşamalarını,
milli gelirin artırılmasına ve memleketin üretim seviyesinin
yükseltilmesine bağlı kabul eder. Zira bu sistem; bireyleri milli
serveti üretip elde etmeleri için çalışmada hür bıraktığı
zaman onlara milli gelirden pay alma imkânını vermiş olarak kabul
eder.
Bu nedenle iktisadın
varlık nedeni, bireylerin ihtiyaçlarını temin etmek ve toplumun
bireylerinin tümünde bu doyumu artırmak değildir. İktisadın
varlık nedeni ancak, bireylerin ihtiyaçlarını tatmin edecek mal ve
hizmetleri temin etmektir. Yani ülkenin milli gelirini artırmak ve
üretim seviyesini yükseltmekle toplumu ihtiyaçlarının tatminine yönelmiş
olmaktır. Artan milli gelirin toplumun bireylerine dağıtılması,
toplumun bireylerine çalışma ve mülk edinme hürriyeti aracılığı
ile sağlanır. Böylece bireylere bu servetten sahip oldukları üretim
güçleri oranında kazanma imkânı sağlanmıştır. Bu durumda bütün
bireylerin ihtiyaçlarının karşılanmış olup olmaması herhangi bir
şekilde engel oluşturmaz
İşte" Ekonomi
Politik" Yani "Kapitalist İktisat" budur. Bu düşünceler
tamamen yanlı ve gerçeklere de ters olup bütün bireylerin yaşam
standartlarının yükseltilmesini sağlayamadığı gibi her birey için
refahı da gerçekleştiremez. Buradaki yanlışlık şudur: Tatmini
istenilen ihtiyaçlar insani ihtiyaçlar olmasına rağmen
bireyseldirler. Bütün insanların, bütün ümmetin veya bütün halkın
ihtiyaçları değildir Doyuma ulaştırılması gereken ihtiyaçlar
ister yemek gibi doğrudan doğruya bireysel olsun isterse devletin
savunulması gibi toplumsal olsun ihtiyaçları tatmine çalışılan tümüyle
bireydir. Buradaki iktisadi problem doyumu sağlayacak araçların
dağıtımının birey bazında ele alınmasında yani mal ve
hizmetlerin halkın veya ümmetin toplum ihtiyaçları gözetilmeden
bireylere dağıtılmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle problem,
bireye düşen yoksulluktur. Problem, topluma isabet eden yoksulluk
olmadığı gibi iktisadi değeri üretmek de değildir.
Bundan dolayı milli
üretim kapasitesine etki eden faktörleri incelemenin amacı bireyleri
bütün temel ihtiyaçlarını fert fert tümüyle doyuma ulaştırmak
sorunu olamaz. Söz konusu olan, insanın insan olması bakımından
temel ihtiyaçlarını incelemek ve servetin toplumun tüm bireylerine
temel ihtiyaçlarını tatmini garantisi sağlamak için dağıtımı
incelemektir. İşte bu konu en başta ele alınmalıdır. Fakat
memleketin fakirliğine çözüm bulmak, bireylerin tek tek
fakirliklerine çözüm olmaz. Halbuki memleketin bireylerinin
fakirliklerine ve memleketin servetinin dağılımına çözüm bulmak,
memleket insanını topluca veya tek tek milli geliri artırmaya yönlendirir.
Fakat üretimin kapasitesini ve milli geliri artırmaya etki eden faktörleri
incelemek, iktisadın konusu olup, iktisadi değerlerin çoğaltılması
ile ilişkilidir yoksa iktisadi sistemin belirlediği ihtiyaçların
tatmini konusu ile ilişkili değildir.
Mal ve hizmetlerin göreli
az bulunurluğuna gelince; onun, toplumun karşılaştığı bir
ekonomik sorun oluşuna ve ihtiyaçların çokluğu karşısında doyum
sağlayacak kaynakların azlığı yani mal ve hizmetlerin, insanın
ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmada yetersiz kalacağı
iddiasına gelince ki bu, ekonominin temel problemi olarak görülür,
bu yanlış bir yargıdır ve gerçeğe terstir. Her ne kadar birey,
ikincil veya lüks ihtiyaçlarını doyuma ulaştırmak istese de
karşılanması zorunlu olan ihtiyaçlar, insan olmasından dolayı
bireyin temel ihtiyaçlarıdır. Buna bağlı olarak temel ihtiyaçlar sınırlı
sayıdadır ve dünyada mevcut mal ve hizmetler yani emek ve mallar,
tüketici bireylerin ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmada
yeterlidir. Onu toplumun karşılaştığı bir iktisadi sorun
olmasının yanında temel ihtiyaçlarda bir sorun yoktur. İktisadi
problem ancak bu emek ve paraların bireylerin her birine bütün temel
ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırmak için ve ikincil (lüks)
ihtiyaçlarının doyuma ulaştırılmasına da yardımcı olacak biçimde
dağıtılmasıdır.
Yenilenen ihtiyaçların
artmasına gelince; bunların temel ihtiyaçların artmasıyla bir
ilişkisi yoktur. Çünkü, insanın -insanlık vasfı itibarıyla-
temel ihtiyaçları artmaz, artan ve yenilenen şey ancak onun lüks
ihtiyaçlarıdır. Bunu için insanın ilerleyen modern yaşamına
paralel olarak ihtiyaçlarındaki artış ancak lüks ihtiyaçlarındaki
artışla ilgilidir, temel ihtiyaçlarla ilgili değildir. Bu lüks
ihtiyaçların doyuma ulaştırılması problem olmaz probleme sebep
olan şey ancak temel ihtiyaçların doyuma ulaştırılmamasıdır.
Halbuki lüks ihtiyaçların artması, belli bir bölgede yaşayan belli
bir kitleyle ilgilidir. Yoksa memleketin tüm bireyleri ile ilişkili
bir mesele değildir. Bu sorun bireyin kendi ihtiyaçlarını doyuma
ulaştırmak için bir atılımda bulunması ile çözülür. Zira bu
lüks ihtiyaçların etkisi ile doğan müteşebbislik insanı doyumu
sağlayan araçları artırmaya yöneltir. Bu doyumu, ya ülkesinin
gelirlerinden çokça pay almakla veya başka bir ülkede yerleşip
yatırım yaparak veya çalışarak sağlar. Bu sorun toplumdaki
bireylerin tümünün temel ihtiyaçlarını toptan doyuma ulaştırma
sorunundan ayrıdır. Çünkü bireylerin teker teker temel ihtiyaçlarını
toplu bir şekilde doyuma ulaştırmak için gerekli olan servetin dağılımı
problemi; dünya görüşü ile ilişkili bir sorundur. Yine bu problem
belli bir toplumla veya belli bir ideolojiyle ilgilidir. Halbuki
üretimin artırılmasıyla milli gelirin çoğaltılması ise; sömürü,
yayılmacılık, işgal veya nüfuz elde etmek gibi servet artırıcı
araçların kullanılması, o ülkenin gerçek gücü ve konumu ile ilişkilidir.
Bu şartların uygunluğuna bağlıdır ve her insan bunu yapabilir.
Yine belli bir dünya görüşüne bağlı olmadığı gibi belli bir
toplum veya belli ideolojiye de özgü değildir geneldir.
