İSLAM'DA İKTİSAT NİZAMI

 

ÜCRETLİNİN İŞİ

 İşin Belirlenmesi

 İcare, karşılığında ücreti ödenen şeyin sağladığı menfaatlardan yararlanmaktır. Ücretli açısından ise ortaya koyduğu çabanın sonucundan yararlanmaktır. Ücretliyi kiralarken şu hususların mutlaka açık ve net bir şekilde belirlenmesi gereklidir:

a- Yapılacak işin ne olduğu

b- Çalışma süresi

c- Ücret miktarı ve

d- Emek

Bilinmeyen bir konu üzerinde olmaması için işin türü kesinlikle belirlenmedir. Çünkü "bilinmeyen" bir şey üzerinde yapılan icare caiz değildir. İşin müddetinin günlük, aylık veya senelik olarak sınırlandırılması da mutlaka gerekir. Çalışanın alacağı ücreti belirlemek de gereklidir. Nitekim İbni Mesud (ra)'dan Rasul (sas)'in şöyle dediği rivayet edildi:

“Sizden biriniz bir kimseyi ücretle tuttuğu zaman alacağı ücreti ona mutlaka bildirsin.” İşçinin yapmak için sarfedeceği emeğin sınırı da belirtilmelidir. Zira işçiler, güçlerinin yetmeyeceği bir işten sorumlu tutulamazlar. Allahu Teâla şöyle dedi:

“Allah hiçbir nefse taşıyamayacağı bir yük yüklemez.” Rasulullah (sas) de şöyle buyurdu:

“Ben size bir iş yapmayı emredince onu gücünüz yettiği kadar yerine getiriniz.”

İşçiden normal gücünün üstünde çaba harcaması istenemez. Gerçek bir ölçü ile harcanabilecek emek miktarını belirlemek mümkün olmadığından dolayı çalışma saatlerini sınırlandırmak, bir günde harcanabilecek emek miktarını belirlemede doğruya en yakın ölçüdür. Çalışma saatlerini sınırlandırmak emek için en uygun bir yaklaşımdır. Bununla beraber işin türü de sınırlandırılmalıdır. Sert veya yumuşak zeminli bir yerde kuyu kazmak, taş kırmak, şoförlük yapmak veya maden ocağında çalışmak gibi hususlar da emeğin miktarını belirleyebilecek bir ölçüdür. Böylelikle işin çeşidi, müddeti, ücreti ve bu işte sarfedeceği emek de sınırlandırılmış olur. Şeriat, işçi çalıştırmayı serbest kılarken işinin yapacağı işin ne olduğunun belirlenmesinin yanında tür, çalışma süresi ve alması gereken ücret gibi işle ilgili hususların açıkça ortaya konulmasını gerekli görmüştür. Sarfettiği emeği ile yapmış olduğu amelin karşılığı olarak bu ücret, ücretlinin mülküdür.

İşin Türü

Her helâl iş üzerinde icare anlaşması yapılır. Böylece ticaret, ziraat, sanayi, hizmet, vekâlet, isteyen veya istenen şeklinde hasımın cevabını taşıma, için delil bulmak ve onu hakime sunmak, hak talep etmek, insanlar arasında hükmetmek, kuyu kazmak, bina yapmak, pilot olmak veya sürücü olmak, kitap basma, mushaf yazma ve yolcuları taşımak gibi herhangi bir iş üzerine icare yapılması caizdir. İcare ya muayyen bir iş üzerinde olur yahut zimmette vasıflanmış bir iş üzerinde olabilir. Eğer icare anlaşması; şu elbisenin dikilmesi veya şu arabanın kullanılması gibi Halid'in Muhammed'i ücretle tutması gibi belli bir iş veya belli bir ücretli üzerinde yapılmışsa, bu işi bizzat Muhammed'in yapması icab eder. Muhammed'in yerine bu işi bir başkasının yapması kesinlikle caiz olmaz. Hastalanır veya o işi yapamayacak duruma düşerse bir başkası onun yerini alamaz. Çünkü ücretli kimse tayin edilmiştir. Yine dikilmek üzere terziye verilen elbise veya idaresine verilen araba tamamen bozulursa, bir başka elbiseyi dikmek veya arabada çalışmak mecburiyeti yoktur. Çünkü işin nevi tayin edilmiştir. Eğer icare antlaşması, zimmette vasıflanmış bir mal üzerine veya muayyen bir iş için vasıflı ücretli üzerine ya da vasıflı bir iş üzerine ise o zaman bu husustaki hüküm değişir. Böyle bir durumda işçinin işi yapması veya o işi yapmak üzere bir başkasını kendi yerine ikame etmesi caiz olur. Şayet ücret anlaşması yapılan işçi hastalanır veya işi yapamaz hale gelirse, o işi yapmak üzere yerine bir başkasını ikame etmesi vacibtir. Aynı şekilde hangi araba veya elbise olursa olsun, kiralayan tarafından kendisine getirilen arabayı sürmesi veya elbiseyi dikmesi gerekir. Yeter ki üzerinde icare yapılan işin vasfına uygun düşsün. Çünkü sınırlandırma arabanın veya elbisenin ayni için değil işin türü için yapılmıştır. Dolayısı ile işin türü ile aynı cinsten oldukça herhangi bir sorun söz konusu değildir. Böyle bir durumda işin tayini, bizzat kendisi ile değil de işin niteliği üzerinde yapılmaktadır. Bu nedenle üzerinde sözleşmenin yapıldığı işle aynı cinsten olduğu sürece herhangi bir işin getirilmesi sözleşmeye zarar vermez.

İşin türünün sınırlandırılması, mühendis gibi emeğini bu iş için harcayacak olan kimseyi ve bir kuyu kazmak gibi emeğin harcanacağı işin açıklanmasını da kapsar. Buna göre niteliği ile işin ne olduğunun belirlenmesi işin bizzat kendisinin belirlenmesi gibidir. Bu nedenle işin tayininin vasıfla olması bizzat kendisinin tayini gibi yeterlidir. Tıpkı hazır olması gibi işin zımmette gıyaben yapılması da yeterlidir. Aynı şekilde filan mühendisi ücretle tutmamamız caiz olduğu gibi şu niteliğe sahip bir bir mühendisi ücretle tutmamız da caizdir. Herhangi bir kumaşı dikmek için bir işçiyi (terziyi) ücretle kiralamamız caiz olabileceği gibi, vasfı belli olan bir kumaşı dikmek için bir şahsı kiralamamız da caizdir.

Bir kimse bir işi yapmayı kabul etse ve o işi aldığı fiyattan daha ucuza bir başkasına verip ondan bir kazanç elde etse caizdir. İster verdiği ikinci kimseye yardım etsin ister etmesin. Çünkü onun bir başka kimseyi ilk ücretle yahut ondan daha aşağı veya daha fazla bir ücretle çalıştırması caizdir. Buna binaen terziler ve marangozlar gibi sanatkârların yanlarında çalıştırmak için işçiler tutmaları caizdir. Aynı şekilde yapmayı taahhüt etmiş oldukları işi yapmaları için müteahhitlerin işçi çalıştırmaları da caizdir. Bu hususta onlar aldıkları miktarın aynısını yahut daha fazlasını veya daha azını verebilirler. Çünkü bu hareket bir kiralama işlemidir. Bu işlem belirli işlerin yapılması şeklinde olabileceği gibi belli bir süre ile herhangi bir işin yapılması şeklinde de olabilir. Bu, şer'an caiz olan özel ücretle işçi çalıştırmak gibi bir iştir.

Fakat bir kişinin, ücretlerinden belli bir miktarını kendisine almak üzere işçileri kiralaması veya ücretlerinin bir kısmı karşılığı onlara denetleyici tayin etmesi caiz değildir. Çünkü bu durumda kişi, işçilere takdir edilmiş bulunan ücretlerinden bir kısmını gasbetmiş olur. Bu hususta Ebu Davud, Ebu Said el-Hudri kanalı ile Rasul (sas)'in şöyle dediğini rivayet etti :

“Kisâmeye dikkat edin." Biz: “Kisâme nedir, ya Rasulullah?" dedik. "İnsanların alacağını kendilerine eksik olarak vermektir. " dedi.”

Yine Ebu Davud'un Ata yoluyla Nebî (sas)'den yaptığı rivayet ise şöyledir:

“Bir gurup insanın başında bulunup da onların kazancının bir kısmını alan kimsedir”

Bir müteahhit, her birine bir dinar vermek şartıyla bir kimse ile yüz işçi bulması üzere anlaşma yapsa, sonra da işçilere taahhüt edilen bir dinardan daha az ücret vermesi caiz değildir. Çünkü her ne sebeple olursa olsun sınırlandırılmış ve belirlenmiş olan işçi ücretinden noksan ödeme yapmak onların hakkını yemektir. Fakat ücret belirtilmemek üzere kendisine yüz işçi getirmek üzere bir kimse ile mukavele yapsa, onlara daha az ödeme yapması caizdir. Çünkü işçilerin takdir edilen ücretlerinden bir şey eksiltilmiş olmamaktadır.

İş çeşidinin sınırlandırılmasında aranan şart, belirsizliğin ortadan kaldırılmış olmasıdır. Ta ki icare bilinen bir iş üzerinde yapılmış olsun. Çünkü bilinmeyen bir şey üzerinde yapılacak icare fasittir. Eğer bir adam, "bu mal dolu sandıkları benim için şehire taşımak üzere seni on dinar karşılığı kiralıyorum" derse, bu icare sahihtir. Ya da, "Her tonunu bir dinara taşımak için seni kiraladım" derse, yine sahih olur. "Benim adıma taşıman için seni kiraladım, fazla olanı da ona göre hesaplarız" derse de caizdir. Aynı şekilde bunların hepsinin taşınmasına delâlet eden herhangi bir söz söylenirse caiz olur. Ancak tonunu bir dinara taşı fazlasını da ona göre hesaplarız derse ve bununla da kalan kısımdan taşıyabileceğini kastetmesi ise doğru değildir. Çünkü sözleşmede bilinenle bilinmeyen iç içedir. Fakat ona, benim için her tonunu bir dinara taşı derse, bu işlem caizdir. Yine metre başına bir kuruş ödemek üzere su çıkarması için kiralaması da caizdir. Böylece üzerinde icare anlaşması yapılan şeyin malum olması şarttır. Anlaşmaya bilinmeyen bir unsur girerse, bu anlaşma sahih olmaz.

