İSLAM'DA İKTİSAT NİZAMI

 

DIŞ TİCARET

Alış-veriş işlemi mal ile mübadele yerine para ile mübadele olmaya başladıktan sonra ticaretin kolaylaşır hale gelmesi ticaret hacminin artmasına neden oldu. Diğer yandan, gerek ülke içindeki fertler arasında gerekse uluslararası ticarette iş bölümleri artarak kişinin yalnızca kendisi için yaşadığı devirler sona ermiş oldu. Bu nedenle toplumların birbirlerinden ilişkisiz ve uzak bir hayat sürmeleri imkansızlaşarak, dünya hayatının gereği olarak iç ve dış ticaret denilen gelişmeler meydana geldi. (Global ekonomi)

İç ticaret, ülke dahilindeki hane halkları, firmalar ve kamu sektörünün bireylerle olan ticari ilişkileridir. Bu tür ticarette fakihlerin belirtmiş oldukları hükümler tatbik edilir. İç ticarette devletin herhangi bir müdahalesine gerek olmadığı gibi direkt kontrol etmesi için de herhangi bir neden yoktur. İslâm Devleti bu konuda ancak alış-verişle ilgili İslâmi hükümleri insanlar arasında tatbik ederek bu konudaki gerekli müeyyideleri tıpkı diğer İslâmi hükümlerde (kira-evlilik v.b.) olduğu gibi yerine getirir..

Dış ticaret ise, mal ve hizmetlerin ithal ve ihracı işlevlerinden oluşur. Bu ticaret iki devlet arasında yapılabildiği gibi, ayrı devletlerin fertleri arasında da yapılabilir. Bu tür ticarette mal ve hizmetler bir ülkeden diğer bir ülkeye intikal edeceği için burada devletlerin karşılıklı egemenlik hakları söz konusudur. Bu nedenle devletler bazı malların ihracını direkt olarak engelleye-bileceği gibi bazılarını da serbest bırakabilir. Bu durum anlaşmalı olunan devletlerin tebaasındaki iş adamları ve ticaretleriyle direkt olarak ilgilenir. Yani devlet dış ticarete kesin olarak müdahale eder. Ancak kendi tebasından olan iş adamlarını kontrol etmekle yetinir.

Devletler arasında ticaretle uğraşan insanlar vasıtasıyla mal ve hizmetler bir yerden bir yere intikal etmektedir. Yani bir kişi ticaret yapmak kastıyla bir ülkeden diğer bir ülkeye mal ve hizmet götürür, elde ettiği parayı ya ülkesine getirir veya oradan mal ve hizmetler satın alarak ülkesine döner. Veya direkt olarak dışarıdan mal ve hizmet temin eder. Bütün bu durumlarda devlet gerekli düzenleme ve kontrol noktası hakkını direkt olarak kullanır. Bu iş için sınırlarda merkez oluşturur. Bu merkezlere İslâm fakihleri (mesalih=kontrol noktaları) ismini vermektedirler. Zira halifenin kâfir ülkelere uzanan yollarda bir çok kontrol oluşturması bir sorumluluktur. Böylece bu noktalardan geçen iş adamları ve malları kontrol edilmiş olur. Diğer bir ifadeyle devlet, bu kontrol noktaları vasıtasıyla dış ticaret işlemlerini düzenlemiş olur.

Şer'i hüküm, insanların yaptıkları işlerle ilgili olarak şari‘in hitabıdır. Dış ticaret ise bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerden bir parça olduğu için dış ticaret de bünyesinde ilgili şer'i hükümleri ihtiva eder. Şeriatın mal ile ilgili şer'i hükümleri o malın mülkiyeti ile ilgilidir. Bu nedenle şeriatın dış ticaretle ilgili hükmü malların çeşidine göre değil malı elinde bulunduran kişiye göredir. Dış ticaretle ilgili şer'i hükümler aslında, bireylere ve sahip oldukları mallara şer'i bakış açısıyla kişileri ilgilendiren hükümlerdir. Yani Allah'ın insanlar ve malları ile ilgili hükümleridir.

Buna dayanarak dış ticaretle ilgili hükümler, ne ticaretle ilgili ne de üretim kaynaklarıyla ilgili olmayıp doğrudan doğruya ticaret yapan kişiyle ilgilidir. Zira mallarla ilgili hükümler mal sahiplerine göredir. Dolayısıyla mal sahibine uygulanan hüküm mülk edinmiş oldukları mallara da uygulanır.

Bu hükümler kapitalizme aykırıdır. Zira kapitalizmde dış ticaret mal sahibiyle ilgili olmayıp mal ile ilgilidir. İslâm'da ise tam tersi olarak mala değil mal sahibine bakılır. İslâm ile kapitalist bakış açısı arasındaki fark buradadır. Zira kapitalizm mal ve üretim kaynaklarına ilgi duyar. Bu nedenle bu kaynakla ilgili hükümleri uygular. İslâm ise üretim kaynağıyla ilgilenmeksizin malın sahibiyle ilgilenir. Üzerinde ticaret yapılacak malın çeşidinin mübahlığı veya haramlılığı malın ticaretine tesir eden faktör olduğu doğrudur. Fakat bu, faydalı veya zararlı olup olmaması yönünden malın vasfıyla ilgili olup kaynağı ile ilgili değildir. Dolayısıyla dış ticaretle ilgili hüküm malın menşei açısından değil, malın sahibi açısından verilir.

İslâm Devleti sınırlarına giren veya çıkan iş adamları üç kategoride incelenir:

İslâm Devleti tebasından olan müslim ve gayri müslim işadamları,İslâm Devleti ile anlaşmalı olan devletlerin tebalarından olan iş adamları,İslâm Devleti ile savaş halinde olan devletlerdeki iş adamları.

1- İslâm Devleti tebasından olan iş adamları

Kendileriyle savaş durumunda bulunduğumuz ülkelere, bize karşı kullanabilecekleri silah veya levazımatın sevk edilmesi caiz değildir. Yani savaşta fiilen kullanabilecekleri tüm stratejik malların İslâm ülkelerinden ihracı men edilir. Çünkü bu maddelerin Müslümanlar aleyhine kullanılması durumu vardır. Bu durum “günahta yardımlaşma” durumudur. Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

“Günah üzerine yardımlaşmayın.”