Binaenaleyh ortaya konan
ekonomik doktrinler, memleketin dahili ve harici gelirlerini toplumun
bireylerine teker teker dağıtılmasını yani bütün bireylerin temel
ihtiyaçlarını toptan karşılayacak ve bunlarla her bireyin lüks
ihtiyaçlarını giderme şeklini belirleyen ve bunları garanti altına
alan esaslardır. Üretim seviyesinin yükseltilmesi ise bilimsel
incelemelere konu olan bir şeydir. Ekonomik sistem içinde incelenmesi
ile ekonomik sorun -ki bu teker teker bireylerin tüm ihtiyaçlarını
toptan doyuma ulaştırmaktır- çözülmez. Çünkü, üretimi artırmak,
memleketin gelir düzeyini yükseltir fakat bütün bireylerin temel
ihtiyaçlarını toptan tatmin etmez. Arabistan ve Irak üretimde ileri
olabilir ama orada ki halkın fertlerinin çoğunun temel ihtiyaçları
toptan doyuma ulaştırılmamıştır. Onun için üretimin artırılması,
her şeyden önce çözümü gereken sorunu halletmez. Zira buradaki
sorun bütün bireylerin tek tek temel ihtiyaçlarının toptan
karşılanması sonra da lüks ihtiyaçlar için Onlara yardımda
bulunulmasıdır. Dolayısıyla çözümü aranan fakirlik ve mahrumiyet
olayı insanın insan olması nedeniyle temel ihtiyaçlarını doyuma
ulaştırılmış olmasıdır. Yoksa modernleşme ile ortaya çıkan lüks
ihtiyaçların tatmini değildir. Aranan ilaç, toplumun bireylerinin
her birinin tek tek mahrumiyeti ve yoksulluğu sorununadır, yoksa
memleketin mahrumiyeti ve yoksulluğuna değildir. Bu yoksulluğa, her
bireyin tek tek ele alınmadığı durumda üretimin artırılması ile
çözüm sağlanmaz. Ancak bu, servetin bireylere tek tek
dağıtılması yöntemi ile çözüme kavuşturulur. Bu öyle bir dağıtım
yöntemi olmalı ki; her bireyin bütün temel ihtiyaçlarını toptan
doyuma ulaştırsın ve onun lüks ihtiyaçlarının tatminine de
yardımcı olabilsin.
Değer konusuna gelince;
Kapitalist iktisadi sistem, değeri mutlak olarak değil nispi olarak
ela alır. Zaten onlara göre, değer subjektif, (itibari) bir
kavramdır. Bu nedenle bir metre yün kumaşın değeri piyasada bol
olduğu andaki en son biriminin (marjinal) faydasıdır. Yine onun
değeri kendi varlığı için gerekli mal ve emeğin toplamıdır.
Değer, kumaşın parasal karşılığına dönüştürüldüğünde
fiyat adını alır. Bu iki kavram onlara göre birbirinden bağımsız
ve farklı isimler altında iki ayrı şeydir. Birisine
"fayda" diğerine "değişim değeri" denir. Değeri
bu sınırlar içinde tanımlamak yanlıştır. Çünkü herhangi bir
malın gerçek değeri ancak az bulunurluk faktörü dikkate alınarak
belirlenecek olan "fayda" miktarıdır. Böylece herhangi bir
malın gerçek değeri az bulunurluk faktörü dikkate alınarak
belirlenecek olan faydasıdır. Bu faydanın elde ediliş biçimi
önemli değildir. İster alış-veriş gibi mübadele ile ister insanın
avcılık gibi doğal yetenekleri ile isterse o değer başka bir şeye
veya kişiye göre olsun fark etmez. O halde değer somut bu gerçekliğe
sahip olan belli bir şeyin adıdır. Yani o birşeye göre değerli ve
değişilebilir başka birşeye göre değişim değeri olmayan bir şey
değildir. Zira değer, gerçek bir şeydir, göreli değildir.
Dolayısıyla iktisatçıların değere olan yaklaşımları temelden
hatalıdır.
Marjinal değer
dedikleri şeye gelince; O, malların satılması için üretimin en
kötü şartlarında belirlenen değeridir. Böylece bir malın değeri
en aşağı sınırda belirlenir ki üretim sağlam ve garantili bir
esasa oturmuş sürekli bir üretim olsun. Marjinal değer, gerçekte
malın değeri değildir, hatta onun fiyatı bile değildir. Çünkü
bir malın fiyatı ancak o andaki az bulunurluk faktörü dikkatte alınarak
yapılacak bir belirlemenin sonucunda ortaya çıkan faydanın
miktarıyla ortaya çıkar. Ondan sonra fiyatın düşmesi onun
değerinden birşey düşürmez. Çünkü onun değeri yukarıda sözü
edilen şartlarda belirlenmiş olan değeridir. Buna dayalı olarak
marjinal değer teorisi, bir fiyat teorisi olup, değer için bir teori
değildir. Kapitalistlere göre de fiyatla değer arasında fark
vardır. Zira fiyatın belirlenmesine, talebin ve arzın artış ve
azalış eğilimleri etki eder. Bu ise üretilenin dağılımı ile
değil üretimin artırılması ile ilişkilidir. Fakat değerin
belirlenmesine, o andaki az bulunurluk faktörünün etkisini bir öğe
olarak kabul ederek yapılacak bir belirlemeye malın faydası büyük
oranda ekti edecektir. Buna arz ve talebin tümden bir etkisi yoktur.
Buna dayalı olarak
değer konusuna, temelden hatalı yaklaşılmıştır. Böylece ona bağlı
olan ayrıntılı konulara da hatalı yaklaşılmıştır. Ancak eğer
malın değeri, onun faydasını başka bir mal veya emeğin faydası
dikkate alınarak belirlenmiş ise bu, doğru bir değerlendirmedir. Bu
değer kısa zamanda istikrara en yakın değer olur. Eğer fiyatla
belirlenirse bu, gerçek bir belirleme olmayıp göreli bir belirleme
olur ve değer o zaman piyasanın durumuna göre değişime uğrar. O
zaman da değer olma özelliğini kaybedeceği için "değer"
kavramı gerçekliğine uygun düşmez. Bu durumda o, kendisindeki
faydalara göre değil de piyasanın durumuna göre para kazanma aracı
olur.