 İşin Süresi

Dikiş dikmek ve falan yere kadar arabaya binmek gibi bir kısım kiralamada sadece üzerinde icare akdi yapılan işi belirtmek gerekir. Bu nevi icarede zaman zikredilmez. Bir kısım icarede de sadece üzerinde icare yapılan işin müddetini zikretmek gerekir. Bu nevi icarede ise miktar zikredilmez. Meselâ; bir kanal veya bir kuyu kazmak üzere bir ay müddetle bir işçi ile icare akdi yapmak böyledir. Bu icarede işin miktarını belirtmeye gerek yoktur. Bu durumda işçi ister çok ister az kazsın bir ay müddetle çalışmak mecburiyetindedir. Ev yapımı veya bir petrol rafinesi inşa etmek gibi bir kısım icarede ise, hem işi hem müddeti belirtmek gerekir.

Süresi belirtilmeden mahiyeti bilinemeyen işlerde sürenin belirtilmesi zorunludur. Çünkü icarenin bilinen olması lazımdır. Bazı işlerde süreyi belirtmemek işi meçhul kılar. İcare meçhul olunca caiz olmaz. İcare, bir sene veya bir ay gibi belli bir müddet üzerine yapılınca müddet bitmedikçe iki taraftan hiç biri icareyi feshetme yetkisine sahip değildir. Ayda yirmi dinar ödemek üzere bir kimseyle aylık olarak sözleşme yapıldığı zaman ay sonunda sözleşmenin yenilenmesi gereklidir. Aynı şekilde icare akdinde müddetin belirtilmesi de vacibtir. Ancak her aya ait olan sözleşme o ay içerisinde yapılmayabilir. Daha önce de yapılabilir. Meselâ; Muharrem ayında Receb ayına ait sözleşme yapılabilir. Cehaleti kaldırmak için müddeti zikretmek zaruret olduğu zaman, bu müddeti dakika, saat, hafta, ay veya sene olarak belirlenmesi gerekir.

İşin Ücreti

İcare malının, bilinmezliği ortadan kaldıracak şekilde müşahade vasıfla malum olması şarttır. Çünkü Nebi (sas) şöyle dedi:

“Sizden biriniz bir kimseyi ücretle tuttuğu zaman ona vereceği ücreti bildirsin.”

İşin ücretinin nakit (para) olarak alınması caiz olduğu gibi mal veya menfaat olması da caizdir. Malum (bilinen) olması şartı ile ister menfaat olarak elde edilsin isterse ayn (kendi) olarak elde edilsin fiyat olabilen her şeyin ücret olarak alınması caizdir. Şayet miktar belirtilmeden meçhul kalırsa sahih olmaz. Bu nedenle bir ırgatın ekinin bir kısmı karşılığında kiralanması caiz değildir. Çünkü kesin olarak verilecek miktar belli değildir. Ancak işçiye bir sa' veya bir ölçek vermeyi belirtirse bu icare caizdir. Bir işçiyi yiyecek ve giyecek karşılığında çalıştırmak da caizdir. Çünkü hüküm, süt emziren kadın hakkında inen ayette sabittir.

“Çocuğun babası, süt veren kadının yiyeceğini ve giyeceğini marufa (çevrede bilinene) göre temin etmek mecburiye-tindedir.”

Bu ayete göre Allahu Teâlâ, çocukları emzirmeleri nedeniyle kadınlara nafaka ve giyecek verilmesini istemektedir. Bu husus süt emzirmede caiz olduğuna göre bir başka yerde de caiz olur. Çünkü hepsi icaredir. Zira süt emzirmek icare meselelerinden bir meseledir.

Özet olarak icarenin, bilinmezliği ortadan kaldıracak şekilde bilinen bir yapıda olması gereklidir. Çünkü bütün sözleşmelerde ücret üzerinde ittifakın olması temel esastır. Ücret üzerinde ittifak sağlanmadan işçiyi çalıştırmak mekruhtur. İcare bir iş üzerine vaki olmuşsa işçi sözleşme ile ücreti hak eder. Fakat ücretin ancak işin yapılmasından sonra teslim edilmesi gerekir. İş biter bitmez ücretin hemen ödenmesi gereklidir. Çünkü Resul (sas) bir hadisi kutside şöyle buyurmaktadır:

“Allahu Teala şöyle dedi: Kıyamet Günü ben üç kişinin hasmıyım: Benim adıma yemin edip sonra yeminine ihanet eden kimse, hür bir kimseyi satıp parasını yiyen kimse ve bir işçiyi ücretle tutup çalıştırdığı halde ücretini ödemeyen kimse.”

Eğer yapılan icare akdinde ücretin ertelenmesi yani belli bir zaman sonraya bırakılması şartı varsa, ertelenen sürede ödemek vacib olur. Ücretin azar azar, günlük, aylık gibi zaman dilimlerinde ödenmesi üzere bir akid yapılırsa, üzerinde anlaşma sağlanan zamanlarda ödenmesi gerekir. İşçinin ücrete müstahak olması için çalıştıranın bilfiil işçiden yararlanması zarureti yoktur. İşçiden yararlanabilme imkanının olması yeterlidir.

Bir kimse evinde çalıştırmak üzere özel bir hizmetçi tutarsa, hizmetçi eve gelip ev sahibinin yaptıracağı işleri yapmaya hazır olduğunda yani ücret verenin ücretliden istifade imkanının bulunduğu durumlarda sürenin geçmesiyle, işçi ücreti hak etmiş olur. Sözleşmenin menfaat üzerinde yapılmasına, çalıştıranın ise o menfaatı bilfiil elde etmemiş olsa da, işverenin faydayı elde etme imkanına sahip olmasına rağmen menfaatı elde etmeye teşebbüs etmemesi, ücretlinin ücreti hak etmesi için yeterlidir. Çünkü burada noksanlık ücretli tarafından değil, onu kiralayan tarafındandır. Fakat müşterek ücretli veya genel ücretli bir kimse, bir malda belli bir işi yapmak üzere ücret karşılığında tutulursa, işçi bu maddeyi sahibine teslim etmeden bu işten kurtulamaz. Meselâ; kendi dükkanında elbiseyi kurutup temizleyen kimse veya kendi dükkanında elbiseyi diken terzi ancak elindeki elbiseyi sahibine teslim edince o işten kurtulur. Yoksa bu işi tamamlamadan önce ücret almayı hak edemez. Çünkü üzerinde anlaşma yapılan iş henüz tamamlanmamıştır. Dolayısıyla elindeki işi anlaşma yapılan kişiye (sahibine) teslim etmeden önce ondan kurtulamaz. Ancak iş, elbisenin işverenin mülkünde dikilmesi veya yıkanması gibi bir sözleşmeye dayalı ise ücretli işi teslim etme gibi bir sorumluluğu taşımaz. Sadece işini yapmakla ücret almaya da hak kazanır. Çünkü ücretli kimse işi ev sahibinin evinde yapmaktadır. Kendisinden istenilen işi yapmakla işin teslimini de gerçekleştirmiş sayılır.

 İşe Harcanacak Emek 

Ücretlinin kiralanmasında sözleşme ücretlinin sarfedeceği emekten elde edilecek menfaat üzerinde olur. Verilecek ücret, elde edilecek menfaatla takdir edilir. Sadece emek ücretin ölçüsü olamayacağı gibi menfaatın ölçüsü de olamaz. Böyle olsaydı taş kıran kimsenin ücreti mühendisin ücretinden fazla olması gerekirdi. Çünkü taş kıran kimsenin emeği mühendisin harcadığı emekten daha fazladır. Halbuki durum aksinedir. Çünkü verilen ücret sadece emeğe göre değil, elde edilebilecek menfaata göre olur. Çeşitli ve değişik işlerde ücret farklı olabildiği gibi, aynı iş ile ilgili ücret de sağlanan faydanın mükemmelliği ölçüsünde farklı olabilir. Aynı işi daha iyi yapan kimseye daha fazla ücret verilebilir. Ücret, harcanan emeğin az veya çok olmasına göre belirlenmez. Her iki halde de sözleşme işçinin sağlayacağı menfaata göre yapılır. Ücretlinin harcadığı emeğe göre yapılmaz. Böyle hallerde itibar edilecek şey menfaattır. İster birbirinden farklı işler için verilecek farklı ücretler olsun, isterse aynı iş işten dolayı farklı ücretler verilsin, her halükarda ücret, elde edilen menfaata göre verilir. Ücretin tespitinde kesinlikle harcanan emek miktarı ölçü olarak alınmaz.

İster çeşitli işlerde olsun isterse farklı kişiler tarafından yapılan aynı işte olsun her işten elde edilen menfaat, harcanan emeğin meyvesidir. Her ne kadar işin yapılmasında harcanan emek miktarı göz önünde bulundurulsa da sadece emeğe değil elde edilecek menfaata itibar edilir. Bir binanın yapımı için bir kimseyi işçi olarak kiralayan kimse, icare akdine yapılacak işi ve zamanı belirtmesi icab eder. Eğer sözleşme iş üzerinde gerçekleştirilecek olursa işin yeri, uzunluğu, genişliği, yüksekliği ve kullanılacak malzeme belirtildikten sonra elde edilecek menfaat tespit edilir. Eğer anlaşma zaman üzerinde yapılmış olursa normal olarak zamanın fazlalığıyla menfaat çoğalır, zamanın noksan oluşu ile de azalır. Böylece işin niteliği ve zamanın zikri menfaat için ölçüdür. Zamana bağlı bir işi yapan kimse normal gücünün üstünde bir güç harcayamayacağı gibi, anormal bir sıkıntıya da tabi tutulamaz.