Müslim ve gayri müslim tebaadan hiç kimseye bu tür malların ihraç edilmesi izni verilmez. Bu men etme, savaşta Müslümanlar aleyhine kullanılması mümkün olan mal ve hizmetlerle ilgili bir konudur. Fakat Müslümanların aleyhine kullanılma ihtimali olmayan mal ve hizmetlerin ihracında bir sakınca yoktur. Örneğin; elbise, kumaş v.b. ticaret malları bu kategoridendir. Rasul (sas) Mekkelilerle savaş halinde olmasına rağmen Temame adlı bir kişiye Mekkelilerle ticaret yapması konusunda izin vermiştir. Temame’nin ticareti Müslümanların aleyhine kullanılacak mallardan değildi. Aynı şekilde sahabeler döneminde Müslüman tüccarlar için daru’l harp topraklarına gidiyorlardı. Bu duruma sahabelerden itiraz olmamıştır. Eğer bu durum caiz olmasaydı sahabeler sessiz kalmazlardı. Onların sessizliği “sukutu icma” olarak kabul edilir. Bu nedenlerle müslim ve gayri müslim tacirlerin, gıda, tekstil gibi konularda ihracat yapmaları caiz olup, ancak bu tür maddelere dahili ihtiyaç olması durumunda men edilirler. Bu açıklamalar hükmen savaş halinde olduğumuz ülkelerle ilgilidir.

İsrail gibi fiilen savaş halinde olduğumuz ülkelerle ise ne stratejik, ne yiyecek ve ne de bir başka çeşit mal ile ticaret yapılmaz. Çünkü her tür mallar, onların müslümanlara karşı dirençlerini artıracak olması ve “günah ve düşmanlıkta yardımlaşma” unsuru taşıyacak olması nedeniyle, onlarla yapılacak ticaret yasaklanır.

İslâm ülkelerine yapılacak olan ithalata gelince; Allahu Teâla'nın;

 “Allah, alış-verişi helâl kıldı” sözü genel olup iç ve dış ticareti kapsar, Müslim, zımmi ve gayri müslimin İslâm Ülkesine mal ve hizmet ithalini yasaklayıcı hiç bir nass varid olmamıştır. Bunun içindir ki ithalat üzerine helâl hükmü nassın genelliği ile sağlanır. Bu nedenle mülkiyeti haram olmayan her malın ithalı caiz olup herhangi bir nedenle men edilemez.

 2- Anlaşmalı devletlerle olan ticaret

Burada dış ticaret üzerinde yapılmış anlaşma metnine riayet edilerek ticaret işleri yürütülür. İthalat ve ihracat rejimlerinde anlaşma metnine riayet edilir. Ne var ki silah ve stratejik malların ihracı onlara yardım anlamına gelir. Aramızda anlaşma olsa da onların bizimle savaşması ihtimali her zaman vardır. Fakat onlara yardım anlamına gelmeyecek veya stratejik bir fayda da temin etmeyecek olup, Müslümanların faydasına olabilecek hafif silah malzemelerin ihracı mümkün olabilir. Zira silah satımı konusunda ki ayırt edici nokta düşmana yardım sağlaması unsurudur. Bu unsur kalktığında yasak da kalkmış olur.

 İslâm Devleti ile savaş halinde olan devletlerin tebaalarından olan iş adamları:

Kendileriyle anlaşmalı olmadığımız ve İslâm Devleti'nin tebaasından olmayan iş adamları bu gruptandır. Bu grup ister fiili olarak savaş durumunda olduklarımız olsun isterse olmadıklarımız olsun fark etmez. Tüm bunlar Müslümanlar açısından harbi durumundadır. Ancak aramızda fiili savaş olduğunda onlarla savaştaki durum uygulanır. Onlara bir aman vermediğimiz sürece onlardan kimi bulursak öldürmek ve mallarına el koymak helâl olur. Veya esir olarak itibar edilir. Fiili savaş olmadığında bunlar caiz olmaz. fakat ülkemize izinsiz girişleri durumunda onlara harbi gözüyle bakılır. Bu durumda ister alıcı olsunlar veya ister satıcı konumunda olsunlar her durumda harbi iş adamları pozisyonunda itibar edilir ki bu konudaki şer'i hüküm şöyledir:

Harbi kişilerin, özel bir vize olmaksızın ülkemize girme hakkı yoktur. Vizesiz girmiş olmaları durumunda ise, eğer malıyla birlikte gelmiş ise o durumda ona ülkemize vizesiz giren iş adamları ile ilgili hukuk uygulanarak kendilerine dokunulmaz Ancak onların mallarına ise, onlar kendi ülkelerine vizesiz giren bizim mallarımıza ne uyguluyorsa biz de onu uygularız. Yani misilleme yapılır. Anlaşma çerçevesinde ticaret yapmak isteyenler için anlaşma hükümleri uygulanır. Örneğin: İslâm Devleti'ne yakın olan devletlerin tebaalarından olan iş adamlarına vizesiz giriş izni verilir. Fakat ticaretle ilgili bir anlaşma yoksa veya anlaşma bulunmasına rağmen ülkeye giren kişi ticaret kastıyla girmezse o zaman o kişiye tacir olmayan harbi sıfatı ile ilgili hukuk uygulanır. Bu durumda İslâm Devleti sınırları dahilinde bulunduğu sürece malı ve canı koruma altında değildir. Hatta sığınma talebiyle girdiğini iddia etse de bu durum değişmez. Çünkü bir harbinin mal ve canının korunabilmesi için önceden vize almış olması şarttır. Vizenin ticari olması sadece içeri girişin kasıtlı olması itibariyle iş adamlarına mahsustur. Bu nedenle harbi olanlara vize vermek mallarına da vize vermek anlamına gelir. Diğer yandan bu kişiler İslâm Ülkesinde ikamet etmek ister veya bilfiil buna kalkışarak, ülkesindeki malları bir Müslüman veya zümreye emanet ederek kendi ülkesine dönerse, yani turist olarak, tacir olarak v.b. bir kasıtla giderek geri dönecekse bu durumda kendisi ve malı için verilen güven devam eder. Zira İslâm ülkesinde ikamet etmek niyetiyle beraber, daru’l harbe gidip gelmesi bir zımminin daru’l harbe çıkışına benzer. Bu durumda zımmiye uygulanan hüküm bunlara da uygulanır. Daru’l İslâm'a dönme niyeti bulundukça daru’l harbe çıkmasından dolayı kendisine verilen güven bozulur. Fakat daru’l harbe yerleşme niyetiyle yapılan çıkışlarda bu güven mutlak olarak bozulur ki tekrar İslâm ülkesine dönmek istemesi yeni bir vizeye tabidir. Diğer yandan ise mallarını İslâm ülkesinde bırakmışsa örneğin, bir müslime veya bir zımmiye emanet olarak bırakmışsa bu durumda malı korunmaya devam eder. Yani bu kişi daru’l harbe çıkıp malaları daru’l İslâm'da bırakmışsa verilmiş olan güven sadece kişi için kalkar ve malı için devam eder. Kişinin ölümü durumunda bu malları varislerine intikal eder. Çünkü verilmiş olan bu güven (eman) malla ilgili bağlayıcı bir haktır. Varislerine de bu güven aynı şartlarda devam eder ta ki bu malları daru’l harbe götürmelerine kadar. işte bu durumda bu şartlar altında kalmış olur.