Kapitalist iktisatçılar
faydaların, insanın harcadığı emeğin bir neticesi olduğunu ve bu
faydaların karşılığında eşit değerde bir fayda verilmeyince
üretim seviyesinin düşeceğini söylerler. Burada da toplumun
bireylerine servetin ideal bir şekilde dağıtım metodunun, üretimi
en yüksek düzeye yükselteceğine dair bir kanıya sahiptirler. Bu
inanış tümden hatalıdır. Zira görülen gerçeklerden Allah'ın
evrende yaratmış olduğu mal, eşyadaki faydanın esasıdır. Bu
malın faydasını artırmak veya çalışarak onda yeni faydalar
oluşturmada kullanılan güçler ise o malı belirli yeni bir faydayı
oluşturacak şekle dönüştürür. Böylece faydayı sadece emeğin
bir bir neticesi saymak yanlıştır, gerçeklere terstir ve ham
maddenin, kullanılan güçlerin hiç dikkate alınmaması demektir. Bu
kullanılan güçler bir çalışmanın değil de ham maddenin kavramsal
bir karşılığı olabilir. Buna binaen fayda, insan emeğinin, ham
maddenin varlığının ayrı ayrı birer neticeleri olabileceği gibi
ikisinin birden neticesi de olabilir. Fayda sadece insan emeğinin bir
neticesi değildir. Üretim seviyesinin düşmesi konusuna gelince; o da
sadece işin karşılığı olan ücretin denk olmayışından
kaynaklanmaz. Zira o, bunun neticesi olabildiği gibi, ülkede olan tüm
servetin tükenmesinin, savaşların veya başka şeylerin de neticesi
olabilir. Zira İngiltere'de ve Fransa'da İkinci Dünya savaşından
sonra üretimin düşmesi, işin karşılığında ücretin düşük
olmaması, yani iş-ücret denkliğinin olmamasının bir sonucu
değildir. Bilakis o düşüş, her iki ülkenin ikisinin zengin
sömürge kaynaklarından çekilmesi ve tümüyle savaşa
katılmalarının bir sonucuydu. ABD'nin üretiminin ikinci Dünya savaşı
sırasında düşüşü de iş-ücret denkliğinin olmamasından değil
onun Almanya'ya karşı toptan bir savaşa girmesinin sonucuydu Bugün
İslâm dünyasındaki üretimin düşüşü dahi iş-ücret denkliğinin
olmamasının değil, ümmetin tamamının içine düştüğü fikri
çöküşün bir neticesidir. Buna dayalı olarak işin karşılığı
olan ücretin denk olmaması üretim seviyesini yükseltecek ve bunun dağılımını
düzenleyecek ideal bir metod var olduğu sürece tek başına üretimin
düşüşüne etki edemez. Zaten üretimde en yüksek seviyeye ulaşmanın
servetin bireylere dağılımı ile bir ilişkisi yoktur.
Batılı iktisatçılar
fiyatın üretimi yönlendiren bir faktör olduğunu çünkü insanı
herhangi bir emek harcamaya iten şey ona karşılık alacağı maddi
değerlerdir derler. Bu sözün içeriği de gerçeklere, terstir. Zira
çoğunlukla insanlar emeğini övgü gibi manevi bir ödülle veya vefa
gibi ahlaki bir sıfatla nitelenmek için harcarlar. İnsanın ihtiyaçları
maddi olduğu gibi ruhi ve manevi de olabilir. Böylece ihtiyaçları
sadece maddi ihtiyaçlara hasretmek doğru değildir. İnsan maddi
ihtiyaçları tatmin için harcayacağı paradan cömertlik yaparak daha
fazla harcamada bulunabilir. Bunun için üretime yönlendiren şey
yalnızca fiyat değildir. Fiyat olabildiği gibi diğer şeyler de
olabilir. Bir taş işçisinin kendisini aylarca bir camiyi inşa etmek
amacıyla çalışma yaptığı veya bir fabrikanın, bazı günlerdeki
üretimini fakirlere dağıtmak için işbaşı yaptığı görülmüyor
mu? Keza müslümanların memleketlerinin savunması için hendek kazmak
veya harbe hazırlık için kendi emeklerini harcadıkları görülmüyor
mu? İşte bu tip üretim ve benzerlerine yönlendiren etken fiyat mıdır?
Halbuki ödülün kendisi bile fiyatıyla sınırlandırılmaz, diğer
mal ve hizmetler de ödül olabilir. Bunu için üretime sevk eden tek
şeyin fiyat olduğunu söylemek ve öyle görmek doğru değildir.
Kapitalist iktisadi
sistemin belirlediği en garip şeylerden biri, servetin toplumun
bireylerine dağıtılması için tek mekanizmanın fiyat olduğudur.
Onlara göre, fiyat insanın sahip olmak ve tüketmekte kendi gelirine
göre uygun bir sınır belirlemeye zorlayan güçtür. O her bireyin
tüketimini gelirlerinin sınırları içine hapseder ve böylece fiyatın
bazı mallar için yükselip bazıları için düşmesini, paranın
bazılarında çok bazılarında ise az bulunmasını, ve servetin tüketicilere
dağıtım mekanizmasını da fiyat belirler. Dolayısıyla her bireyin
memleketin servetinden alacağı pay temel ihtiyaçları oranında
olmaz. Ancak mal ve hizmetlerin üretiminde onların değerine katkıda
bulunduğu oranda yani sahip olduğu araziye, sermayeye, yaptığı işe
göre veya proje üretimine karşılık olarak ortaya çıkar.
Fiyatın, dağıtımı düzenleyici
olmasından dolayı kapitalist iktisat sistemi yaşama hakkını ancak
mal ve hizmetlerin üretimine yapılacak katkılara bağlı
kılmıştır. Fakat zayıf yaradılışlı olan biri acze ve zaafa düşünce
onun yaşama hakkı olmamaktadır. Çünkü o kimsenin memleket
servetinden ihtiyaçlarını karşılayacak şeye sahip olma hakkı
yoktur. Aynı şekilde tok olmak, efendi olmak, nüfuzlu olmak ancak
bunlara güç yetirebilecek yaratılı veya başka bir yoldan elde etme
yeteneğine sahip olan bedenen ve aklen kuvvetli kişilerin hakkıdır.
Zaten maddi değerlere yönelik eğilimleri kuvvetli olan kişilerin
daha çok servete sahip oldukları açıktır. Manevi nitelikleri ve
ruhi eğilimleri olanlar ise servete daha az sahip olurlar. Çünkü
insan maddeyi kazanırken fikirlerine bağlı olan ruhi veya manevi
değerlerin, sınırların gereğine göre davranışta bulunur.
Kapitalist iktisat sistemine inanan ve onu tatbik eden memleketlerde ki
durum, hayattan ahlaki ve ruhi unsuru uzaklaştırıp, hayatı maddi
ihtiyaçların doyumunu sağlayan araçların elde edilme mücadelesi
kabul eden ve fiilen böyle bir maddi hayatın yaşandığı durumdur.
İktisadi sistemi kapitalizm olan memleketlerde sermaye
vurguncularının hakim olduğu ve üreticilerin tüketiciler üzerinde
hâkimiyet sahibi olduğu gözlenmiştir. Keza insanlardan az bir
topluluk, büyük şirketlerin sahipleri gibi -petrol, otomobil, ağır
sanayi fabrikaları vs- kimseler tüketicilerin çoğu üzerinde
hâkimiyet kurup mallara istedikleri fiyatı koyuyorlar. Yine Onlar
devlete özel gücünü sınırlandırma ve bazı malların tüketimini
azaltmak amacıyla fiyatlara müdahale etme yetkisini tanımışlardır.