 Haram Olan Menfaatların İcarı İle İlgili Hüküm

Bir icarenin sahih olabilmesi için menfaatın mübah olması şarttır. Menfaatı haram olan bir işte ücretli işçi çalıştırmak caiz olmaz. Meselâ; müşteriye şarap taşımak üzere işçi tutulması caiz olmaz. Bunun gibi, şarap yapmak için üzüm sıktırmak, domuz veya leş taşımak üzere de işçi kiralamak caiz olmaz. Nitekim Tirmizi, Enes b. Malik'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Rasulullah (sas), şarab hakkında şu on kişiye lanet etmiştir: Onu sıkana, sıktırana, içene, taşıyana, taşıttırana, dağıtana, satana, onun parasını yiyene, onu satın alana ve ona satın alıverene.”

Aynı şekilde faiz işleriyle ilgili herhangi bir iş için de icare caiz değildir. Çünkü faiz, haram kılınmış olan bir menfaat üzerine icaredir. Bu ise caiz değildir. Zira İbni Mace, İbni Mes'ud kanalıyla Nebî (sas)'den şu hadisi rivayet etmektedir:

"Nebi (sas) faizi yiyene, yedirene, şahitliğini yapana ve yazana lânet etti.”

Bankalar faizli işlem yapan diğer kurumlarda çalışanların durumuna gelince: Bu tür işlerde çalışanların yaptıkları işin durumuna bakılır. Eğer kişinin bizzat kendisinin veya kendisi dışındakilerin yaptıkları iş faizle ilgili ise böyle bir iş yerinde çalışması Müslümana haram olur. Müdürler ve muhasebeciler gibi. Eğer işler, kapıcı, bekçi ve temizlikçi olarak çalışmak gibi direkt veya dolayı olarak faizle bağlantılı değilse çalışmak caizdir. Çünkü mübah olan bir menfaata göre ücret karşılığı bir anlaşma yapılmıştır. Faizi yazan ve ona şahitlik edenlere uygun düşen hüküm böylesi bir anlaşmaya uygun düşmez. Faiz meselesi ile meşgul olan hükümet görevlileri de bankadaki görevliler gibidir. Çiftçilere kredi açan teşkilatlarda çalışanlar da aynı hüküm altına girerler. Faizle para veren kimsesizler yurdunda çalışan görevliler de böyledir. Buralarda çalışmak büyük bir günahı işlemek demektir. Çünkü buralarda çalışanlar "faizi yazan ve ona şahitlik yapanın" hadisinin hükmüne girer. İşte Allah'ın haram kıldığı bütün işler böyledir. Müslümanın böylesi yerlerde ücretle çalışması haramdır.

Kazancı haram kılınan işleri yapmak veya ortak olmak şeriata göre batıldır. Sigorta şirketleri, anonim şirketleri ve kooperatifler gibi teşkilatlara bakılır. Bu türden kurumlarda memurun yaptığı iş şeriata göre batıl olarak kabul edilmiş ise yahut batıl veya fasid bir akid gibi bir vasfa haiz iseler, hiç bir Müslümanın bu tip işleri yapması caiz olmaz. Çünkü bir Müslümanın batıl ve fasit anlaşmaları ve onlara dayalı işleri bizzat yapması caiz değildir. Yani Müslümanın amel veya akit bakımından şer'i hükme muhalif olacak bir işi yapması caiz değildir. O halde böylesi bir yerde ücret karşılığında çalışması da haramdır. Kabul etmese bile sigorta sözleşmelerini yazması veya sigorta şartlarını görüşmesi ya da sigortaları kabul etmesi caiz değildir. Kooperatiflerde elde edilen kârları dağıtan veya Anonim şirket hisselerini satan ya da bonoların hesaplarıyla meşgul olan, kooperatifler için reklam ve propaganda yapan görevlilerin durumu da aynıdır. Şeran yapılması caiz olan işlerle uğraşan şirketlerde çalışmak caizdir. Şirketlerdeki bütün memurlar eğer işleri şer'an yapmaları caiz olan işlerden ise onların o işe memur olmaları caizdir. Eğer şirketlerin faaliyet alanları Müslüman bir kişinin yapması caiz olmayan bir iş ise, böylesi bir şirkette görev almak da caiz değildir. Çünkü böyle işlerde ücretli olmak caiz değildir. Haram olan bir işi yapmak caiz olmadığı gibi böylesi işler için ücretli olarak bir kişiyi çalıştırmak veya ücretli olarak çalışmak da haramdır.

 Gayri Müslimi Ücretle Çalıştırmanın Hükmü

Ücretle çalışanın ve çalıştıranın her ikisinin de Müslüman olmaları ya da en azından birisinin Müslüman olması şart değildir. Bir Müslümanın bir gayri müslimi çalıştırması caizdir. Çünkü mübah olan herhangi bir işte gayri müslimlerin işçi olarak çalıştırılabileceğine dair hem Allah'ın Rasülü (sas)'in uygulaması vardır hem de sahabenin icması vardır. Nitekim Resul (sas), "Kâtip olarak bir Yahudiyi, mütercim olarak bir başka Yahudiyi, kendisine kılavuzluk yapması için bir müşriki ücretli olarak çalıştırmıştı." Ebu Bekir ve Ömer (ra), gelir gider hesabı için bir Hıristiyanı ücretle çalıştırmışlardı. Bir Müslümanın bir gayri müslimi ücretle çalıştırması caiz olduğu gibi yapacağı işin haram olmaması şartıyla kendisinin de gayri müslim bir kimsenin yanında ücretle çalışması caizdir. İş helal bir iş olduğu sürece işverenin Müslüman veya gayri müslim olması fark etmez. Buna binaen bir Müslüman, herhangi bir Hıristiyanın yanında ücretle çalışabilir. Bu durum, Müslümanı zelil kılmak için kâfirin yanında hapsetmesi türünden bir olay değildir. Bu işlem, ücret karşılığı bir muameledir ve caizdir. İşveren ile işçinin Müslüman olmaları şartı yoktur. Nitekim Ali (ra) her kova için bir hurma almak şartı ile arazisini sulamak üzere Yahudinin yanında işçi olarak çalışmıştır. Bu durumu, Nebi (sas)'e anlatınca Allah'ın Rasülü yapılan işin yanlış olduğunu söylemedi. Çünkü yapılan işlem, Müslümanın zelil kılınmasını gerektirmeyen karşılıklı menfaata dayalı bir akitten ibarettir.

Ancak Allah'ın rızasını kazanmayı ve O'na yakınlık göstermeyi hedefleyen işlerde çalışan kimsenin Müslüman olması şartı aranır. İmamlık, ezan, hacc, zekâtı yerine verme, Kur'an ve hadis talimi gibi ameller ancak Müslüman olan bir kimse tarafından yerine getirilir. Müslüman olmayan bir kimsenin bu türden işleri yapamaz. Dolayısıyla bu türden işlerin yerine getirilmesi için ancak Müslüman bir kimse ücretle tutulabilir. Buradaki illet, bu türden amellerin ancak Müslüman tarafından yapıldığında sahih olmasıdır. Ancak, gayri müslim bir kimse tarafından yerine getirilmesi sahih olan Allah'ın rızasını temine ait amellerin yapılmasında gayri müslimler ücretle çalıştırılabilirler. Bir iş, işveren açısından Allah'a yaklaştırıcı bir niteliği taşıyor, çalışan açısından ise böyle bir değere haiz değilse duruma bakılır; eğer o iş, ancak Müslüman tarafından yapıldığında sahih olacaksa, böyle bir işte Müslümandan başkası çalıştırılamaz, kadılık gibi. Eğer gayri müslimin çalışması, o işin sıhhatına bir engel teşkil etmiyorsa savaşmak gibi bu türlü işlerde Müslüman olmayanları çalıştırmak caizdir. Zımmi, savaş için ücreti beytülmaldan ödenmek üzere ücretle çalıştırılabilir.

Genel Menfaatlar Ve İbadetler İçin İcare 

İcarenin tarifinde şöyle denmişti: İcare; kiralayanın, faydalanma imkanına sahip olması şartı ile bir bedel karşılığı menfaat üzerine yapılan akittir. Bu tarifi olaylara tatbik ettiğimiz zaman şu neticeye varmamız mümkündü:

a- İcare; çalıştıranın çalışandan tam olarak menfaat elde etmesini mümkün kılan her menfaat üzerine olması caizdir. Bu menfaat ister hizmetçi gibi şahsın kendisinin sağladığı bir menfaat olsun ister sanatkâr gibi iş menfaatı olsun fark etmez. Yeter ki menfaat konusunda yasaklayıcı şer'î bir delil geçmiş olmasın. Çünkü eşyada asıl olan mübahlıktır. Menfaat ise, eşyadan bir şeydir.

