|
SUR‘
ATU’L-BEDÎHE
(KIVRAK ZEKÂ)
Kıvrak
zekâ; bir konuyu seri biçimde
kavrayıp konu hakkında yıldırım hızıyla yargıya varmaktır. Örneğin;
her hangi bir kişinin "nerelisiniz?" şeklindeki bir
sorusuyla karşılaştığınızda, yıldırım hızında bir kavrayışla
soru soran kişinin ne demek istediğini ve sorunun içinde ne gibi
anlamlar barındırdığını kıvrak bir sezişle kavrayarak bir yargıya
varabilirsiniz. Böylesi bir durumda sizde, kıvrak zekâ vardır ve
buna dayanarak seri bir şekilde cevap verebilirsiniz. Böyle bir
soruya gereken cevabı verebiliyorsanız, çabuk kavrama yeteneğine
sahipsiniz demektir. Bir yetkilinin herhangi bir ülkeyi ziyaret
etmesiyle ilgili bir haber duyduğunuzda, yıldırım hızıyla bu
ziyaretin amacını kafanızda şekillendirebiliyorsanız, kıvrak bir
kavrama yeteneğine sahipsinizdir. Bu yeti sayesinde bu alanda, ne
gibi işlemlerin yapılabileceğini kestirebilirsiniz. Yine beklemediğiniz
bir kişi sizi ziyaret ettiğinde, onun ziyaret sebebini seri bir hızla
zihninizde biçimlendirebiliyorsanız; çabuk kavrama yetisine
sahipsinizdir. Üstelik kıvrak zekâ sayesinde, hızlı kavrama ile
uyumlu olan bir işleme girişmeniz de mümkündür.
Kıvrak zekâ aslında,
çabuk kavrama veya kıvrak düşünme anlamıyla örtüşse de, kişinin
karşılaştığı herhangi bir şey hakkında çabuk kavrayışa
dayalı olarak, hızlı bir şekilde karar verme anlamındadır. Her
ne kadar kıvrak zekâda asıl olan; hızlı düşünme veya kavrama
ise de bununla varılmak istenen sonuç, hızlı bir şekilde yargıya
varmaktır. Öyleyse kıvrak zekâ; olaylar ve olgular hakkında hızlı
bir şekilde karar verme işlemidir. Çünkü bir şey hakkında karar
vermek, kavrama ve düşünmenin ürünü olsa bile aynı zamanda, söz
konusu kavrama ve düşünmenin bizzat kendisidir.
Zaten kıvrak zekâ, lügat
olarak da tamamen doğuştan, ön hazırlıksız ve doğal bir biçimde
kavrama anlamına gelmektedir.
Kıvrak zekânın sözlük
anlamını bir tarafa bırakarak burada kastedilenin, doğal veya fıtrî
yargı ve kavrayış şekli olduğunu belirtmek gerekir. "Doğal
veya fıtrî yargı" diyorum çünkü bu tür bir yargının
oyalanmaya, beyin jimnastiği yapmaya ihtiyacı yoktur. Aksine tamamen
kendiliğinden ve otomatikmen ortaya çıkar. Bu öyle bir hızla gerçekleşir
ki neredeyse, tüm kavrama ve düşünme gücünüzü, daha önce sözünü
ettiğimiz "nerelisiniz?" sorusuna; ziyaret haberine
ve beklenmedik ziyaret olayı üzerine yoğunlaştırıp bunların her
birinden seri ve anî hükümler çıkarırsınız. Bütün bunlar gösteriyor
ki kıvrak zekâ veya kıvrak yargı; "derin" veya "aydın"
düşünce ile çelişmese de, yavaş ve sakin düşünceyle çelişir.