Üretimin düzenlenmesinde devletin idare ettiği toplumsal projeler
tesis edilmiştir. Fakat bu yamama girişimleri ve benzerleri, ekonomik
sistemin temel düşüncesine -ekonomik hürriyet- zıt olmasına
rağmen belli şart ve hallerde hep var olagelmiştir. Buna ilaveten de
bireycilik ekolünü benimseyen iktisatçıların çoğu bu düşünceye
katılmıyorlar ve öylesi bir durumu da inkâr ediyorlar. Onlara göre,
"Fiyat mekanizması devletin hiçbir kontrolüne ihtiyaç duymadan
üreticilerin çalışmaları ile tüketicileri çalışmaları
arasında homojenliği gerçekleştirmek için tek başına
yeterlidir." Fakat müdahale taraftarlarının bu yamalı
çözümleri ancak belli şart ve durumlarda ortaya çıkar. Buna
rağmen bu şart ve durumlarda bile servetin bireylere dağılışı, bütün
bireylerin tüm ihtiyaçlarının toptan tatminini gerçekleştirecek
şekilde sağlanamaz.
Böylece mülkiyet
hürriyeti anlayışı ve fiyatı servetin dağılımı için yegâne
araç yapma düşüncesine dayalı olarak kurulan kötü dağıtım
şekli kapitalist ekonomi sisteminin uygulandığı her toplumda yoğun
olarak bulunmaktadır. Amerika'da görülen her Amerikalının servetten
bütün ihtiyaçlarını toptan karşılayacak ve diğer ihtiyaçlarını
da doyuma ulaştırabilecek kadar bir şeylere sahip olması, memleketin
zenginliğinin bol olması nedeniyle bireyleri bütün ihtiyaçlarını
ve bazı lüks ihtiyaçlarını doyuma ulaştırma sınırına
taşımıştır. Yoksa her bireyin kazancı üretimine katıldığı mal
ve hizmetlerin değerinin bir karşılığı değildir. Ayrıca fiyat
mekanizmasının, dağıtımı sınırlayıcı bir şey olarak düşünülmesi,
Batıdaki kapitalist birikimleri ülke sınırlarının dışına
yayılıp ham maddeler elde etmelerine ve ürettiklerini satacakları
paralar aramaya sevk etmiştir. Bugün dünyanın acısını çektiği sömürgecilik,
nüfuz alanları ve iktisadi savaşlar hep bu birikime sahip şirketleri
ve fiyatı servetin dağıtıcısı yapmanın bir sonucudur. Böylece bu
temeller üzerinde dünyanın servetleri kapitalist vurguncuların
tekellerinde toplanır. Bütün bunlar kapitalist ekonomi sisteminin
belirlediği yanlış esasları uygulamaya geçirilmesinden kaynaklanır.
Buraya kadar olan kısım
kapitalist ekonomi sisteminin bir açıklanması idi. Fakat Sosyalist
ekonomi -Komünizm- sistemine gelince: Onun ekonomi sistemi, Kapitalist
ekonomi sitemine muhaliftir. Sosyalist görüşlerin çoğu 19. yüzyılda
Sosyalistlerin liberal ekolün görüşleri ile şiddetli bir şekilde
çatışmaları yani kapitalist ekonomi sistemi ile çatışmaya
girmeleri ile ortaya çıkmıştır. Sosyalizmin ortaya çıkışı,
toplumun kapitalist ekonomi sisteminin uygulanmasında gördüğü
zulüm ve hatalar sonucunda gerçekleşti ve güçlendi. Sosyalist
ekoller gözden geçirildiğinde onları, diğer ekonomi ekollerinden
ayıran aşağıdaki üç konuda birleştikleri görülür
1- Fiili eşitliğin
olduğu bir sınıf gerçekleştirmek.
2- Ferdi mülkiyetin
kısmen ya da tümüyle ilgası.
3- Üretimin ve dağıtımın
toplumsal araçlarla düzenlenmesi.
Onlar bu üç konuda
birleşmelerine karşın aşağıda açıklayacağımız konularda
ihtilaf ederler.
1- Sosyalist ekoller,
başta gerekleştirmek istedikleri eşitliğin şekli konusunda
anlaşmazlık içindedirler. Onlardan bir grup eşitliği "eşitlik
matematikseldir" diyerek tanımlar. Yani onlara göre eşitlik
kendisinden yararlanılan bir şeydeki eşitliktir. Buna göre bir
kimseye ne verilirse diğerlerine de o verilmelidir. Bir grup da "Komünal
eşitlikten" söz eder. Bundan amaçları; işlerin dağıtımında
her bireyin kuvvetinin ve yeteneklerinin, ürünün dağıtımında ise
her bireyin ihtiyacının dikkate alınmasıdır. Onların deyimiyle
"Herkesten kuvveti kadar iş ve herkese ihtiyacı kadar
ürün" şeklinde bir yaklaşımla eşitlik gerçekleşebilir. Bir
grup da üretim araçlarındaki eşitlikten bahseder. Onlara göre de eşya
bütün bireylerin ihtiyaçlarının karşılanmasına yetmez. Bunun için
"herkese gücü ölçüsünde iş ve herkese işi kadar
ürün" ilkesi ile bir dağıtım eşitliği sağlar. Yani Onların
görüşüne göre bu eşitlik, her bireyin üretim araçlarından
diğerleri gibi sahiplenip yararlanması ile gerçekleşir.
2- Sosyalist ekoller
özel mülkiyeti hangi miktardan sonrasına karşı olunması konusunda
anlaşmazlığa düşerler. Bir grup, özel mülkiyeti şartsız bir
şekilde ortadan kaldırılmasını savunurken -ki bu komünizmdir- başka
bir grup da özel mülkiyeti kapital dedikleri üretim yapacak
servetlerin kaldırılmasını savunur. Arazi, fabrikalar, demiryolları
maden ocakları vb. gibi belli bir mal ve hizmeti üreten her malın mülkiyeti
yasaktır. Buna göre kiraya vermek maksadıyla eve, fabrikaya, arsa
veya benzerlerine sahip olunamaz. Fakat onlar bireylerin tüketecekleri
servetlere sahip olmalarını serbest bırakırlar. Buna göre
tüketecekleri ve kullanacakları mal ve servete yani yalnız oturmak için
bir eve fabrikaların ve arazilerin mahsullerine sahip olabilirler.
İşte bu "sermaye sosyalizmi"dir. Diğer bir grup da özel
mülkiyetin başka alanlarda değil ancak ziraata (toprak mülkiyeti)
alanında yasaklanmasından yanadırlar. Bunlar da "Ziraatçı
sosyalistler"dir. Başka bir gruba göre ise kamu yararına olarak
özel mülkiyeti genel mülkiyetle olan bütün değişimi gerekli
olguları inceler ve işçileri asgari ücretlerini belirleyip onların
sermayede ortak kılınmasına, kârda ve kirada maksimum sınırı
belirleyenlerin yani asgari ücreti belirleyen yasa koyucular tarafından
karar verilmesi ile mülkiyete bu tip bir sınırlama getirilir. Buna da
"devlet sosyalizmi" denir.