Burada şöyle bir tez ileri sürülemez: "Bu bir akittir veya bir muameledir. O halde asıl olan mübahlık değil şer'î hükme bağlanmaktır." Böyle söylenemez, çünkü, yapılan aktin kendisi menfaat değil icaredir. Menfaat; üzerinde muamelenin cereyan ettiği ve akdin yapıldığı şeydir. Menfaat, muamele veya akit değildir. Buna göre ister caiz olduğuna dair bir nass olsun ister olmasın, hakkında herhangi bir şer'î yasağın bulunmadığı her türlü menfaatlar üzerinde icare yapılması caizdir. Böylelikle bir kimse, belli bir ücret karşılığı yazı makinesi ile belirli sahifelerdeki yazının yazılması için bir erkeği veya bir kadını ücretle çalıştırabilir. Çünkü bu, hakkında nahyin varid olmadığı bir menfaat üzerinde yapılan bir icaredir. İster cevazı ile ilgili bir nass bulunsun ister bulunmasın, böyle bir icare caizdir. Herhangi bir ölçekçi veya tartıcıyı belli bir müddet ve belli bir iş için icare etmek caizdir. Çünkü Süveyd b. Kays'ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle geçiyor: "Bir gün Rasul (sas) bize yürüyerek geldi. Sonra bizimle pazarlık yaptı ve biz ona sattık. Orada bulunan bir adam ücret karşılığı tartı işi yapıyordu. Rasulullah (sas) şöyle dedi:

“Tart ve alınacak şeyin kefesi ağır olsun.” Bu icare caizdir. Zira caiz olduğuna dair bir nass geçmiştir.

b- İbadetlere gelince; bunlar gerek farz, gerek nafile olsun bakılır; eğer menfaatı sadece yapanı ilgilendiriyorsa -kendisi için hacc yapması ve zekatını vermesi gibi- bu tür ibadetler karşılığında ücret alması caiz değildir. Çünkü ücret yararlanma karşılığıdır. Bu ibadetlerden bir başkasının yararlanması söz konusu değildir. Bu nedenle ibadetler üzerinde herhangi bir icare caiz değildir. Çünkü bu farzları yareni getirmek bizzat kişinin kendisine farzdır. Eğer menfaatı, yapanın dışında bir başkasını da ilgilendiriyorsa -başkası için ezan ve imamlık yapmak gibi- bu ibadetler üzerinde icare caizdir. Ölen bir kimsenin yerine hacc etmek veya onun yerine zekâtını vermek gibi ibadetler üzerinde icare yapılabilir. Bunların hepsi caizdir. Çünkü bir bedel karşılığı bir menfaat üzerine cereyan eden bir akit yapılmaktadır. Buradaki ücret yararlanmanın karşılığıdır. Bu faydadan bir başka kişi yararlandığı için icare caizdir. Tirmizi'nin, Osman b. Ebu'l As'tan rivayet ettiği şu hadise gelince; Osman b. Ebu'l As şöyle dedi:

"Nebî (sas)'in bana en son vasiyeti ezan okuduğu için ücret almayan bir müezzin edinmemdir.”

Bu hadiste Rasul (sas), ücret karşılığında kendisine ezan okuyacak bir müezzin edinmesini yasaklamaktadır. Allah'ın Rasülü’nün müezzinin ücret almasını yasaklamaması ücret alan müezzinler olduğu gibi ücret almayan müezzinlerin de bulunduğunu göstermektedir. Allah'ın Rasülü Osman b. Ebu'l As'ın ücret alan müezzin edinmesini yasakladı. Rasul (sas)'in bu nehyi, ezan okuduğu için ücret alan kişinin kınandığını göstermektedir. Bu ise ezan okuduğu için ücret almanın hoş karşılanmadığına işaret eder. Ancak bu yasaklama, ezan okumak üzere icarenin haram olduğuna delâlet etmez. Bilâkis icarenin kerahetle caiz olacağına delâlet ediyor.

c- İlim öğretme işine gelince: Bir kimsenin çocuklarına veya kendisine veya istediği kimselere öğretmek üzere ücret karşılığı bir öğretmen tutması caizdir. Çünkü öğretmek, mübah bir menfaattır, onun karşılığında bir bedel almak caizdir. Bu nedenle herhangi bir şeyin öğretilmesi için icare yapmak caizdir. Nitekim şeriat, Kur'an öğretimi karşılığında ücret almayı caiz kılmıştır. O halde Kur'an'dan başkasının öğretimi karşılığında ücret almanın cevazı öncelikle caizdir. Nitekim Buhari, İbni Abbas kanalı ile Nebi (sas)'in şöyle dediğini rivayet etti :

“Kendisi için ücret almanızın en haklı olduğu şey Allah'ın kitabıdır.” Yine Buhari'nin Sehl b. Sa‘d es-Saîdî'den rivayetine göre Rasulullah (sas);

"Kendisine Kur'an öğretmesi şartıyla bir kadını bir erkekle evlendirdi.”

Öğretmen olarak çalışma karşılığında beytülmaldan geçim sağlamanın caiz olduğuna dair sahabenin icmaı vardır. İbni Ebu Şeybe kanalıyla rivayet edilen bir habere göre Vadıyye b. Ata şöyle dedi: "Medine'de çocuklara öğretim yaptıran üç öğretmen vardı. Ömer b. el-Hattab onlardan her birine her ay on beş (dirhem) verirdi." İşte bütün bunlar öğretim karşılığı olarak ücret almanın cevazına delâlet ederler.

Bu konudaki yasaklayıcı hadisi şerifler, Kur'an talimi karşılığı olarak ücret almanın yasak olduğunu gösteriyor. Yoksa Kur'an talimi ile ilgili olarak bir kimsenin ücretle tutulmasının yasak olduğunu göstermemektedir. Bunların hepsi de Kur'an talimi üzerine ücret almanın kerih görüldüğüne delâlet ediyorlar. Yoksa Kur'an öğretilmesi için ücretle birini görevlendirmenin haram olduğunu göstermiyorlar. Ücret almanın kerih görülüşü ise caizliği kaldırmaz. Zira, Kur'an öğretimi üzerine ücret almak onun üzerine ücretle birisini tutmanın cevazı ile birlikte kerih görülmüştür.

d- Doktorun ücretle tutulması ise caizdir. Çünkü muayene ve tedavi için gelen kişi bir menfaat temin etmektedir. Ancak hastanın iyileşmesi şartını ileri sürerek icare yapılması caiz değildir. Çünkü o, meçhul üzerine bir icaredir. Muayene için bir doktorun tutulması caizdir. Çünkü o, belirli bir menfaattır. Yine belli günlerde kendisini muayene etmesi üzerine bir doktoru icare caizdir. Çünkü bu sınırlı bir iştir. Kendisini tedavi için bir doktor ile icare caizdir. Çünkü yapacağı tedavi malumdur. Doktor hastalığın ne olduğunu bilmese bile kiralayanın hasta olduğunu bilmesi yeterlidir. Doktorun ücretle tutulması caizdir, çünkü doktor, ücretle tutan kimsenin fayda elde edebileceği bir hizmet sunmaktadır. Tıp üzerinde icarenin cevazı ile ilgili Rasulullah (sas)'den rivayetler vardır. Buhari, Enes'in şöyle dediğini rivayet etti:

"Rasulullah (sas) kan aldırdı. Ondan kanı Ebu Tayyıbe aldı. Rasulullah (sas) bunun karşılığında ona içi yiyecek dolu iki ölçek verdi. Ücreti azaltmaları için onun velileriyle görüştü, onlar da onu azalttılar.”

Bilindiği gibi kan aldırmak o günlerde tedavi ve tıp mesleklerinden biri idi. Onunla tedavi görülüyordu. Onun üzerine ücret almak, doktorun ücretle tutulmasının cevazına delâlet eder. Rasulullah (sas)'in şu sözüne gelince:

“Kan aldıranın kazancı pistir.”

Bu hadis, bu işi yapanları ücretle tutmanın men edilmesine delâlet etmiyor. O yolla kazanç elde etmenin mübahlılığı ile beraber kerih görüldüğüne delâlet ediyor. Zira bir rivayette şöyle denilmektedir:

"Nebî (sas), mübah oldukları halde soğan ve sarımsağı da pis diye isimlendirdi.”

Bunların tamamı menfaatı özel olan ücretliler hakkındadır. Fakat sağladıkları menfaatı genel olan ücretlilerin sunacakları hizmetlerin tüm insanlara ulaştırılması için devletin üzerine düşenleri yerine getirmesi gereklidir. Bunlar, sağlayacağı yarar fertleri aşıp toplumu kapsayan, toplumun muhtaç olduğu, tüm tebaa için çoğaltması beytülmala farz olan genel maslahatlardan sayılırlar. Emirin, insanlar arasındaki ihtilafları ortadan kaldırması için hüküm veren bir kâdıları veya devlet dairelerindeki memurları aylık ücretle kiralaması bu türden işlerden sayılmaktadır. Müezzin ve imam tayini de böyledir. Toplumun tümüne İlim öğretmek ve doktorluk hizmetlerinin sunulması için gerekli elemanların devlet tarafından ücretle tutulmaları da devletin yapması farz olan işlerdendir.

Öğretim hizmetlerinin devlet tarafından sunulması ile ilgili sahabenin icamı vardır. Bu icma, sahabenin öğretmenlere beytülmaldan muayyen bir ücret tahsis etmiş olmalarıyla sabittir. Yine Rasul (sas) Müslümanların evlatlarından on tanesini, öğreten esirleri, bütün Müslümanların malı olan ganimet karşılığında fidye bedeli olarak serbest bırakmıştır.

Tıb hizmetinin ücrete tabi olmasına gelince; Resul (sas)'e bir doktor hediye edilmişti. O da bu doktoru kendi zatı için kullanmayarak onu bütün Müslümanların istifadesine sunmuştu. Rasul (sas)'in kendisine gelen bu hediyeyi kendisine tahsis etmeyip bütün Müslümanların istifadelerine tahsis etmesi, bu hediyenin kendisine değil Müslümanların geneline ait olduğuna bir delildir. Zira Rasulullah (sas)'e bir şey hediye olarak gelince ona kendisine tahsis etmeyip bütün Müslümanların tasarrufuna koyarsa bu şey, Müslümanların geneline ait olur. Her ne kadar bir kimsenin kendisi için bir öğretmeni veya bir doktoru ücretle tutması caiz olsa da öğretmen ve doktorların maaşları beytülmala aittir.