Özet olarak harbi durumundaki tacirlerin vize almaksızın ülkemize girmeleri doğru olur. Bu durumda kendileri için verilen güven, ticareti için de verilmiş olur. Kişi kendisi girmeden mallarını İslâm Ülkesine sokmak isterse bu durumda mala verilen güven ile kişiye verilen güven farklı şeyler olduğu için durum değerlendirilmesi yapılır. Bu nedenle halifenin, kendisi girmeksizin mallarını sevk etmek isteyenlere izin vermesi caizdir. Bu işi isterse vekaletle veya ücretli bir kişi vasıtasıyla yapsın durum aynıdır. Burada anlaşılması gereken husus harbinin kendisine nasıl vize veriliyorsa aynı güvenin malları için de verilebilmesi olayıdır.

Dış ticarette İslâm ülkesine giren mal ve hizmetlerle bunların sahiplerinin İslâm ülkesine girişleri özel vizeye tabidir. Dışarıdan sağlanan mallara izin verilmesiyle devlet, kendi tebasının mallarını koruduğu gibi onları da güvence altına alır. Ancak izinsiz giren mallara devlet el koyarak mülk edinir ki bu da helâl bir iştir. Tabii olarak bu olay harbilerle yapılan ticaret malları içindir. İslâm Devleti'nin tebaasından bir müslim veya zımminin mal ithal etmeleri için herhangi bir izne gerek yoktur. Bu durumda yalnızca malın tamamen ithal edenin mülkü olmuş olması şartı aranır.

Mülkiyet hakkı tamamlanmamış ise bu durumda bütün işlem ve belgelerin tamamlanılması temin edilir. işlemleri tamamlanmış olmasına rağmen malının ele geçmemesi durumunda bu ticaret harbi kişilere yapılan ticaret hükmüne tabidir. Böylece o malın ithali izne tabi olur. Malı teslim etme konusu (FOB-CİF) fabrika çıkışı teslimi veya müşteriye naklederek teslimi olarak belirlenmiş ise bu durum Müslüman veya zımmi tarafından yapılan ticaret hükmüne döner. Eğer mal teslimi İslâm ülkesine girmesiyle teslim olunmuş olacaksa bu harbi kişinin ticareti anlamına gelir.

Diğer yandan ülkemizden mal ithal etmek isteyen harbi konumundaki iş adamları için ise ithal etmek istedikleri şeyler Müslümanların aleyhine kullanılabilecek olan silah veya stratejik mallar ise buna engel konulur. Fakat bu türden olmayan yiyecek, giyecek gibi malların harbi konumundaki iş adamlarınca ithaline izin verilir. Bu durumda dikkat edilmesi gereken husus sadece bu tür malların az olması nedeniyle Müslümanlar tarafından ihtiyaç duyuluyor olmasıdır. Bu durumda bu malların çıkışına engel olunabilir. Aynı şekilde müslim ve zımmilerin de bu tür mal ihtiyaçlarına engel konulabilir.

İslâm Beldesinin dışına mal ve iş adamlarının çıkması ve dışarıdan İslâm Ülkesine girişiyle ilgili hususlar bunlardır. İslâm Devleti'nin bu tür ticaretlere uygulayacağı vergiler ise şöyledir: Bu konudaki şer'i hüküm, ticaretin değişmesiyle değil, tüccarların değişimiyle değişik arz eder. Zira İslâm'ın ticarete bakışı, onun sadece bir mal olması ve üretim kaynağı açısından değil, o malların kişiye ait bir mal veya mülkiyete konu olmasıdır. Bunun içindir ki ticaret mallarının üretim kaynaklarını dikkate almadan tüccarların (mal sahiplerinin) konumuna göre hükümler vazetmiştir. Böylece müslim olsun, zımmi olsun İslâm Devleti tebasından olan kişilerin dış ticaretlerine herhangi bir vergi veya gümrük konmaz. Zira bu konuda Darimi, Ahmed b. Hanbel ve Ebu Ubeyd, Ukbe b. Amr’dan Rasul (sas)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Gümrük vergisi alan cennete giremez.” Ebu Muhammed bu hadisi şöyle yorumladı: “Dışarıdan gelen mallardan 1/10 vergi alan kimse.”

Müslim b. el-Mısıbah’tan rivayet edildiğine göre; “Kendisi İbni Ömer’den, babası Ömer’in; Müslümanlardan zekatın dışında öşür (onda birlik gümrük vergisi) alıp almadığını sormuş, İbni Ömer de, hayır bilmiyorum, cevabını vermiştir.”