3- Sosyalist
ekoller, amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli araçlar (metodlar)
bakımında da ayrılırlar. Örnek olarak, "Devrimci sendikacılık",
işçileri kurtuluşunda "doğrudan eylem" dedikleri şeye
yani işçilerin kendi emeklerine dayanır. Periyodik olarak grevlerin
artırılması, makineleri tahrip etme ve işçiler arasında toplu
boykot düşüncesini yayıp gerçekleştirmeyi istedikleri nüfuzu ve
gücü elde edinceye kadar isterler O zaman mevcut iktisadi yapı
çöker ve hayat felce uğrar. Marksist sosyalistler ise, toplumda evrim
sürecine inanırlar ve evrim onlara göre mevcut sistemin yok edip
sosyalizm temeline dayanan bir sistemin gelmesi için gerekli tek
etkendir. Devletçiler ise toplumun çıkarlarını koruyan kanunlar
koymakla ve işçilerin durumunun iyileştirilmesini yasama yoluyla gerçekleştirerek
fikirlerini yaymaya çalışırlar. Örnek olarak, mirasa, sermayeye ve
gelire dereceli olarak artan oranlarda vergiler koyarak servetler arasındaki
farkı azaltırlar.
4- Sosyalist teorilerin
en şöhretlisi ve en fazla etkili olanı Alman asıllı Karl Marx'ın
teorisidir. Bu teori sosyalist dünyaya yayılmış ve bunun temelleri
üzerine Rusya'da komünist Parti ve Sovyetler Birliği Devleti
kurulmuştur. Marksist teorilerin günümüze kadar etkileri devam
etmektedir. Karl Marx'ın en meşhur teorilerinden biri "değer
teorisidir". Bu kavramı kapitalist ekonomi düşüncesinden almış
ve bu teori ile onlara karşı çıkmıştır. Liberalizm ekolünün
lideri sayılan ve ekonomi politiğin yani kapitalist iktisat sisteminin
temellerini atmış olan Adam Smith değeri şöyle tanımlar:
"Herhangi bir malın değeri onun üretiminde harcanan işin
miktarına dayanır. Bunun için üretimine iki saatlik emek isteyen bir
malın değeri ancak üretilmesi için yalnız bir saatlik emek isteyen
bir malın değerinin iki katıdır." Ondan sonra Ricardo gelip
emek teorisini açıklamaya çabalamış ve değerin tanımını şöyle
yapmıştır: "Bir malın değerini belirleyen şey sadece
üretilmesinde harcanan direkt emeğin miktarı olmayıp onunla birlikte
daha önce üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarının
üretilmesinde harcanan emeğin de ilavesi gereklidir." Yani
Ricardo bir malın değerinin üretim maliyetine dayandığına
inanıyor ve bu maliyeti de tek bir unsur olarak "emeğe"
bağlıyordu.
Daha sonra Karl Marx
Ricardo'nun emek-değer teorisini özel mülkiyete ve genel olarak ta
kapitalist iktisat sistemine hücum etmek için bir araç olarak kullandı.
Buna göre, Marx değerin yegâne kaynağının üretimde kullanılan
emeğin miktarı olduğunu söyledi ve kapitalist sermayedarın işçinin
emeğini kendi işlerinin devamlılığını sağlayacak şekilde yani
işçinin hayatta kalabilmesi için gerekli bir ücretle satın
aldığını sonra da bu emeği işçiye ödediğinden kat kat
fazlasıyla tekrardan bir malın üretim sürecinde kullanarak
sömürdüğünü söylemiştir Karl Marx, işçisinin ürettiği ile
fiilen aldığı arasındaki farka "artık değer" adını
vermiş ve bunu, üretim araçlarına sahip olanların
"sermayelerinin kârı" olarak işçilerin haklarından gasp
edilen değeri temsil ettiğini söylemiştir.
Karl Marx, kendisinden
önce gelmiş olan Sosyalist ekollerin fikirlerinin insanın
yaratılışındaki adalet ve mazluma yardım duygusuna dayandığını
görüyordu. Böylece toplumda uygulama alanına dair yeni metodlar
koyuyorlar ve onları yöneticilere sermayedarlara ve aydın tabakaya
arz edip bu fikirleri uygulamaları için teşvik ediyorlar. Fakat Karl
Marx, kendi ekolünü bu anlayışlara göre kurmayıp onların metodunu
takip etmemiştir. Marx kendi ekolünü "tarihsel materyalizm"
ya da "diyalektik materyalizm" denen bir ideolojinin temelleri
üzerine kurmuştur. Onun görüşüne göre toplumun yeni sistemi, ne
bir kamuoyunun iradesi ne de bir yöneticinin müdahalesi ile değil
sadece iktisadi kanunların işlemesi sonucunda oluşan evrim süreci
ile oluşur. Kral Marx Sosyalizminin kendinden öncekilerin
sosyalizminden farklı olduğunu belirtmek için kendi sisteminin adına
"bilimsel sosyalizm" demiştir. Ondan sonra gelen sosyalist
metodlara da "ütopik sosyalizm" adı verildi. Marx'ın
sosyalizmi özet olarak şöyledir:
Herhangi bir çağdaki
toplumun yapısı ancak ekonomik yapının bir sonucudur. Bu yapıdan
doğabilecek değişimler ancak maddi durumları iyileştirmek için sınıfların
yapacağı mücadeleye bağlıdır, Tarihsel bilgiler bu mücadelenin
daima çoğunluğa sahip olan topluluğun azınlıktaki sınıfa olan
üstünlüğü şeklinde son bulan ve adına. "sosyal evrim
kanunu" denen bir süreç olduğunu söylüyor. Bu kanun geçmişi
içine aldığı gibi geleceği de kapsamına almaktadır. Nitekim geçmiş
çağlarda bu mücadele kölelerle-hürler, sonra halkla- soylular,
soylular ile köylüler, daha sonra da feodal sistemde olduğu gibi
derebeyi ile krallar arasında olmuştur. Bu mücadeleler daima mazlum
olan çoğunluğun zalim olan azınlığa zaferi ile sonuçlanmıştır.
Fakat zaferden sonra bu mazlum sınıf muhafazakâr zalim bir sınıfa dönüşmektedir.
Fransız ihtilalinden sonra bu mücadele burjuva ile işçi sınıfı
arasında oldu. Başlangıçta burjuva sınıfı iktisadi projeleri ve
sermayenin sahibi olan muhafazakâr bir sınıf idi. Onun karşısına
çıkan işçi sınıfı ise sermayeye sahip değildi. Ama çoğunlukta
olan bir sınıftı. Bu iki sınıfın mevcut çıkarları ekonomik
sebeplere bağlı olan çatışmaya neden olmuştur.
Böylece, bugünkü
üretim sistemi mülkiyet sistemiyle uyumsuz bir durumdadır. Zira
üretim, geçmiş zamanlardaki gibi bireyin tek başına üretimi,
bireylerin birlikteliği ile ortak "sosyalist" bir durum
almıştır. Halbuki mülkiyet sistemi ona göre değişmemiştir. Ferdi
mülkiyet varlığı ile toplumsal yapının temelini teşkil etmeye
devam etmiştir. Bunun sonucunda işçi sınıfı, üretimdeki katkısına
rağmen sermayenin mülkiyetine ortak olamıyor ve işçi sınıfı,
üretime katılmayan sermaye sahiplerinin manevi baskısı altında
kalıyorlar. Halbuki onlar işçi sınıfını sömürüyorlar. Zira işçilere
ölmeyecek kadar bir ücret verirler, işçilerde bunu kabul etmeye
mecburdurlar. Çünkü işçi, emeğinden başka hiç bir şeye sahip
değildir. Bunu için ürünün değeri ile işçinin ücreti arasındaki
farka Marx, "artık değer" diyor. Bundan da kapitalistin
kendisine büyük bir kazanç doğmuş oluyor. Halbuki adalet, bu
değerin işçiye ait olmasını gerektirir. Böylece iki sınıf
arasında mücadele başlamış ve mülkiyet sistemi üretim sistemine
uyumlu oluncaya kadar da yani mülkiyet tümüyle kamulaşıncaya kadar
bu devam edecektir. Bu mücadele de toplumsal evrim yasalarına göre
olacak ve sonuçta işçi sınıfının zaferi ile sonuçlanacaktır.