Devlet, zengin-fakir, zımmi ve Müslüman farkı gözetmeksizin tıp ve öğretim ile ilgili işleri herkesin hizmetine sunması farzdır. Çünkü bunlar; ezan ve yargı gibidirler. Zira bu tür hizmetler, faydasından herkesin istifade ettiği, insanların muhtaç olduğu hususlardandır. Bu nedenle bu türden hizmetler genel hizmetler kapsamında olup devletin tebaası için temin edip çoğaltmasının farz olduğu ve beytülmalın karşılamasını gerektirdiği hususlardandır. 

Ücretli Kimdir?

İslâm şeriatına göre; çalıştıran ister fert ister cemaat ister ise devlet olsun, ücretle çalışan her insan ücretlidir ve ona "ücretli" denir. İster devlet dairesinde ister başkasının yanında çalışsın şer'i hükümler açısından herhangi bir fark olmamak üzere ücretli ifadesi, her kese şamildir. Böylece devlet dairesinde, bir topluluğun veya bir ferdin yanında çalışan her fert iş yapandır. Onlar üzerine iş hükümleri uygulanır. Yani onlardan her biri ücretlidir ve onlara icare hükümleri uygulanır. Çiftçi, hizmetçi ve fabrika işçileri birer ücretlidirler. Tüccarların hesaplarını takip eden muhasebeciler birer ücretlidirler. Devlet memurları birer ücretlidirler. Bunların her biri iş yapandır. İcare akdi, ya malların menfaatları üzerine olur ya işin sağladığı menfaat üzerine olur, ya da şahsın sağlayacağı menfaat üzerine olur.

İcare akdi eğer malların, yararları üzerinde cereyan etmiş ise o konuya ücretli bahsi girmez. Çünkü ücretli bahsinin malların yararları konusu ile alakası yoktur. Eğer icare akdi muayyen işler için usta ve sanatkârların ücretle çalıştırılmaları gibi işin sağlayacağı menfaat üzerinde ya da hizmetçi ve işçi çalıştırmak gibi şahıs menfaatı üzerinde cereyan etmiş ise, işte bu iki haldeki pozisyonu üzerlerinde bulunduran kimselere ücretli (ücretle çalışan) kimse denilir.

 Ücret Tesbitinde Esas Alınması Gereken Kriterler

İcare, bir bedel karşılığı menfaat üzerinde yapılan akittir. İcare akdinin tamamlanması için akit yapan her iki tarafın temyiz kabiliyetine haiz ehil kimseler olması şarttır. İcarenin sahih olması için akit yapanların rızalarının olması da şarttır. Verilecek ücretin belli olması da şarttır. Çünkü İbni Mes'ud'dan bir rivayette Rasul (sas) şöyle buyurmaktadır:

“Sizden biriniz bir kimseyi ücretle tuttuğu zaman alacağı ücreti ona mutlaka bildirsin.”

"Nebî (sas), ücreti belli olmadıkça ücretli tutmayı yasakladı.”

Ancak ücret belli olmadan icare akdi yapılırsa sahih olur. Fakat ihtilaf çıktığında "ecru’l misle" (benzer ücrete) ya da piyasanın öylesi bir işçiye ödediği ücrete başvurulur.

İcare akdi yapılırken ücret belirtilmemiş ise, işçi ile işveren arasında belirtilen ücret hususunda bir anlaşmazlık vuku bulursa yine "ecru'l misl" (piyasa işçi ücreti) esas kabul edilir. Bu tatbikat mehirin tespiti ile ilgili hususa kıyas edilerek yapılır. Zira mehirin belirtilmemesi halinde veya belirtilen miktarda ihtilaf olduğunda piyasadaki diğer mehire başvurulur. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Mes'ud'un (ra); kocasının mehirini belirtmediği ve ölünceye kadar da kendisi ile duhul (cinsî münasebet) yapmadığı bir kadın hakkında vermiş olduğu hüküm şudur: "Onun için mehr-i misil vardır. Kadın iddet bekler. Miras hakkına da sahiptir. Bu sözleri duyan Ma'kıl b. Sinan el-Escai şöyle dedi:

"Nebî (sas)'in de bu hususta bizden bir kadın olan Berva‘ binti Vâşık hakkında senin hükmettiğin gibi hüküm verdiğine şahid oldum.”

Buna göre şari‘, mehrin belirlenmediği veya mehirde ihtilaf edildiği zaman mehr-i mislin esas alınmasını emretmektedir. Belirlenmiş olan mehirdeki ihtilaf da aynıdır. Mehir, nikah akdinde bir bedel olduğuna göre, akiddeki her bedel mehirin durumuna kıyas edilir. Akid yapılırken bedel belirtilmezse, yahut belirtilmiş bedel üzerinde ihtilaf çıkarsa o zaman mehirin taşıdığı özellik gibi "ecr-i misl" uygulamasına göre hareket edilir. Bunun için icarede "ecr-i misl" (benzer ücret) ile hükmedilir. Aynı şekilde sözleşme esnasında fiyat belirtilmemiş ise, bundan dolayı da bir anlaşmazlık çıkarsa "semen-i misle" (benzer fiyata) göre hareket edilir.

Bu temel kaideye göre, işverenle işçi, gerek akit sırasında belirtilmemiş olan ücretten, gerekse belirtilmiş olan ücret üzerinde ihtilafların halli için "ecr-i misle" (piyasa ücretine) göre hükmedilir. Akit yapılırken ücret, bilinirse o zaman ücret bilinen ücret olur. Akid yapılırken ücret bilinmezse, yahut bilinen ve belirtilen ücret üzerinde anlaşmazlık vuku bulursa o zaman ücret, ecr-i misle (piyasa ücreti) göre olarak belirlenir. Buna göre ücret iki kısımdır :

a- Ecr-i musemma (belirlenmiş bilinen ücret)

b- Ecr-i misl (piyasa ücreti veya benzer ücret)

"Ecr-i musemmada" göz önünde bulundurulacak şey, akit yapan her iki tarafın rızasının şart olmasıdır. Ücret belirtilirken her iki tarafın belirtilmiş olan ücret üzerinde rıza ile ittifak etmeleridir. Belli ve muayyen bir ücret üzerinde iki tarafın rızasıyla sözleşme yapılırsa o ücret, "ecr-i musemma" olur. Buna göre bir anlaşmazlık vukuunda iş veren, belirtilen ücretten fazla ödemeye zorlanamayacağı gibi, çalışan da daha önce tayin edilen ücretten az almaya zorlanamaz. Şer'an sözleşmede belirtilen ücretin ödenmesi vacibtir.

"Ecr-i misl" -eğer icare akdi, işin menfaatı üzerinde yapılmışsa- benzeri işin ve işçinin tespit edilen ücretleridir. Eğer icare akdi şahsın sağlayacağı menfaata göre yapılırsa; bu halde ecr-i misl (benzer ücret) sadece benzer işçinin ücretidir.

Ecr-i misl, ücret tayininde işin ehli olan bilir kişiler (uzmanlar) tarafından tespit edilir. yapar, Bunun belirlenmesinde devlet veya halkın örfü dikkate alınmaz. Bu konuda tek merci uzmanlardır.

Uzmanlar tarafından tespit edilmesi istenen ücretin dayandığı esas menfaattır. Bu menfaat ister işten elde edilecek menfaat olsun, ister işçinin çalışmasıyla elde edeceği menfaat olsun fark etmez. Bilindiği gibi icare akdi menfaat üzerinde cereyan eder. Böylece menfaat, ücret takdirinin üzerine oturduğu esas olur.

Ücret, ücretle çalışanın üretimiyle, onun toplum içindeki yaşamının en alt seviyesi ile takdir ve tespit edilmez. Yine ücretin tespitinde ücretlinin yapacağı üretim ve yaşadığı toplumdaki yaşam seviyesinin yüksekliği veya düşüklüğüne ya da gelir seviyesine bakılmaz. Ücret tespitinde ancak menfaata başvurulur. Uzmanların yaşadıkları toplum içerisinde takdir ettikleri menfaat değerine göre işçinin ücreti tespit edilir. Uzmanlar iş ve işçi ücretlerini tespit ederlerken bu menfaatın toplum içindeki değerine bakarlar. Böylece onlar ücreti, işçinin veya işin getirdiği menfaatın kıymeti ile tespit ederler.

Toplumdaki menfaat değerinin takdir edilmesi üzerinde bir ihtilaf meydana gelince, delil ve beyyine (mahkeme delili) ile takdir edilmesi caiz değildir. Bilâkis, uzmanların görüşü ile iktifa edilir. Çünkü mesele ücretin miktarını belirleyecek delil getirmek değil menfaat değerini bilmektir.

İşte ücretin belirlenmesinde esas kiter budur. Bu esas, uzmanların yapacağı takdire göre ortaya çıkan menfaattır. Ancak uzmanlar iş ve işçi ücretinin yerine "ecr-i misli" takdir ederlerken o iş için ücretle çalışan kimseye benzer şahsı dikkate almaları lazımdır. Yani iş ve işçiye bakmalıdırlar. Aynı zamanda icarın zaman ve yerini de dikkate almaları gerekir. Çünkü ücret zaman, mekan, iş ve işçinin durumuna göre değişebilir.

Ücreti veya "ecr-i misli" tespit eden uzmanların işveren ve işçi tarafından seçilmeleri lazımdır. Taraflar uzmanları seçemezlerse, yahut uzmanlar üzerinde ihtilaf ederlerse, devlet veya mahkeme, uzmanların tayinde salahiyet sahibidirler.