İbrahim b. Muhacir’den rivayet edildiğine göre o; “Ben Ziyad b. Hadiyr’den işitmiştim, şöyle diyordu: İslâm'da ilk öşürü alan benim. Ben de gümrüğü kimden alıyordunuz diye sordum. O da; Biz Müslüman ve anlaşmalı olanlardan ve Tağlib oğulları Hıristiyanlarından almıyorduk, dedi.”

Abdurrahman b. Ma’kıl’den rivayet edildiğine göre: “Ben Ziyad b. Hadiyr’den kimlerden gümrük aldıklarını sordum.” Ziyad ise; “Biz Müslüman ve anlaşmalılardan almıyorduk. Peki kimden alıyordunuz, dediğimde; Harbi olan tüccarlardan alıyorduk. Biz onlara gittiğimizde onlar bizden nasıl alıyorlardı ise biz de öylece gümrük alıyorduk,” dedi.”

Yakub b. Abdurrahman el-Karri’den onun da babasından naklettiğine göre halife Ömer b. Abdülaziz, Adiy b. Ertaay’a şöyle yazmıştır: “İnsanlardan fidyeyi, sofrayı ve gümrüğü kaldır. Gümrükten maksat, insanların mallarını zulmederek almaktır. Nitekim Allahu Teâla şöyle dedi:

“İnsanların mallarını zulmederek ellerinden almayın ve yeryüzüne fesadı yaymayın.” Sonra zekat getiren kişinin zekatını kabul et, zekatını getirmeyenlerin hesabını Allah görecektir.”

Kureyş b. Süleyman’dan rivayet edildiğine göre, Ömer b. Abdülaziz, Abdurrahman b. Avf Karri’ye yazdığı bir mektupta şöyle dedi: “Refah’taki gümrük evi denilen yere git ve onu yık. Sonra kalıntılarını denize savur.” Bunları ebu Ubeyd, el-Emval adlı kitabında rivayet etmektedir.

Ebu Ubeyd şöyle dedi: “Gümrük ve gümrüğün çirkinliğini anlatan hadislerin çokluğuna bakıldığı zaman görülür ki bu uygulamanın aslı cahiliyede mevcuttur. Bütün Arap ve acem kralları gümrük uygulamasında bulunuyorlardı. Ülkelerine gelen tüccarların mallarından onda bir alıyorlardı. Bu konuda Nebî (sas) Müslüman olan Sakif, Bahrayn ve Devmedül Cendel halkına ve diğerlerine göndermiş olduğu mektuplarda şöyle diyordu: “Onlar ne ülkelerinden toplu olarak çıkarılacaklar ve ne de onlardan gümrük alınacaktır.”

Bunlardan anlaşılmaktadır ki bu uygulama cahiliye uygulamasıdır. Allah, Rasulünü İslâm ile göndererek bu adeti iptal etti.”

Yani gümrük almak, cahiliye adetlerinden olup Allah bu adeti kaldırdı.

Rasul (sas)’den rivayet edilen bu hadislerle her iki Ömer’den rivayet olunan bu haberler, ticaret yapıldığı için müslim ve zımmilerden gümrük vergisi alınamayacağına delalet eder ki bu ticaret ister ithalat olsun isterse daru’l harbe yapılan ihracat olsun hiç bir durumda gümrük vergisi uygulanmaz. Nitekim Ömer b. Hattab zamanında yapılan iç ve dış ticaretten dolayı ne Müslümanlardan ve ne de zımmilerden herhangi bir gümrük vergisi alınmamıştır. Sahabelerin, bu olayı gördükleri halde hiç bir şey söylememiş olmaları bu konuda bir sükutu icmaa olmuştur ki, bu da şer'i bir delildir.

Hadiste geçen “meks” kelimesi, ülke sınırlarından geçen ticaret mallarından alınan verginin adıdır. Sınıra gelen mal, ya ülkeye girer veya dışarıya çıkar.

Gümrük vergisi almakla ilgili yasaklama genel olup müslümanları ve zımmileri içine alır.

Ebu Ubeyd’nin, el-Emval kitabında, Harbu’s Sakafi’den, onun da dedesinden rivayet etmiş olduğu hadis ise şöyledir:

 “Müslümanlar için öşür (gümrük vergisi) yoktur. Öşür ancak Yahudi ve Hıristiyanlardan alınır.”

Bu hadis, üç yoldan rivayet edilmiştir. Bunlardan ikisinin ravileri meçhuldür. Ravilerden biri olan Harb b. Ubeydullah es-Sakif, bu hadisi annesinin babası olan dedesinden rivayet etmiştir ki, hadisçiler bu rivayet hakkında herhangi bir şey söylemeyerek susmuşlardır. Ayrıca hiç bir müçtehit bu hadis ile amel etmediği gibi kimsenin de bu hadisi delil gösterdiği görülmemiştir. Eğer bu hadis sahih olarak kabul edilmiş olsaydı delil olarak gösterilirdi. “Müslümanlardan zekat olarak öşürün dörtte biri, zımmilerden siyaset olarak öşürün yarısı alınır” diyen fakihler bile bu hadisi delil olarak değerlendirmediler. Eğer bu hadis onlar tarafından sahih kabul edilseydi delil olarak kullanırlardı.

Ömer’in, Müslümanlardan 1/40, zımmilerden ise 1/20, harbi olanlardan 1/10 oranında bir gümrük vergisi aldığına dair yapılan rivayet ise bu konuda Müslüman, zımmi ve harbinin alış-veriş hükmü düşünülmelidir. Hadisler müslim ve zımmilerden gümrük vergisi almayı açıkça haram kılmaktadır. Ömer’in Müslümanlardan almış olduğu şey olsa olsa zekattır. Harbilerden aldığı şey ise onların Müslüman tacirlerden aldıkları vergiye karşı misillemedir. Zımmilerde alınan şey ise yaptıkları anlaşma gereği alınan miktarı ifade eder. Zira Ömer sulh anlaşması gereği bir vergi alıyordu. Yoksa “meks” denilen vergiyi hiç almamıştır. Çünkü Allah yalnızca kafirlerden cizye almaya farz kılmıştır. Eğer anlaşma neticesinde cizye ile birlikte 1/20 oranında bir miktar alınmış ise anlaşmaya dayalı sahih bir haktır. Eğer böyle bir anlaşma yok ise zimmet akdinin sıhhati için cizye haricinde bir şey almak helâl olmaz. Ebu Ubeyd’e şöyle diyor: “Ömer’in zımmilerden 1/20 oranında bir vergi alması, bana bir problem gibi geldi ve şöyle demek zorunda kaldım: Zımmiler Müslüman değildirler ki onlardan zekat alınsın, harbi de değildirler ki onların bizim tüccarlardan aldıkları bir misilleme olarak onlardan bir vergi alınsın. Durumun ne olduğunu bir hadisi iyice düşününceye kadar anlayamadım. Ömer'in bu uygulaması onlarla yapmış olduğu anlaşmaya dayanıyordu ki alınan bu miktar cizye ve arazi haracından ayrı bir miktardı.”