Çünkü daha
kötü durumda olan ve daha fazla sayıda olan sınıf bu sınıftır.
Fakat işçi sınıfının zaferinin niteliği ve nedenleri toplumsal
evrim yasasında bulunmaktadır. Zira mevcut durumdaki iktisadi hayatın
yapısı gelecekteki toplumun yapısal karakterlerini kendisinde taşır
ve bu mevcut yapı, boyun eğmek zorunda olduğu ekonomik yasaları
işlemesi ile kendi sonunu hazırlar. Nitekim geçmişte burjuvazi,
eşraf ve aristokrasiye galip gelmiş sermayenin sahibi olması
nedeniyle ekonomik hayatta önemli rolleri olmuştur. Fakat bugün onun
fonksiyonu tekelleşme kanununun ve serbest rekabetin işlemesi
sonucunda azalmış ve yerini işçi sınıfına bırakmasının zamanı
gelmiştir. Çünkü tekelleşme kanununun işlemesi ile sermaye
sahiplerinin sayısı azalmaya başlamış ve ücretli işçilerin sayısı
artmaya başlamıştır. Aynı şekilde serbest rekabetin işlemesi ile
de üretim, bütün sınırları aşmış ve üretim miktarı da
yetersiz ücret almakta olan işçi sınıfının çoğunlukta olduğu tüketici
kitlenin alabileceklerinden çok fazla olmuştur. Bu durum krizlerin
doğmasına neden olmuş bunun sonucunda bazı kimseler sermayelerini
kaybedip işçiler topluluğuna katılmıştır. Mevcut sistemin zaman içerisinde
bu krizlerin sayısı ve baskısı artar ve sermaye sahiplerinin
sayısı azalırken işçilerin sayısı artar. Bu sürecin sonunda
büyük bir kriz oluşur ve büyük değişim gerçekleşir. Yani
kapitalist sistemin temelleri yıkılır ve bunun enkazı üzerine
sosyalist sistem kurulur.
Marx, sosyalizmin
kurulmasını tarihsel evrimin son evresi olarak kabul eder. Çünkü
özel mülkiyetin ortadan kalkması ile toplumda sınıfların çatışmasına
sebep olacak farklar kalmaz.
Marx'ın tekelleşme
kanununa gelince, aslında bu kanun kapitalizmin özüdür. Özetleyecek
olursak; bazı işletmelerden diğer bazılarına sermaye ve emekte bir
nakil hareketi vardır. Zira bazılarının büyüyüp bazılarının küçülmesi
gibi bütün bu haller üretimde bir tekelleşmenin bir olgu olarak
bulunduğuna işaret eder. Örnek olarak çikolata fabrikaları gibi bir
daldaki çeşitli işletmeleri incelersek bu işletmelerin sayısının
azaldığını ama bu işletmede kullanılan üretim güçlerinin
ortalamasının arttığını görürüz. Zira bu örnek, büyük
ölçekli üretimin küçük ölçekli üretimin yerini alarak bu
üretim dalında da tekelleşmenin gerçekleştiğini gösterir. Yine
fabrikaların sayısı ona çıksa 4 veya 5'i büyür diğerleri yok
olur.
Marx'ın ifadelerinde geçen
"serbest rekabete" gelince; bu, çalışma özgürlüğüne
karşılık gelir. Bunun anlamı da herkesin istediği şeyi istediği
şekilde üretmesi demektir.
Onun ifadelerinde
geçen "iktisadi bunalma" gelince; bu iktisadi dengede ortaya
çıkan ani sıkıntıya verilen addır. Kısmi bunalım, üretim dallarının
özel bir dalında tüketim ve üretim arasındaki dengenin bozulması
nedeniyle ortaya çıkan bütün krizlere verilen genel bir addır. Bu
olay üretimde veya tüketimdeki aşırı fazlalık veya azlık
şeklinde ortaya çıkar.
Periyodik genel bunalım
ise ekonomik yapının temellerinin sarsılmasına neden olan şiddetli
sarsıntılardır. Yine O, ekonominin canlılık devresi ile durgunluk
devresi arasındaki bir ayrım noktasına denk düşer. Canlılık dönemi
3-5 sene olduğu gibi durgunluk dönemi de aynı süreler içindedir.
Periyodik genel bunalımları kendilerine has bazı özellikleri vardır.
Ayırt edici olan bu özellikler başlıca üç tanedir. Birincisi,
genellik özelliğidir. Çünkü bir ülkenin bütün iktisadi yapısına
veya bir çoğuna etki eder. Ayrıca o, önce bir ülkenin sınırlarında
genellik kazanır sonra da bu ülke ile sürekli iktisadi ilişkileri
olan ülkeleri de içine alır. İkincisi, periyodik olmasından dolayı
bunalımlar arasında 8 ila 11 senelik süreler vardır. Onun meydana
gelmesi belli bir süreyi gerektirmez ama periyodik bir şekilde olur.
Üçüncüsü ise, üretim fazlalığıdır. Büyük işletme sahipleri
ürünlerinin satılmasında büyük zorlukla karşılaşırlar.
Çünkü ürün arzı talepten çok olur. Bunun sonucunda talep
yetersizliğinde bunalım meydana gelir.
Marx, bu bunalımların
bazı insanlara sermayelerini kaybettireceğine; dolayısıyla sermaye
sahiplerinin sayısını azalacağına, işçilerin sayısının
artacağına ve böylece toplumsal yapının yıkılmasına neden olacak
bunalımın meydana geleceğine inanır.
İşte bu anlatılanlar
sosyalizmin özetidir. Komünizm ise bütün sosyalist ekoller gibi
bireyler arasında ekonomik bir eşitliğin gerçekleşmesine çalışan
sosyalist ekollerden biridir. Bu eşitlik üretim araçlarında
üretilen malların faydaları konusunda mutlak olan bir eşitliktir. Bu
eşitlik tanımlamalarının her birinin uygulaması imkânsız olup
ütopik düşüncelerdir. Yani eşitliğin kendisinin toplumsal bir gerçekliği,
pratiği yoktur. Yani insanlar üzerinde yaratılmış oldukları
özlerinin gereği bedensel ve düşünsel güçleri ihtiyaçlarını
doyuma ulaştırmak açısından birbirinden farklıdır. Böylece onlar
arasında eşitliğin oluşması imkânsızdır. Zira silah zoruyla
insanlar arasında mal ve hizmetlere sahip olma noktasında bir eşitlik
sağlansa bile, bu malların üretiminde faydalanmasında ve
kullanılmasında eşit olmaları imkânsızdır. Böylece insanlar arasında
eşitlik ütopyası bir teori olmaktan öteye gidemez.