İşçinin Ücretini Tespit (Takdir)

İnsan, doğal olarak kendisi ile ihtiyaçlarını karşılayacağı malı üretmek için çaba ve emek harcar. İnsanın ihtiyaçları ise çeşitlidir. Tek başına yaşamakla bu ihtiyaçlarını gideremez. Bu nedenle insanın çabalarının ürünlerini başkalarıyla değiştirdiği bir toplum içerisinde yaşaması kaçınılmaz bir husustur. Bunun için bir toplumda yaşayan insan, direkt olarak tüketmek ve mübadele için üretim yapmak üzere emeğini harcar. İnsan sadece tüketim için emek harcamaz. Çünkü ihtiyaçları çeşitlidir. Bazen insan yanında bulunmayan bir mala ihtiyaç duyar. Yine tıp ve öğretim gibi hususlarda direkt olarak başkasının emeğinden istifade etmeye muhtaç olur. İşte bu sebeplerden dolayı ürettiği şey ne kadar çok ve çeşitli olursa olsun bütün ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Çünkü insan, özel gayretleriyle bütün ihtiyaçlarını giderecek eşyayı üretemez. Bilâkis, mutlaka başkalarının emek ve gayretine dayanmak zorundadır. Başkalarının emeği ile ürettiği şeyleri mal veya emek karşılığı mübadele yolu ile elde etmesi lazımdır. Buradan anlaşılıyor ki insanın emeğinde bu mübadele kaçınılmazdır. Bu emeğin karşılığı olarak ortaya başka bir emek veya mal konabilir. Ancak ortaya konulan emeğe karşılık bir başka emek veya mal ortaya konmalıdır. Fakat mübadelenin mümkün olabilmesi için harcanan emeğin başkasına göre değerini belirleyen bir ölçünün bulunması lazımdır. Bundan dolayı emek ve malın kıymetlerini belirleyecek olan ölçünün bir olması lazımdır. Ta ki bu sayede malın malla, malın emek ile, emeğin emekle mübadelesi mümkün olabilsin. Bu nedenle insanlar ihtiyaçlarının karşılanması için lazım olan mal ve emeğin elde edilmesini sağlayacak olan birini diğerine çevirebilecek "nakdi karşılık" üzerinde anlaştılar. Bu karşılık, mal açısından "fiyat", emek açısından ise "ücret"tir. Çünkü mal mübadelesinde malın ayni için karşılık vardır. Emeklerin mübadelesinde insanlar tarafından harcanan emeğin temin ettiği menfaata karşılık vardır. Bu nedenle insan alış-veriş muamelelerinden uzak duramayacağı gibi icare (ücret karşılığı işçi çalıştırma) muamelelerinden de bigane kalamaz. Yani onlarsız olamaz. Ancak her ikisinin, insanlar arasında birer muamele olmaları dışında alış-verişle icare arasında herhangi bir irtibat yoktur. İcare alış-verişe bağlı olmadığı gibi ücret de fiyata bağlı değildir. Bunun için ücret takdiri fiyat takdirinden başkadır, birinin diğeri ile alâkası yoktur. Zira fiyat, malın bedelidir, malın karşılığıdır. Malın değerinin kıymetle veya fiyatla belirlenmiş olması farketmez. Ücret ise, harcanan emeğin karşılığıdır. Bu emekle bir mal üretmesi zorunlu değildir.

Emek bazen mal üretebilir, bazen de üretmeyebilir. Zira emeğin menfaatı malın üretimiyle sınırlı değildir. Bilâkis malın dışında başka menfaatlar da vardır. Nitekim ziraat, ticaret ve sanayi sahalarında harcanan emek miktarı ve çeşidi ne olursa olsun, az veya çok olsun, bir mal üretir. Buralarda harcanan emekle direkt olarak memleketlerin servetleri fazlalaşır. Fakat doktor, mühendis, avukat ve öğretmenin v.b. verebildikleri hizmetler, karşılığında elle tutulur bir mal üretmeyen ve direkt olarak ümmetin servetini artırmayan emeklerdir. Zira imalatçı bir ücret alıyorsa, onun aldığı, ürettiği malın karşılığıdır. Fakat mühendis bir ücret alıyorsa bu bir mal karşılığı değildir. Çünkü herhangi bir mal üretmiş değildir.

Bu nedenle "fiyat" mutlak surette bir malın karşılığıdır. Emeğin sağladığı menfaatın takdiri ise bundan farklıdır. Zira emek, mal karşılığı değil, tersine bir menfaatın karşılığıdır. Bu karşılık ise mal olabileceği gibi olmayabilir de. İşte bundan dolayı, alış-veriş ile işçinin ücretle çalıştırılması farklı şeylerdir. Fiili takdir bakımından fiyat da ücretten farklıdır. Ancak alış-verişin icareden ve fiyatın da ücretten farklı oluşunun manası, her ikisinin arasında hiç bir surette bir bağın olmadığı anlamına gelmez. Ücretle fiyat arasındaki farklılığın manası şudur: İcare alış-veriş üzerine bina olunmaz, alış-veriş de icare üzerine bina olunmaz. Zira fiyat, ücret takdirine göre belirlenmez. Yine ücret de fiyat takdirine göre yapılamaz. Çünkü birinin diğerine göre ayarlanması işçinin ürettiği malın fiyatlarının alacağı ücrete tahakkümüne yol açar. Halbuki malın fiyatı, işçiyi değil ancak işverene etki eder. Fiyatların işçiyi etkilemesi, işverenin işçi üzerinde egemenlik kurmasına yol açar ve işverenin istediği şekilde işçinin ücretini yükseltmesine ve azaltmasına neden olur. Bunu yaparken de bahane olarak fiyat yükselmelerini ve düşmelerini göstermeye çalışır. Bu ise caiz değildir. Çünkü işçinin ücreti, sağladığı menfaat karşılığıdır. İşçi ile işveren arasında ücret belirlendiği sürece, ücret menfaatın kıymeti ile eşit olur. Hiç bir zaman işçinin ücreti, ürettiği malın fiyatına bağlanmaz.

Burada şöyle bir tez ileri sürülemez: "Üretilen malın fiyatının düşmesine rağmen işvereni, işçiye takdir edilen ücreti vermeye zorlamak, işverenin zarar etmesine sebep olur. Bu durumda ise işçinin işten çıkarılması söz konusu olabilir." Böyle bir tez ileri sürülemez. Çünkü bu durum ancak, piyasanın tümünde mal fiyatları düştüğü zaman söz konusu olur. Böylesi bir halde ise işçinin menfaatının takdiri için işverenin takdirine değil uzmanların takdirine başvurulur. Çünkü uzmanlar ücretle çalışanın menfaatının tamamına genel bir şekilde bakarlar, bir tek hale bakmazlar. Bundan dolayı ücretin takdir edilmesi malın fiyatına bağlanmaz, ancak uzmanların takdirine bırakılır.

Diğer taraftan icare alış-verişe göre, alış-veriş de icareye göre yapılırsa, ihtiyaç maddeleri fiyatları işçilerin ücretine tahakküm eder. Halbuki ihtiyaç maddelerinin fiyatları işçinin ücretine değil ücretin yeterliliğine tahakküm eder. İşçinin ücretine tahakküm etmez. İhtiyaç maddelerinin fiyatları, işçinin ücretine tahakküm ettiği takdirde aldığı ücretin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olmasını garantilemesi için işverene yüklenilmesine yol açar. Halbuki insanın, ihtiyaçlarının karşılanması işlerinin güdülmesinden bir parçadır. Bunu sağlamak ise, işverenin değil devletin görevidir. Dolayısıyla işçinin aldığı ücretin ihtiyaçlarının tümünü karşılamaya yeterli olması ile ürettiği arasında bir bağ kurulması kesinlikle caiz değildir. Zira bazen işçi zayıf bünyeli olabilir. Bu sebeple ürettiği iş ihtiyacından daha az olabilir. Şayet işçi ücreti ürettiği şeye yahut muhtaç olduğu ihtiyaçlarına bağlanırsa, işçi rahat bir hayattan mahrum olur. Bu ise caiz değildir. İster çok üretsin ister az üretsin, ister üretmeye kudretli olsun, isterse kudretsiz olsun, aldığı ücret ihtiyaçlarına yeterli olsun veya olmasın İslâm Devleti'nin tebaasından her insan için yaşama hakkı temin edilmelidir. Bu nedenle işçinin ücretini, ürettiği malın fiyatına göre ya da muhtaç olduğu ihtiyaç maddelerinin fiyatlarına göre tespit etmek yanlış olur. Yine icareyi alış-verişe, alış-verişi de icareye dayandırmak yanlıştır. Zira birinin diğerine dayandırılması caiz değildir. Onun için fiyatı ücrete, ücreti de fiyata binaen yapmak caiz değildir. Zira ücretin takdiri bir şey, fiyat takdiri başka bir şeydir. Her ikisi ayrı ayrı şeylerdir. Her birinin kendisine has ve muayyen faktörleri ve takdirlerinde etkili özel itibarları mevcuttur.

Buna göre ücret, harcanan emekten elde edilen menfaat miktarına göre takdir edilir. Her ne kadar menfaat işçinin harcadığı emeğin bir ürünü ise de takdir, harcanan emeğe göre değil doğrudan doğruya menfaata göre yapılır. Bu menfaat faydalanma ölçüsüne göre uzmanlar, tarafından takdir takdir edilir. Menfaat takdiri de ebedi değildir. Üzerinde ittifak olunan zamana veya yapılan işe bağlıdır. Üzerinde ittifak hasıl olan müddet veya iş bitince ücret için yeni takdir başlar. Bu ya akidleşen iki taraf tarafından olur ya da "ecr-i misli" (benzer ücreti) açıklamakta uzman olanlar tarafından yapılır. İş akdinde belirtilen müddet gün olabilir, ay olabilir bazen de sene olabilir.