Bu açıklama müslim ve zımmilerin dış ticaretleri ile hükümler idi. İslâm Devleti ile anlaşmalı olan devletlerin tebalarından dış ticaretle uğraşmayanların durumuna gelince, bu durum tamamen anlaşmaya bağlıdır. Yani anlaşma gereği, onlardan hiç bir şey almamak gerekiyorsa hiç bir şey alınmayacağı gibi, yine anlaşma gereği belli bir miktar kararlaştırılmış ise o miktar alınır.

Harbi durumda olan devletlerin tebalarından bizim ile (dış ticaretle) uğraşanların durumu ise, o devletlerin bizim dış ticaretle uğraşan tebamızdan aldıkları miktar kadar bir miktar alınır. Onlardan bir tüccarın vize almak şartıyla ülkemize girmesi durumunda onların kendi topraklarına giden bizim tüccarlarımızdan almış oldukları vergi kadar vergi alınır. Çünkü Ebu Meclez Lahik b. Humeyd’den rivayet edildiğine göre bazı kişiler Ömer’e gelerek, “Ülkemize giren harbilerden vergi alalım” demişlerdi. Buna cevap olarak Ömer; “Siz onların ülkesine gittiğiniz zaman onlar sizden nasıl vergi alıyorlar?” dedi. Onlar da; “Bizden onda bir oranında vergi alıyorlar” dediler. Bunun üzerine Ömer; “Siz de onlardan o kadar alın” dedi.

Ziyad b. Hadiyr’den şöyle dediği rivayet olundu: “Biz ne Müslümanlardan ve ne de anlaşmalı olanlardan gümrük vergisi almıyorduk. Peki kimlerden alıyordunuz? diye sorulduğunda ise; Biz harb ehlinden, onlar bizden nasıl alıyorlarsa biz de onlardan öylece alırdık, diye cevap verdi.”

Ömer bu tatbiki her sahabenin görebileceği bir şekilde icra ederdi. Hiç bir sahabe de bu uygulamaya karşı çıkmamıştır. Bu nedenle konu üzerine icma vaki olmuştur. Şu var ki kendileri ile savaş durumunda olduklarımızın bizden aldıkları gümrükler kadar bizim de onlardan almamız sadece caiz olup bir vacip değildir. Devlet isterse alır, istemezse almaz veya onların bizden aldıkları oran kadar veya daha düşük bir oranla alır. Fakat daha yüksek bir oran uygulayamaz. Çünkü gümrük vergilerinden amaç, mal elde etmek olmayıp, ancak misilleme siyasetidir. Bu konuda halife Müslümanların menfaatlarını gözetir. Abdullah b. Ömer'in oğlu Salim, babasından rivayet ettiğine göre; “Ömer, zeytinyağı ve buğdaydan, Medine'ye daha fazla miktarlarda gelmesi için Nebati’lerden 1/20 oranında bir miktar alırdı. Pamuk kumaşlarından da 1/10 oranında bir vergi alırdı.”

Öşür o zamanlarda onların bizden almış oldukları miktardı. Bu nedenle harbi konumunda olanlardan alınacak olan gümrükler, devletin göreceği faydaya göre belirlenir. Devlet isterse hiç olmaz veya daha düşük bir oran ya da misli oranında bir tarife kullanabilir. Fakat onların bize uygulamış oldukları tarifenin fazlasını uygulayamaz.

 Dış Ticaret Realitesi

Büyük kazanç sağlaması bakımından dış ticaretin devletlere büyük faydası vardır. Uluslararası yeni paralar kazanmak, eski paraları korumak ve herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmadan ham maddelere sahip olabilmek için büyük devletlerin dış ticaretle nedenli çetin mücadeleler ve rekabet içerisinde bulunmaları dış ticaretin ne kadar önemli olduğunun en açık göstergesidir. Uluslararası ticaretin kendine has bir takım özellikleri ve ayrıcalıkları vardır. dış ticaret yapmadaki başlıca neden farklı devletler arasındaki mal ve hizmetlerdeki oransal farklılıklardır. İşte devletler arasındaki mal ve hizmetlerde göreceli olarak farklılıklar söz konusu olduğu zaman dış ticaret faaliyetleri başlar.

Ticari Dengi veya Dış Ticaret Hadleri

Ticari denge olayı ihracat ile ithalat arasındaki karşılaştırmadır. Bir taraftan ülkeden ihraç ettiğimiz mallar ve diğer yandan da temin etmiş olduğumuz mal ve hizmetler vardır. Eğer ihracat rakamları ithalat rakamlarından yüksek ise ticari denge bizim lehimize, ithalat rakamları ihracat rakamlarından yüksek ise denge aleyhimize işlemiş olur. İhracat fazlası durumunda diğer devletler bize borçlu duruma düşerler. Böylece mal ve hizmetlerin değerini mübadele etmek için dış ülkelerin bizim mal ve hizmetlerimize olan talebi, bizim yabancı paralara olan talebimizden daha fazla olacaktır.

Ticari denge olayı, devletin ekonomisinde doğru bir görüntü sergilemeyebilir. Zira gelirler sadece dış ticarete bağlı değildir. Bunun dışında başka gelir kaynakları da mevcuttur. Ticari denge olayı yalnızca dış ticaretimiz hakkında doğru bir görüntü oluşturması açısından önem taşır.