Halbuki güçleri
birbirinden farklı olan insanlar arasında eşitliğin kendisi,
sosyalistlerin gerçekleşmesi için çalıştıklarını iddia
ettikleri adaletten de uzaklaşmadır. Zira insanlar arasındaki
üstünlük, üretim araçlarına sahip olma ve onlardan faydalanma
konusunda farklılık kaçınılmaz, doğal bir olgudur eşitliği hedef
alan her girişimin neticesi, bireyler arasındaki mevcut olan doğal
farklılıkları önemsemediklerinden dolayı başarısızlıktır.
Özel mülkiyetin tümden
kaldırılması da; insanın doğasına yaratılışına aykırıdır.
Çünkü mülkiyet, insanda yaratılıştan gelen ve varlığında şüphe
bulunmayan beka içgüdüsünün tezahürlerinden biridir. Böylece
mülkiyet insanın özünün bir gereğidir ve iç güdüsel olmasından
dolayı onu insandan söküp atmak imkânsızdır. Onun ortadan
kaldırılmasına çalışmak ancak insanı yok etmeye çalışmanın
karşılığıdır. Bunun için normal olan davranış onu ortadan
kaldırmak değil düzenlemektir. Mülkiyetin yalnız bir parçasını
kaldırmak ise malların sahip olunmasında belli bir miktar sınır
olarak gözetiliyorsa bu miktarla mülkiyet sınırlaması olur ve
yanlıştır. Çünkü insanın faaliyetlerini sınırlandırıp,
çabalarını boşa çıkartır ve üretimi düşürür. Yani insanın
sahip olduğundan daha fazlasını yasaklarsa bu insanı bir noktada
durdurmak olur bu da insanın faaliyetlerini durduracağından toplumun
böylesi bireylerin emeklerinden yararlanmaması gibi bir durumu ortaya
çıkarır.
Eğer mal ve hizmetlere
sahip olmak, belli bir miktarla sınırlandırılmayıp, belli
keyfiyetlerle (nitelemelerle) sınırlandırılıyorsa bu doğaldır.
Çünkü, insanın faaliyetlerini sınırlandırmayacağından
faaliyetlerin artmasına ve emek kullanımına yardımcı olup sadece
bireyler arasında mala sahip olmanın niteliğini belirlemiş olur.
Fakat belirlenmiş bazı
malların özel mülkiyetinin ortadan kaldırılıp diğer malların ise
hiç miktar gözetmeksizin mülk edinilmesine izin veriliyorsa o zaman
yasaklanan mallar ve hizmetler eğer denizler, nehirler, şehir
alanları, yollar gibi ise onlardan faydalanan doğal olarak toplum
olacağından bunlara özel mülkiyet verilmesi toplumu rahatsız
edeceğinden, doğal olarak bunlardan özel mülkiyetin kaldırılması
gerekir. Yani, bir malın doğası gereği bireylerin onu mülk edinmesi
ancak bütün insanların ondan mahrum bırakılması sonucunu
doğuruyorsa -tükenmeyen su veya tükenmeyen maden gibi- bireyi ona
sahip olmaktan men etmede bir sakınca yoktur. Fakat mallar
yukarıdakiler gibi değilse bunların özel mülkiyete alınmalarını
reddetmek doğru değildir Mülkiyetin miktarla sınırlandırılması
insanın çalışmasını ve üretimi azaltır.
Doğası gereği özel
mülkiyete karşı olan sosyalizmin mülkiyeti kaldırması, kısmi bir
kaldırma değildir yani sınırlandırma nitelikle alakalı değil
nicelikle alakalıdır. Sosyalizm, mülkiyeti ya niceliksel olarak sınırlandırır
- arazinin mülkiyetinin belirli alan ve ölçeklerde sınırlandırılması
gibi- veya bireylerin mülk edinmelerini yasakladığı mallardaki yani
niteliksel sınırlandırma -üretim araçlarının mülkiyetinin sınırlandırılması-
gibi, sosyalizmdeki mülkiyet sınırları bu tipten olup, bu sınırlar
tabii olarak bireyin sahip olacağı malların da mülkiyetini kaldırır.
Bu malların mülkiyetinin ortadan kaldırılması faaliyetleri
sınırlandırır, ister bu mallar belirlenmiş miras hakkının
olmaması, demiryolları, maden ocakları ve fabrikaların
sahiplenilmesinin yasaklanması gibi olsun, isterse toplumsal
faydaların yasaklanmasının gerekli gördüğü her konunun yasaklanıp
devlete terk edilmesi olsun fark etmez. Bütün bunlar bireylerin
faaliyetlerini sınırlandırır. Çünkü yasaklanan malların
doğası, mülkiyetinde bulunduğu kişiyi toplumda farklılaştırır,
müstakil bir birey konumuna getirir.
Dağıtım ve üretimin
toplum aracılığı ile düzenlenmesine gelince; bu ancak insanlar arasında
anarşi ve kin oluşturmakla gerçekleşir. Dolayısıyla bu düzenleme
değil anarşiye terk etmedir. Bu da doğal olarak işçilerin bütün
ihtiyaçlarının doyuma ulaştığı -ABD'deki fabrika işçilerinin
konumu gibi- onların emeklerinin sömürüldüğüne dair kanaatın
ortadan kalktığı bir durumun ortaya çıkması ile üretimi ve
tüketimi düzenleme işi toplum aracılığı ile geliştirilmemiş
olur. Bu düzenleme sorununun çözümü ancak gerçeklerle uyum içinde
olan doğru temellendirilmiş çözüm yöntemleri ve kanunlarla
gerçekleşir. Sosyalizm ise üretimin ve tüketimin düzenlenmesini ya
işçiler arasındaki anarşi ve ızdırabın artışına ya da
toplumdaki evrim kanununa dayandırır. Yahut ta belirli temellere
oturmamış olan beşeri kanunlara, zaten onun bu düzenleme yaklaşımlarının
tümü temelinden hatalıdır. Sosyalizmin hatalarının açıklaması
bunlardır. Fakat özel olarak Marx sosyalizmi şu üç noktadan
kaynaklanır:
1-
Marx'ın "değer teorisi" gerçeklere aykırı ve hatalıdır.
Zira bir malın değerinin yegâne belirleyicisinin emek olduğu düşüncesi
gerçeklere aykırıdır. Emek malın değerini belirleyen kaynaklardan
birisidir, tek başına belirleyici öğe değildir. Malın değerini
emekten başka örnek olarak, ham madde ve bu malın sağlayacağı
faydaya toplumda duyulan ihtiyaç miktarı da belirleyicidir. Bazen ham
maddenin belirleyici gücü veya kendisinde bulundurduğu Fayda onu elde
etmek için harcanan emekten fazla olabilir, örneğin amatörce
avlanmak gibi. Bazen de o malın faydasına ülke içinde talep yok ve
ihracı da yasak ise örneğin; müslümanların gözünde içki gibi, o
toplumda bir değere sahip olamaz. Böylece emeği değer için tek
kaynak yapmak hem doğru değil hem de eşyanın tabiatına ters düşmektir.