Fiyat ise, nakid para miktarı ile bunun karşılığı olan mal arasındaki mübadele oranıdır. Fiyat, muayyen bir zamanda muayyen bir birim mala karşılık olarak verilen nakit paradır. Fiyatın tespiti ise, insanların mala olan ihtiyaçlarına göre malın piyasası tarafından belirlenir. Evet fiyat, bazen müşterinin mala duyduğu ihtiyaç miktarı ile belirlenir. Zira müşteri fiyatı ne olursa olsun onu alır. Bazen de fiyat, satıcının malı satma ihtiyacı ile belirlenir. Zira satıcı fiyatı ne olursa olsun onu satar. Fakat bu caiz değildir. Bu, toplum üzerinde tehlikeli bir husustur, böyle bir tehlikeye müsaade edilmez. Böyle bir uygulamaya "aldatma" denir. Onun için böyle durumda ancak piyasadaki müşterilere ve satıcılara birbirleriyle akit yapan iki alıcı ve satıcıya değil itibar edilir. Başka bir ifadeyle fiyat, piyasada mal için takdir edilen miktardır. Böylece alıcı piyasa fiyatını kabul etmek mecburiyetinde olduğu gibi, satıcı da piyasa fiyatına göre mal satmak mecburiyetinde olur. Bu fiyatı belirleyen, satıcı ile alıcıyı ona göre hareket etmeye zorlayan şey, üretim maliyetleri dikkate alınmadan satıldığı toplumdaki malın menfaatına duyulan ihtiyaçtır.

Buna binaen fiyat takdiri, ücret takdirinden farklıdır. Aralarında direkt bir bağ yoktur. Bunun için ücret takdiri fiyat takdirine göre yapılamaz. Fiyatın ancak mala duyulan ihtiyaç belirler. Malın az veya çok bulunması, fiyatın takdirine tesir eden bir faktördür. Fiyatın, üretim maliyetleriyle mukayese edilmesi de mümkün değildir. Zira bazen fiyat, üretim maliyetleriyle denk olmayabilir. Kısa bir müddet içinde, şartlara göre fiyat bazen az bazen de çok olabilir. Uzun dönemde ise üretilen malın piyasa fiyatı ile üretim maliyetleri arasında doğal denge kurulur. Fakat bu durum, ücreti malın fiyatına bağlı kılmaz. Çünkü müşteriler, uzun veya kısa dönem içerisinde mal alırken malın maliyetlerine bakmazlar. Her iki halde de fiyatı, malın piyasada az veya çokluğu göz önünde bulundurarak mala duyulan talep tarafından tespit edilir.

Kapitalistler ve komünistler, ücretle çalışan için ücretin takdiri hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kapitalistler, işçiye doğal ücret verirler. Onlara göre doğal ücret, işçinin hayatını devam ettirebileceği asgari miktarda mala sahip olmasıdır. Asgari seviyedeki hayat pahalılığı arttıkça bu ücreti artırırlar, fiyatlar düştüğünde de azaltırlar. Buna binaen işçinin ücreti emeğiyle fert ve topluma sağladığı menfaat göz önüne alınmadan hayat pahalılığına göre tespit edilmektedir.

Avrupa ve Amerika gibi kapitalist ülkelerde, kapitalist sistemde yapılan bir takım tadilatlar nedeniyle işçilere mülkiyet hürriyetinin işçiye verdiğinden daha fazla ücret ödenmektedir. Bu tadilata rağmen çoğu kere işçinin aldığı ücret miktarı sıkıntı çekmeksizin yaşayabileceği seviyenin altındadır. İşçinin aldığı ücret, sanayide ürettiğinin karşılığı değildir. Fakat Avrupa ve Amerika'da topumun refah seviyesinin yükselmesine bağlı olarak aldığı asgarî ücret işçiye iyi bir görünüm verir. Fakat işçi, ürettiği miktara göre ücret almaz. İşçinin aldığı ücret yine asgarî ücret seviyesi sınırını geçmemektedir. Gerçek olan şudur ki; oralarda yaşayan işçi ürettiğinin karşılığını alamamaktadır. Amerika ve Avrupa'da işçiler için tespit edilen ücret her ne kadar bizim içinde yaşadığımız ülkelerdeki işçilere nisbeten fakir kılmıyor, temel ihtiyaçlarını ve bazı lüks ihtiyaçlarını karşılayabilir duruma getiriyorsa da bu ücret, işçinin içinde yaşadığı toplumun refah seviyesiyle kıyas edildiği zaman işçinin aldığı ücret düşüktür. Her halûkârda Avrupa, Amerika ve bütün kapitalist ülkelerde işçilerin hayat seviyesinin yüksekliğine rağmen, işçilerin aldıkları ücret, hayat standartları ile kıyaslandığı zaman en alt limiti teşkil etmektedir.

Her halûkârda ücret tespiti işçinin en alt seviyede yaşamasını sağlayacak şekilde ayarlandığına göre işçiler, içinde yaşadıkları toplumun her zaman en düşük seviyesinde yaşayan insanları olacaktır. Bunlar mülkiyetleri sınırlı toplum arasında ihtiyaçlarını asgarî düzeyde karşılamaya çalışan bir zümre olarak devam edeceklerdir. Onların yaşamları ya İslâm memleketleri gibi, fikren geri kalmış toplumlarda olduğu gibi sadece temel ihtiyaçlarını karşılamak için olacak, ya da Avrupa ve Amerika gibi fikren ilerlemiş ülkelerde olduğu gibi hem temel hem de lüks ihtiyaçlarını karşılamak için olacaktır. Her iki yerde de işçinin mülkiyeti içinde bulunduğu topluma nisbetle, yaşam için en asgarî seviye ile sınırlı olacaktır. Toplumda yaşam seviyesi ne ölçüde olursa olsun, toplumun refah payı en üst seviyede veya düşük düzeyde olsun, işçinin ücretinin tespitinde asgarî geçim düzeyi esas olarak alındıkça bu sınırlı mülkiyet devam edecektir.

Komünistlere gelince; onlar, mal üretimi ve sanayinin gelişmesinde işçinin yaptığı işe çok fazla değer vermektedirler. İş ve iş gücünün mal ve eşya üretiminde esaslı bir rol oynadığına inanırlar. Buna göre komünizm, işçinin emeğini üretimde esas olarak kabul eder. Böylece işçinin alacağı ücreti ürettiği ile eşdeğerde görür. Komünizme göre üretim harcamalarının tümü tekbir unsura emeğe dayanmaktadır.

Bu düşünce hatalı bir görüş olduğu gibi hayat gerçeğine de uygun değildir. Gerçekte ise kainatta Allah (cc)'ın yaratmış olduğu mal, malın değerinin esasıdır. Yaratılan bu maldan daha fazla yararlanmak veya çalışarak ondan menfaat oluşturmak hususunda yapılan harcamalar maldan yararlanma şeklini meydana getirirler. Bu da muayyen bir menfaata götürür. Bu nedenle emeği esas almak, hatalıdır ve vakıaya terstir. Üretilen malı işçiye ücret olarak vermek ise hem ham maddeyi hem de üretim için yapılan harcamaları boşa harcamak demektir. Bazen de bir işçinin yaptığı üretimi bir başka işçi ücret olarak alabilir. Çalışmakta olan bir işçi, üretim yapmadığı takdirde veya ürettiği şey emeğine direkt olarak yansıtılmıyorsa eşya ona ücret olarak verilmez. Üstelik kasdedilen işçinin cinsidir desek; Allah'ın yaratmış olduğu ham madde kalır. Bunu hesaba katmamak veya boşa harcamak doğru değildir.

Ayrıca ücretin takdirinde işçinin bir "cins" sayılması da hatalıdır. Çünkü işçiler belirli fertlerdir. Ücret ise, ancak o fertler içindir. İşçinin cinsine itibar etmek ücretin belirlenmesine değil ancak ücretin ve mülkiyetin ortadan kaldırılmasına götürür. Böyle bir uygulama ise insan fıtratına ters düşer. Bu düşünce tamamen yanlıştır ve hissedilen bir vakıası da yoktur. Pratikte geçerli olan ve yaşanan gerçek yani hissedilen vakıa insanın ihtiyaçlarını gidermek için kendiliğinden harekete geçtiğini göstermektedir. İnsan, içgüdüsel olarak ihtiyaçlarını giderecek şeyi elde etmek için kainattan veya bir başka insandan ya da ihtiyaçlarını gidermeye elverişli olması için kainatta olana emeğini katarak mala sahip olmak için çaba harcar.

Bu nedenle komünistlerin üretilen malı ücret olarak takdir etmeleri yanlıştır. Yine ham maddeyi eksilterek ürettiği eşyaya göre ücret takdirini yapmak da hatalıdır. Çünkü kullanılan araç ve gereçler ve üretim için yapılan harcamalar, eşya ve malın oluşumunda katkıda bulunmuştur. Halbuki araç-gereçler ve yapılan harcamalar işçinin emeğinden bir parça değildir. Bunlar, emeğin cins olarak kabul edilmesi ile işçinin emeğinden bir parça sayılması ücretin ortadan kaldırılmasına neden olur. Bu uygulama daha önce belirtildiği gibi yanlıştır. İşçinin ücreti değer ve fiyat bakımından üretilen mala bağlı olamaz. İşçinin ücreti ancak işçinin toplum ve fert için harcadığı emeğin sağladığı menfaata göre takdir edilir. Bu fayda ister direkt hammadde de bulunsun -mantar ve elma gibi- ister buharlı lokomotif gibi işçinin işinde bulunsun fark etmez. Zira emeğin takdiri, ürettiği malda değil malın sağlayacağı menfaattadır. Bu sebeple kıyası ne olursa olsun işçinin ücretini sınırlandırmak hissedilen vakıaya ters ve yanlış bir uygulamadır. Ücretin muayyen bir seviye ile sınırlandırılması yerine sadece ücretin malum olması yeterlidir.