Dış ticaret hadlerinin tamamen lehimize dönüşmesi için aşırı bir hırs ve fedakârlığa gerek yoktur. Tabii devletin bundan başka bir amacı yoksa bu hariç. Fakat ideolojiyi yayma, propaganda ve davetin ihtiyaç duyduğu şeylerin temini ile ilgili bir gayesi varsa veya dış ticaret yapmakta olduğumuz devlet ile aramızda bir takım özellikler için uğraşıyorsak veya devletler arası durumu etkilemek için bir takım gayelerimiz söz konusu bu tip fedakarlık ve hırs gerekebilir. Yine de ticari denge her zaman lehimize tahakkuk etmeyebilir. Çünkü ticari bakış açısı her ne kadar kazanca veya kâra yönelik bir bakış açısı olsa da, dış ticaret bireysel bir bakış açısını değil devletin bakış açısını yansıtır. Bu nedenle devletin gayesi ve varlığı kazançtan daha öncelikli olarak göz önünde bulundurulur.

Dış Ticaretle Uluslararası Para İlişkisi

 Dış ticaret, devletlerarasında parasal bir ilişkiyi doğurur. Devletler, satın almış oldukları malların karşılığı olarak ödemesi gereken parayı mal ve hizmet satın almış olduğu ülke parası ile veya yine o devletin kabul etmiş olduğu bir para birimiyle ödemesi gerekir. İhraç ettikleri mal ve hizmet için ya kendi parasıyla veya kabul etmiş oldukları bir para birimiyle yapılacak ödemeleri kabul ederler. İşte bu doğal nedenlerle devletlerarası parasal bir ilişki meydana gelmiş olur.

Çeşitli mal ve hizmetlerin mübadelesi olarak, örneğin transit taşımacılık, yolcu taşımacılığı, uluslararası posta, telefon ve telekomisyon, komisyonculuk, vekalet işlemleri, turizm işletmecilikleri, ve benzeri tüm mal ve hizmetlerin icrası dolayısıyla zorunlu olarak parasal işlemler doğmuş olacaktır. Bir turistin yabancı bir ülkeye gitmesi durumunda, kendi ülkesinden gideceği ülke parasını döviz işlemleri olarak satın alır. Böylece kendi parasından belli bir miktar döviz karşılığı diğer bir ülkeye transfer etmiş olur. İthalat işlemlerimiz nedeniyle satın almış olduğumuz mal ve hizmetlerin karşılığını ödeyebilmek amacıyla, döviz elde edebilmek için yeterli paramızı arz ettiğimiz gibi yine döviz elde edebilmek için mallarımızı diğer ülkelere arz etmiş oluruz. Bu nedenledir ki çeşitli ülkelerle ekonomik veya ticari ilişkiler içerisinde olabilmek için İslâm Devleti'nin döviz rezervlerine sahip olması zaruri bir durumdur.

Ne var ki ekonomik ve ticari ilişkiler kurmak uğruna kendi paramızı riske atmaya ve onu güven sarsıcı işlemlere maruz bırakmamız caiz değildir. Gerek ekonomik gerekse ticari ilişkilerde daima hakim durumda olmamız konusu tüm bu ilişkilerimize temel teşkil etmelidir. Ancak böyle bir fikrî hedef dahilinde arzu ettiğimiz dövize sahip olmanın yanı sıra kendi paramızı da muhafaza etmiş oluruz. İşte bu konuyu gerçekleştirmeye yardımcı olacak faktörlerden birisi de borç almamaktır. İster kısa, ister uzun vadeli olsun hiç bir şekilde para alma durumuna düşmemeliyiz. Zira bu tür borçlanmalar kendi paramızın değerinin düşmesine ve parasal risklere neden olur.

Dış Ticaret Politikası

Dış ticaret, devletin başka devletlerle halk veya ümmetlerle sağlamış olduğu ticari bir ilişkidir. Yani ümmetin ticari işlerinin dış ticaret açısından düzenlenmiş olmasıdır. Tabii olarak bu siyasetin belli temel esaslara dayandırılması gerekir ki dış ticaret işlemleri bu esaslara göre yürütülmüş olsun. Her ümmetin veya toplumun hayata bakış açılarının farklılığı nedeniyle dış ticarete bakış açısı da farklı olur. Veya kendi dışındaki toplumlarla ilişkisi, hayata bakış açısı ile ilişkili olarak belirlenmiş olur. Aynı şekilde ticari kazancı elde etme çabaları da kendi ekonomik fayda anlayışlarının farklılığı çerçevesinde çeşitlilik gösterir. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, örneğin sosyalistlerin dış ticaret politikalarının, dünyanın evrimi hakkındaki sosyalist dünya görüşüne dayanmakta olduğunu yani ticari kazancının yanı sıra satacakları mal ve hizmetleri ülkelere göre sınırlandırdıklarını görürüz. Örneğin, Suriye’ye zirai aletler ve zirai maddeler ve tekstil ürünleri satarlar. Bunun nedeni bu tür şeylerin o toplumu sosyalizme yönlendirmede yan faktör olması düşünceleridir. Satın alacakları maddeler ise kendi üretimleri için ham madde niteliği taşıyan şeylerdir. Sosyalistlerin bu politikaları, İngiltere gibi kapitalist ülkelerin politikalarından farklıdır. Kapitalist ülkeler ise, sadece maksimizasyonuna dayalı olan ekonomik fayda ilişkisini benimserler. Fakat Amerika; Rusya ve Çin'le kurmuş olduğu dış ticaret ilişkisinde dış ticareti belli bir kaç sınıf mal ve hizmetlere tahsis etmiş olması, Amerika’nın hayata bakış açısı ile ilgili olmayıp, onun savaş strateji gereğidir. Zira her ne kadar fiili savaş halinde olmasalar da bu iki devlet kendisiyle hükmen savaşan devletler olarak kabul eder. Bu ayraçların dışında Amerika'nın da ticari politikası ekonomik fayda anlayışıdır.