2-
Marx'ın, "Bir yüzyıldır hakim olan toplumsal yapı ancak
iktisadi yapının bir neticesidir, bu yapıda çeşitli değişmelerin
oluşması ancak tek bir nedene, yani maddi durumlarını iyileştirmek
isteyen toplumsal sınıfların arasındaki mücadeleye bağlıdır"
demesidir. Bu söz, gerçeklere aykırı zanna dayalı teorik bir
yargıdır. Tarihsel açıdan da olayın gerçeğine terstir. Örnek
olarak; Sovyet Rusya, sosyalizme geçtiğinde bu geçiş ne maddi bir
evrimin neticesinde ne de sınıfların mücadelesi neticesinde
gerçekleşmedi ki bu yaklaşıma göre bir yapıyı bir başkasının
değiştirmesine neden olsun. Ancak, Komünist Çin'de olduğu gibi bir
topluluk kanlı bir ihtilal yoluyla yönetimi ele aldı ve kendi
fikirlerini halk üzerine tatbik etmeye başladı. Keza sosyalizmin
Batı Almanya'ya değil, Doğu Avrupa devletlerine tatbik edilmesi
sınıflar arasındaki herhangi bir mücadelenin neticesi olmadığını
açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, bir sosyalist devletin bu
ülkeleri istila edip onlara kendi sistemini tatbik etmesinin sonucudur.
Bu gibi işler İslâm'da, kapitalizmde veya başka bir sistemde aynı
şekilde ortaya çıkabilir. Toplumda evrim kanununun işleyerek
toplumun yapısının değişmesini gerekli kılan sınıf mücadeleleri
Almanya, ABD, İngiltere gibi işçilerin ve sermaye sahiplerinin çok
olduğu kapitalist ülkelerdir. Sanayileşmiş ülkeler olmaktan öte
tarım ülkesi olan ve batı ülkelerine oranla sermaye sınıfının
azınlıkta olduğu Çin, Çarlık Rusya'sı bu evrim kanununun
işleyeceği yerler değildir. Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da işçi
ve sermaye sınıflarının var olmasına karşın bu ülkeler
sosyalizme geçmemişler yani işçi ve sermaye sınıflarının
varlığının onların kendi sistemlerine bir etkisi olmamış ve
kapitalizm hala hüküm sürmeye devam etmiştir. Bu düşünceler tek
başına bu teorinin temelinden çürütülmesine yeterlidir.
3-
Marx'ın teorilerinin hatasını gösteren yön kendine ait şu sözde
bulunmaktadır. "Toplumsal evrim kanunundan dolayı iktisadi
hayat yapısı, boyun eğdiği iktisadi kanunların çalışmasıyla
değişime uğrar, Aristokrasi karşısında üstün gelen sermaye
sahibi (burjuvazi)nin yerini işçi sınıfına bırakmasının zamanı
gelmiştir. Bu da tekelleşme kanununun bir zorunluluğudur."
Bu sözün hatalı olan yönüne gelince; Marx'ın üretimin tekelleşmesi
hakkındaki teorisidir. Zira bu teoriye göre; sermaye sahiplerinin sayısının
azalışı işçilerinin sayılarını çoğaltır. Üretimin tekelleşmesinin
aşamayacağı bir sınırın olmasından dolayı bu teori yanlıştır.
Üretim yerleşmesi belli bir sınırda duracağından Marx'ın
beklediği evrim süreci bu duruma uymaz. Çünkü dağınık üretim
faktörlerinin toplanması (tekelleşme) belli bir sınıra kadardır,
orada durur ve sınırı aşamaz. Buna ilaveten üretimin tekelleşmesi
üretim sahalarının en önemlisi olan tarımda kesinlikle mümkün değildir.
Bu durumda, toplumsal evrim kanunu nasıl gerçekleşebilir? Diğer
taraftan Marx'ın hatalı görüşlerinden biri de, üretimin tekelleşmesinin
servetin tekelleşmesine neden olacağından bunun sonucunda sermayeyi
elinde tutan sermayedarların sayısı azalırken hiç bir şeye sahip
olmayan işçilerin sayısının çoğalacağına dair görüşüdür.
Çünkü üretimin tekelleşmesi sermaye sahiplerinin çoğalmasına
neden olabileceği gibi işçilerin de sermaye sahibi olmasına sebep
olabilir. Örnek olarak anonim şirket -ki bu çoğu zaman büyük teşebbüslerin
aldığı örgütlenme biçimidir- hissedarlarının çoğu, çoğu
zaman işçilerden oluşur. Bu durumda üretimin tekelleşmesi nasıl
gerçekleşir? Bunun yanında fabrikalarda yüksek ücretli olan işçiler
(mühendisler, kimyagerler, müdürler) gelirlerinin büyük bir kısmını
saklayıp bağımsız bir işletme kurmadan zengin olabilir. Bu da
Marx'ın işçiler hakkında söylediği evrim sürecine uymaz.
Yukarıda anlatılanlar,
kapitalist ve sosyalist iktisat sistemlerinin oturmuş olduğu temellere
hızlı bir bakış ve yanlışlarına yerinde ve anında yapılan
işaretlerden ibarettir. Diğer taraftan onlar İslâma ve onun sorunları
çözme yöntemlerine de karşıdırlar. Onların sorunları çözme
yöntemleri, İslâm'ın insanın her problemini çözmede takip ettiği
yönteme ters olduğu gibi iktisadi alandaki yönteme de terstir. İslâmın
yöntemi, iktisadi problemin gerçeklerini öğrenmek sonra da problemin
çözümü için gerekli şer'i nassları inceleyip o problemle
ilişkisini emin bir şekilde tesbit ettikten sonra şer'i nasslardan hüküm
çıkartmakla olur.
Halbuki sosyalizm
ve kapitalizmde iktisadi yasamalar ve çözümler böyle değildir.
Örnek olarak, kapitalizmde çözümler, problemler incelendikten sonra
problemin kendi gerçeklerinden çıkarılır. Sosyalizm de ise
çözümler ütopyalarında ve teorik yaklaşımlarından çıkar. Yani
çözümler bu ütopyalar üzerine temellendirilmiştir. Bu iki yöntem
de İslâma muhaliftir ve müslümanların bu yöntemleri alması
haramdır.
Kapitalist ve sosyalist
(komünizmde dahil) iktisadın İslâma aykırı oluşu; İslâm'da
çözümler ancak şer'i delillerden çıkartılan şer'i hükümlerle
gerçekleşirken, kapitalizm sosyalizmde çözümler şer'i hükümlerle
olmadıklarından bilakis kendi küfür sitemlerini hükümleri olduğundandır.
Eşyaya bunlarla hükmetmek, Allah'ın indirmediği ile hükmetmek olur.
Hiç bir müslüman bunlarla amel edemez. Onları alan kişinin, onlara
inanmayarak da onlarla amel etmesi günahkârlıktır. Fakat onları
doğru hükümler olduğuna ve İslâmın hükümlerinin modern çağa
uygun olmadığına veya modern çağın iktisadi sorunlarına çözüm
olmayacağına inanıyorsa bu küfürdür, Allah korusun.
|