Burada önemli olan düşünmenin kaynağı değil, hızıdır. Örneğin;
"nerelisiniz?" sorusuna muhatap olduğunuzda soruyu
soran kişi, soruluş biçimi ve ortamı hakkında son derece seri bir
şekilde fikir yürüterek kastedileni kavrayabilirsiniz. İşte bu, “derin
düşünme”dir. Düşünmede derinlik olmadan hem soruyu, hem
soru soran kişiyi, hem de sorunun soruluş ortamını, hatta
hedefini, asıl amacını anlamak kolay değildir. O halde kıvrak zekâ,
söz konusu derin düşünmeden doğmaktadır. Herhangi bir devlet
yetkilisinin ziyaret haberini duyduğunuzda, seri bir şekilde ziyaretçi;
ziyaretçinin ülkesi; daha önce yaptığı ziyaretler ve bu
ziyaretlerin doğurduğu sonuçlar hakkında fikir yürüterek bir
sonuca ulaşabiliyorsanız burada, "aydın düşünce"
söz konusudur. Çünkü bir yargıya varmak amacıyla birtakım
olaylar, olgular arasında bağlantı kurarak fikir yürütmüş
olursunuz. Böylece bu örnekteki kıvrak zekânın, "aydın düşünce"den
kaynaklandığı anlaşılır. Fakat bir kişinin size yaptığı anî
ziyaret karşısında şaşırmanız -ki söz konusu şaşırma olgusu
tek başına sizi, bu ziyaretin nedenini araştırmaya sevk etmek için
yeter- normal düşünme biçimidir. Yani aydın düşünceye
dayanmayan bir düşünme şeklidir. Fakat kıvrak zekâyı, düşünmenin
kendisi veya herhangi bir unsuru değil, kavrama veya düşünme hızıyla
ilgili olarak bir yargıya varma sür’ati somut hale getirir. Bu bağlamda
kıvrak zekâ derin, aydın ya da normal düşünmeyi dikkate almaksızın
düşünmenin süratinden doğar. Burada önemli olan düşünmenin
kaynağı değil, sür’attir.
Bu meyanda kıvrak zekâ,
yavaş düşünme biçimiyle çelişmekle birlikte derin, aydın ve
normal düşünme biçimleriyle uyumlu haldedir. Çünkü kıvrak zekâda
önemli olan, yalnızca sür’attir.
Kıvrak zekâ, halklar
ve uluslar için olduğu gibi fertler, cemaatlar ve kitleler için de
hayatî bir öneme sahiptir. İster diğer fertlerle, halklarla,
uluslarla ilişkilerde olsun; isterse işlerin yürütülmesinde olsun
kıvrak zekâ, hayat mücadelesinde kaçınılmaz bir unsurdur. Hayat
mücadelesinde başarılı olmak için, iki unsurun var olması
gerekir:
1-
Olaylar ve olgular hakkında süratle yargıya varmak ve varılan yargı
gereğince hemen harekete geçmek. Aksi halde kişi, başarısızlığa
uğrar ve bu ağır yükün altında ezildikçe ezilir. Sorunlar arttıkça
da hayat mücadelesinde başarısız olur.
2-
Kişinin yaşamında yakaladığı fırsatlardır. Kişi bu fırsatları
iyi kullanabilirse fırsatlar onu, bulunduğu seviyeden daha yüksek
bir seviyeye çıkarır. Söz konusu bu fırsatlar iyi değerlendirilmez
ise, belki de bir daha bunları yakalayamaz. Kişi, eline geçen fırsatları
peş peşe kaçırdığında ise; bir halden başka bir hale yükselme
hızından mahrum kalır. Dolayısıyla yükselme şansını kaybeder
ve hayat sınavında başarısız olur. Bütün bunların kaynağı, kıvrak
zekânın yokluğudur. O halde kıvrak zekâ, hayat mücadelesinde başarılı
olmanın ön şartıdır. Hayat mücadelesinde başarılı olma
yolunda eğitim, düşünme, girişimcilik, icat edicilik, sanayi,
ticaret ve ziraat, gerekli koşullar olmalarına karşılık yeterli
koşullar değildir. Kıvrak zekâ olmadan bunlar, hiç bir değer
ifade etmez. Bundan dolayıdır ki devletler ve milletler, düşmanlarına
karşı muharebede, onların çalışma fonksiyonlarını felce uğratacak
yöntemler bulmaya büyük bir önem verirler. Bu türden mücadelelerde,
kıvrak zekâ gücünden daha etkin bir yöntem yoktur. İşte
devletlerin, düşmanlarını felce uğratmak için, onların kıvrak
düşünme fonksiyonlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmaları,
bu nedenden ileri gelmektedir. Çünkü bu fonksiyonları elinden alındığı