Dış ticarete bakış açısı itibariyle Batılı ekonomistler arasında bir takım farklı görüş ve ekoller doğmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir:

1- Liberal dış ticaret politikası. Bu görüş herhangi bir kısıtlama olmaksızın devletlerarası ticari mübadelenin serbestçe yapılabilmesini öneren bir düşüncedir. Bu ekol devletin ekonomik ve ticari kontrolünü kaldırması gerek iç ve gerekse dış ticaret üzerinde herhangi bir kısıtlayıcı faktörün varlığını kaldırmayı, gümrük engellerinin ortadan kalkması gerektiğini savunarak, ithalat ve ihracat arasındaki dengenin devlet müdahaleleri yerine ekonominin doğal kuralları ile sağlanması gerektiğini düşünürler.

Dış ticaret, esas itibarıyla bir devletin diğer devlet ve toplumlarla olan ilişki çeşitlerinden birisi olması nedeniyle bu tür bir ilişkinin İslâm Devleti tarafından tanzim ve kontrol edilmesi gerekliliği düşünüldüğünde bu görüşün İslâm'a aykırı olduğu ortaya çıkar. Bu nedenle bu düşünceyi benimsemek asla caiz olmaz. Çünkü İslâm Devleti bir takım ticari malların ihracatına engeller koyabileceği gibi diğer bir kısmı için de hiç bir engel koymayabilir. Diğer yandan, kendi tebaasından olan kişilerin iç ticaretlerini olduğu gibi dış ticaretlerini de sadece kontrol etmekle yetinmesine rağmen anlaşmalı olan devletlerle harbi olan devletlerin iş adamlarıyla olan ilişkilerimize de direkt olarak müdahale eder.

2- Himayecilik veya korumacı dış ticaret politikası. Himayecilik, iç ve dış mübadelenin dengede olabilmesi amacıyla devlet mübadelesini öngören bir düşünce çeşididir ki bundan maksat ticari dengeyi etkileyerek az gelişmişliğe çözüm getirmektir. İhraç veya ithal edilen mallar arasındaki dengenin var oluşu gelişmemişliği çözecek bir unsur olmadığı için himaye politikalarına gerek duyulmaktadır. İşte bu nedenle ithalat ve ihracata bir takım kayıtlar konmuş ve gümrük vergileri getirilmiştir.

Bu teori, ihtiyaca cevap vermekten uzak kısır bir teoridir. Dış ticarette gerekli olan dengenin ve gelişmenin sağlanabilmesi için bir tedbir olarak devlet müdahalesi ile yetinilmesi doğru değildir. İslâm Devleti'nin dış ticarete müdahalesi, ancak ve ancak diğer devletlerin uygulamalarına bir misilleme olarak, ülke ihtiyaçlarını temin etmek, döviz elde etmek ve İslâmi davet için olur. Yani devlet müdahalesini, sadece ticari denge için hasretmek doğru değildir. Bilakis devlet müdahalesi siyasi, ekonomik, ticari amaçların yanı sıra İslâm davetini yüklenmek için olur.

3- Ulusal ekonomi. Ulusal ekonomi düşüncesi, ağır sanayi görüşünün bir versiyonu olan “düzenlenmiş korumacılık” (sınırlı korumacılık) düşüncesiyle irtibatlı bir düşüncedir. Bu düşünceyi savunanlar, ekonomik gelişme ve büyümenin olabilmesi için toplumun, ekonominin yanı sıra siyasi otoritenin de sahibi olması gerektiğine inanırlar. Onlara göre herhangi bir memleketin ekonomik kalkınması için şu üç aşamanın varlığının oluşmasına inanırlar:

Tarım

Endüstriyel tarım

Endüstriyel ticari tarım

Siyasi otoriteye esas şart olarak üretici ile ekonomik güçler ve ekonomik gelişme arasında bir uyumun bulunması kaçınılmazdır. Devletlerarası ekonomik ilişkiler her ne kadar ekonomik rekabet hürriyetinden istifade ediyorsa da bu konuda aranacak şart, birbirleriyle yarışan her memleketin gelişen ve büyüyen kuvvetlerinin tekamülüdür. Bu gelişmeyi artırmak için sanayi korunmalıdır. Fakat ziraatın herhangi bir himayeye ihtiyacı yoktur. Ziraat ürünleri fiyatları serbestçe piyasa şartlarında oluşmalıdır. Fakat ulusal ekonominin cevheri sanayidir. Bu düşünceye göre kuvvetli olmak isteyen toplumlar ziraat ve tarımdan, sanayi toplumuna geçiş yapmalıdır. Çünkü ziraatla uğraşan toplumlarda üretici güçleri oluşturan işçilerden önemli bir kesim işsiz durumdadır. Diğer yandan doğal kaynaklardan önemli bir kısmın da üretim dışı kaldığı görülür. Öyleyse istihdamı sağlamak ve atıl kaynakları üretime sokmak için sanayi sektörüne ihtiyaç vardır. Sadece ziraatla uğraşan toplumlar ekonomik imkânlar elde edemeyecekleri gibi, hem ziraat hem de sanayiye aynı anda sahip olan toplumların refah seviyesine de ulaşamazlar. Ulusal ekonomi düşüncesi ülkelerin ayakta durabilmesi için sanayinin ziraatla birlikte olması zaruretini ortaya koyarak himayeciliği sadece sanayi sektörü için gerekli görür.

Bu teori de İslâm'a ters bir düşüncedir. Zira, zirai ürünler ihracında hiç sınır tanımamak veya zirai ürünler ihracında devlet kontrolünü düşünmemek caiz değildir. Zirai ve sanayi her türlü malın ithal ve ihracını tanzim eder. Bazı malların ihracını yasaklayabilir. Harbi ve anlaşmalı devletleri iş adamlarının bizimle yapacağı dış ticaret direkt olarak kontrol eder. Devletin sanayi üretimini artırmak üzere, ülke menfaatlarını göz önüne alarak bu tür işleme müdahale etmesi yine toplumun menfaatleri gereğidir. Bu müdahaleler İslâm Devleti'nin faydasına olmakla beraber sınai faaliyetleri artırmak içindir. Aksi bir düşüncesiyle yani yalnızca sınai gelişmeyi göz önünde tutan müdahaleler söz konusu değildir.