Buna göre kapitalizm, komünizm ve sosyalizmin ücret teorisi vakıaya ters düştüğü gibi aynı zamanda da hatalı bir iddiadır. Bu teorinin uygulanması, ihtiyaçların karşılanması için insanlar arasında olması gereken ilişkilerin bozulmasına yol açar.

İşçi ücretinin takdirindeki bu ihtilaflar malın değerinin takdirindeki ihtilaflara dayanır. Nitekim bazı kapitalistler "değeri" şöyle tarif ederler: "Değer" malın zaman, emek ve yarı mamül maddeler bakımından gerektirdiği harcamalardır. Buharlı lokomotifin değeri bir bisikletin değerinden fazladır. Değer malın azlığına veya çokluğuna bağlıdır. Başka bir gurup ise bir şeyin değeri onun menfaatına yani ihtiyaçları karşılama hususundaki kuvvetine bağlıdır der. Bir başka gurup da şöyle dedi: Herhangi bir malın değeri; onun üretilmesi için harcanan emeğin kıymetine ve ona ilâveten üretim işinde kullanırlar araç ve gereçlerin üretiminde harcanan emek miktarına bağlıdır. Fakat "Marjinal teori" adı verilen modern teori, değere hem üretici ve hem de tüketici açısından yani arz ve talep açısından bakmaktadır. Buna göre değer, arza ve talebe bağlıdır. Marjinal fayda talebe hakim olmaktadır. Yani ihtiyacı karşılamada, bir şeye harcanan en son birim güç. Bu noktadan sonra o şeyin ihtiyacı karşılaması azalır veya zararlı hale gelir. Marjinal üretim için katlanılan zorluklar da malın arzına tahakküm eder. Marjinal üretimle, daha fazla üretim için ilave bir birim emek harcandığında zararın söz konusu olacağı üretim seviyesi kastedilmektedir. Buna göre değer, marjinal fayda ile marjinal üretim tarafından sağlanan denge noktasında değişir.

Komünistlere göre değere gelince: Karl Marx, "değer"in tek ölçüsü malın üretiminde harcanan "emek" olduğunu söylemektedir. Ona göre bir kapitalist yatırımcı, işçinin emeğini çalışabileceği ve sağ kalabileceği miktarı geçmeyen bir ücretle satın almaktadır. Daha sonra ise satın aldığı işçinin bu gücünü işçiye verdiği ücretten daha fazla mal üretmede kullanarak, daha çok şey kazanıyor. Karl Marx, işçinin ürettiği şey ile karşılığında kendisine fiilen verilen ücret arasındaki farkı belirtmek için "artık değer" tabirini kullanmıştır. Karl Marx'a göre bu fark, işverenlerin çeşitli isimler altında işçilerin hakkından gasbettikleri şeyi temsil etmektedir. İşveren kapitalistler, işçilerin hakkından gasbettikleri bu kıymete "rant" ve "kâr" gibi isimler vererek meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Karl Marx,kapitalistin bu faydasını doğal ve yasal olarak kabul etmemiştir.

Şu var ki; gerçekte bu değerlendirme vakıası bulunan fikirdir. Herhangi bir malın değeri az bulunurluğu da göz önüne alınarak onda var olan fayda tarafından belirlenir. Emek, bazen malda mevcut olan bu menfaatı temin için vesile olurken bazen de malı üretmek için bir vesile olabilir. Fakat bu durum, faydanın mübadelesinde ve ondan yararlanma esnasında kesinlikle göz önüne alınmaz. Bunun için herhangi bir mala doğru bakış, az bulunurluğu ile birlikte onun sağlayacağı menfaatın dikkate alınması ile gerçekleşir. İster insan başlangıçta buna sahip olsun -av gibi- ister mübadele yolu ile malik olsun -satış gibi-. Bu hususta Moskova'daki toplum ile Paris ve Medine-i Münevvere'de yaşayan toplumlar arasında herhangi bir fark yoktur. Zira insan her yerde malı elde etmek için uğraşırken az bulunmasını göz önüne alınarak malda bulunan menfaatı takdir eder. İşte insana göre malın değeri budur. Bu değer ise malın gerçek değeridir. Fakat malın fiili değeri, o malın başka bir eşya veya para ile olan bedeli ile takdir edilir. Malın bu değeri, zaman, mekan ve şartların değişimiyle değişmez, sabit kalır. Malın fiyatına gelince; o, belli bir zaman, belli bir yer ve belli şartlar içerisinde belli bir mal karşılığında verilen paradır. Fiyat zaman, mekan ve şartların değişikliği ile değişir. Başka bir ifade ile fiyat; bir birim mal karşılığında, birim para arasındaki mübadele oranı demektir.

Bir adam evlendiği karısına niteliği belirtilmiş muayyen bir dolabı mehir olarak vermeyi taahhüt etse ve değerinin de elli dinar olduğunu söyleyip dolabı bilfiil ona teslim etse, dolap karısına aynî olarak teslim etmesi ile değerini de belirlemiş olur. Kocası o dolabı ondan daha sonra alsa, karısı da onun üzerinde bir dolap alacağını iddia etse, koca dolabın fiyatını değil aynısını teslim etmesi lazımdır. Koca tarafından geri alınan dolabın yok olduğu subut bulursa veya yok olduğu iddia edilirse, koca karısına elli diner vermek mecburiyetindedir. Çünkü bu miktar, dolabın kıymeti olarak belirlenmişti. Dava esnasında dolabın benzerinin kıymeti ister elli dinardan fazla ister az olsun, fark etmez. Çünkü bilfiil takdir edilen kıymet bu olduğu için benzeri bir dolabın fiyatına itibar edilmez. Şayet akit sırasında dolap fiyatının elli dinar olduğu belirtilirse, daha sonra da koca dolabı teslim etmek mecburiyetinde olduğu gibi onun fiyatı olan elli dinarı da verebilir. Elli dinar verip karısına bir dolap da satın alabilir. Velev ki o dolap, dava esnasında elli dinardan fazla veya az bir fiyata eşit olsun. Kocanın üzerinde olan şey her zaman fiyatı elli dinar olan bir dolap vermektir.

Bunun nedeni değerin değişmeyip fiyat değişmesidir. Böylece eşyanın fiili değeri takdir sırasındaki bedelidir. Eşyanın fiyatı ise piyasada onun mukabilinde bedel olarak verilen şeydir. İşte değer ile fiyat arasındaki bu ayırım, alış-veriş ve diğer mübadele nevilerinde de söz konusu edilir.

Ücretle çalışan işçinin ücreti ise akit esnasında emeğin sağlayacağı menfaatın takdir edildiği miktardır. Bu ücret, icare müddeti sona erdiğinde yeniden belirlenir. Dolayısıyla ücretle çalışanın ücreti ile malın değeri arasında bir ilişkinin bulunmadığını göstermektedir. Ücretlinin ücreti ile üretim maliyetleri arasında da bir ilişki yoktur. Yine işçinin ücretiyle yaşam seviyesi arasında da ilişki yoktur. İşçinin ücreti kendi başına ve ayrı bir konudur. Zira o, işçiyi çalıştıranın kendisinden elde ettiği menfaata karşılık işçinin hak ettiği miktardır. Bu menfaatın tespiti ve takdiri ise, işveren tarafından değil bu menfaata duyulan ihtiyaca göre tespit edilir. Ücretlinin ücretini takdir birliği, niteliği belli olan menfaattır. Bu ücret, işlerin farklılığı ile değiştiği gibi belli bir işteki becerinin durumuna göre de değişir. Meselâ; mühendisin aldığı ücret ile marangozun alacağı ücret farklı olabilir. Yine becerikli bir marangozun ücreti ile normal bir marangozun alacağı ücret değişik olabilir. İnsanların belli bir işteki ücreti, emeğin sağlayacağı menfaat, ortaya konulan beceriye göre artar ve eksilir. Bu husus, ücretlilerin derece almaları değildir. Ancak eşyadan veya maldan sağlanacak faydayı güzelleştirmeleri ile hak ettikleri ücrettir.

___________________

[1] Buhari, Dare Kutni
[2] Bakara: 286
[3] Buhari, Kitabu’l-E’tisâm bi’l-Kitâbi ve’s-Sunneh, 6744; Ahmed b. Hanbel, Bâkî Müsnedi El-Mukserîn, 9158, 10199[4] Ebu Davud, Kitabu’l-Cihâd, 2402[5] Ebu Davud, Kitabu’l-Cihâd, 2402[6] Buhari
[7] Bakara: 233
[8] Buhari, Kitabu’l-Buyu’, 2075, Kitabu’l-İcâreh, 2109[9] Tirmizi; Buyû 59 (1295), İbni Mace; Eşribe 6 (3381)[10] Tirmizi; Büyû 2 (1206), İbni Mace; Ticaret 58 (2277)[11] Ebu Davud, Kitabu’l-Buyu’, 2898
[12] Tirmizi
[13] Buhari, Kitabu’l-İcâreh, Kitabu’t-Tıb, 5296[14] Buhari
[15] Buhari
[16] Müslim, Kitabu’l-Musâkâh, 2932; Tirmizi, Kitabu’l-Buyu’, 1196; Ebu Davud, Kitabu’l-Buyu’, 2967; Ahmed b. Hanbel, Müsned Mekkiyyîn, 15251, 15267, Müsned Şamiyyîn, 16633; Dâremî, Kitabu’l-Buyu’, 2507[17] Müslim; Midan b. Ebu Talha’dan[18] Dare Kutni, El-Bedayi; IV-193, El-Mugnu; V-404; Ebu Said’den
[19] Ahmed b. Hanbel
[20] Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, Nesei, İbni Mace, Tirmizi

 

Takiyyuddin En-Nebhani

  hilafet online