Bu açıklamalardan her ne kadar ulusal ekonomi düşüncesi İslâm'a göre devletin dikkate alması gereken sanayiden bir parça ise de, devletle bağlantısının bulunmaması nedeniyle İslâm'a muhaliftir. Ayrıca tarımda mutlak bir hürriyet anlayışı ortaya koyması bakımından da bir bütün olarak teori İslâm'a ters düşmektedir. Bu nedenle Müslümanların bu teoriyi kabullenmeleri caiz değildir.

4- İçe yönelik sanayileşme. İçe dönük sanayileşme, bir ülkenin kendi kendine yetinme arzusuna dayanarak ithalat ve ihracat yapmaksızın (ithal ikame) dışarıya muhtaç olmadan kapalı bir ekonomik model oluşturma anlamına gelmektedir. Gayeleri itibariyle yukarıda açıkladığımız teorilerden ayrı bir yöntem sergilemektedir.

Dünya savaşları sırasında uygulanan içe yönelik sanayileşme politikası şu iki şekilde belirginleşti:

1-Kapalı içe dönük sanayileşme

2-Genişleyici içe dönük sanayileşme

Nazi anlaşması, içe dönük sanayileşme siyasetini uygulayan ülkelere bir örnek teşkil etmektedir. Uluslararası ticari kurallara ayak uyduramayan Almanya’nın iç ve dış siyaseti, kendisini bu tür bir modeli uygulamaya yöneltmiştir.

İçe yönelik sanayileşmeler her ne kadar siyasi gayeler hedefleyen bir takım tedbirlerden oluşuyor olsa da bu modelin bir ekonomik sistemle ilişkisi vardır. Bu ilişki; temel maddelere, kimyevi maddelere, makine sanayisine ve üretimde iş gücüne sahip olan bir ülkenin her şeyden önce yaşam gücünün bulunması lazımdır. Bu da planlama ve düzenlemeyle sağlanmış olur. Bu bakımdan sermaye ikincil bir faktör arz etmektedir.

Bu tür politikalar uygulayan hükümetler, kendilerine siyasi bir hedef tayin ederek, mali ve ekonomik programları bu hedef çerçevesinde tanzim ederler. İşte kastedilen bu siyasi hedef, toplumun ekonomik olarak kendi kendine yeterli olması ilkesidir. Bu nedenledir ki bir takım ihtiyaçların esiri olmamak için kendini hazırlaması kaçınılmazdır. Çünkü içe dönük sanayileşmede önemli olan ülke ekonomisinin birey ve toplumun zaruri temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde yükselen bir ivme kaydetmesidir. Diğer yandan hammaddeler, Pazar alanları, teknoloji ve iş gücü gibi dışsal faktörlerin teminini ise bir takım ülkeleri kendi topraklarına ilhak ederek sağlamalıdır.

Bu ilhak askeri bir ilhak olabileceği gibi ticari anlaşmalar yoluyla da olabilir. Tabii ekonomik olarak sınırların ortadan kaldırılması siyasi sınırların ortadan kaldırılmasını gerektirir. Zira siyasi sınırlar ortadan kaldırılmadan ekonomik sınırların ortadan kalkması düşünülmez. Gerek duyduğu hammadde ve malzemeyi elinde bulunduran ülkeleri sınırları içerisine ilhak edemeyen devlet, temel ihtiyaçlarının temini noktasında büyük zorluklar yaşayacaktır. Aynı zorluğu temel olmayan maddelerde ise belki de hissetmeyecektir.

Bu izahatlar kapalı içe dönük sanayileşme ile, genişleyici içe dönük sanayileşme siyasetinin bir özetidir. Birinci türde temel ihtiyaçlar çoktur. Fakat ikinci türde ise bu ihtiyaçları karşılayabilmek için bazı ülkelerin ilhak edilmesi veya çeşitli müdahale yolları ile müdahale ederek temel ve ikinci ihtiyaçların temini sağlanır.

İçeri dönük sanayileşme modelinin incelenmesi ile bu modelin ne ticari ve ne de ekonomik bir çözüm yolu olmadığı görülür. Bu modelin, devletin karşı karşıya kalabileceği ticari ve ekonomik muhasaraya karşı geçici olarak başvurulan koruyucu tedbirlerden başka bir şey içermeyeceği açıktır. Dış ilişkiler yönünden de herhangi bir çözüm sağlamaktan uzaktır. Ancak ambargo dönemlerinde, söz konusu ekonomik ve ticari ambargoya karşı koyabilme yetkisini geliştirmekten ibaret görülebilir. Bu nedenle içe dönük sanayileşme siyaseti ekonomik hükümler bahsinde değil ekonomik uslüplar bahsinde incelenmelidir. Dolayısıyla bu konudaki şer'i hükmün ne olduğunu sormak anlamsız olur. Bu siyasetin İslâm ile çeliştiği veya ona ters düştüğü gibi bir şey de söylenemez. Zira bu tür siyasetler, konjoktürel olarak uygulanma imkanı olan uslüplardır. Örneğin, bir ülke ekonomik ambargo ile karşı karşıya kaldığında, temel ihtiyaçların temini noktasında ülke ekonomisi yeterli olmayacaksa bu siyaset benimsenebilir. Bu tür olaylar halifenin üstlenebileceği ekonomik fayda konusuna girer ki şeriat halifeye Müslümanların faydasına gördüğü işleri benimseme ve uygulama hakkı vermektedir.

* * * *

______________________

[1] Maide: 2
[2] Bakara: 275
[3] Ebu Davud, Kitabu’l-Harâc ve’l-İmârah ve’l-Fey’, 3548; Ahmed b. Hanbel, Müsned eş-Şamiyyîn, 16656; Daremi, Kitabu’z-Zekâh, 1606
[4] Müslim
[5] Hud: 85
[6] Ebu Ubeyd
[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned el-Mukessirîn, 15332, Müsned el-Ensâr, 22385
[8] İbni Kudeme; El-Muğni isimli kitabında rivayet etmiştir
[9] Ebu Ubeyd; El-Emval isimli kitabında rivayet etmiştir

 

Takiyyuddin En-Nebhani

  hilafet online