zaman düşman, üretim gücü ile birlikte eline geçen fırsatları
da bir bir yitirecektir. Bu aşamadan sonra düşman üzerinde hâkimiyet
kurmak; onu sömürmek; ele geçirmek ve otoriteyi, düşman ülkenin
her karış toprağına yaymak çok daha kolay olacaktır. Her ne
kadar Batı, Müslüman halkları kültürel bakımdan kuşatıp işgal
etme ve İslâm Devleti’nin işlerine karışma ile işe başladı
ise de, İslâm toprakları üzerindeki egemenliğini iyice pekiştirdiğinde;
Müslümanların kıvrak düşünmelerini engellemek ve onların,
sun’î olarak oluşturulmuş gündem üzerinde düşünmelerini sağlamak
için, büyük bir ustalıkla akıllarını çeldi. Bunda öylesine büyük
başarılar kazandı ki Müslümanlar, neredeyse felç oldular. Tüm
toplumu yavaş, gereksiz detayları düşünme ve anlamsız
beklemelerle baş başa bıraktılar. Bütün bunlar insanları, hayat
mücadelesinde; dahası gösterdikleri direnişlere rağmen sömürgecilerin
ve emperyalistlerin nüfuzunu kırmada ve onlara karşı yürüttükleri
mücadelede başarısızlığa itti. Bu insanlar, büyük küçük her
problemi düşünerek zaman kaybettiler. Ellerine geçen fırsatları
bir bir yitirdiler. Kim bilir ellerine ne imkânlar geçti de onlar bu
imkânları fark etmediler bile. Dolayısıyla bir halden başka bir
hale dönüşümü gerçekleştiremediler. Öyle bir hale geldiler ki,
mekanik felsefenin içinde boğulmaya yüz tuttular. Mekanik
felsefenin derinliğine girmiş olduklarından, netlikten uzaklaştılar.
Durum daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Evet, kalkınma,
kurtuluş, manevralar gibi enine boyuna tartışılması gereken derin
meselelerin felsefesinin yapılması; enine boyuna ele alınması;
sadece dış görüntüyle yetinilmemesi gerektiği açıktır. Fakat
düşünmeyi gerektirmeyen, düşünüldüğü taktirde kapalılığı
ve müphemliği daha da artan, örneğin; sandalye, fincan, tepsi gibi
nesneler de vardır. Bu gibi nesnelerin felsefesini yapmak, bunları
derinliğine düşünmek doğru değildir. Yapılması gereken, bunları
olduğu gibi ele almak ve sadece isimlendirmekle yetinmektir. İşte
buna "mekanik felsefe" denir. Mekanik felsefe veya
mekanik düşünme adını vermekle hemen anlaşılan ve muğlak
olmaktan çıkan nesnenin felsefesini yapmaktır. Örneğin "sandalye"yi
ele alalım. Sandalye, her zaman sandalyedir. Fakat sandalye hakkında
derinliğine düşündüğünüzde, bu nesnenin kapalılığı giderek
artar. Bu nesneyle ilgili düşünmenin derinliği arttıkça, kapalılığı
da buna paralel olarak artar. Artık bu nesneyi anlayamaz, tanıyamaz
duruma gelirsiniz. Batı bize düşünmeyi, bir konunun derinine
inmeyi ve hesaplamalara dalmayı öylesine sevdirdi ki, sonunda hızlı
düşünme yetimizi kaybettik. Bırakın hızlı düşünmeyi, mekanik
felsefeye geçtik. Bir grup insana; "Neden bir maceraya atılmıyorsunuz?"
diye sorulmuş. -"Macera" sözcüğü, herhangi bir işe
hesapsız, plan yapmadan girişmeyi ifade etmesine rağmen- muhatap şahıslar
maceraya, mekanik felsefe anlamını yükleyerek: "Biz
istikrarsız maceraya atılmayız, fakat önceden planlanmış
maceraya girişmeye hazırız" demişler. Onların bu sözü,
maceraya felsefî bir anlam yüklemektedir. Söz konusu felsefe,
mekanik felsefenin bir türüdür. Çünkü eylem, önceden planlanıp
hesabı yapıldığı zaman, macera olma niteliğini kaybeder. İşte
maceranın bu felsefesi onu, özünden uzaklaştırmıştır. Mekanik
felsefe de bunun gibidir. Eğer insanlar, mekanik felsefenin peşinde
iz sürer hale gelirlerse bu tutumları onları, kıvrak zekâdan
uzaklaştırır.
Düşünmenin, zarurî
olduğu bir gerçektir. Eskiler; "Acele etmek şeytandandır"
derlerdi. Fakat düşünme, daha çok araştırmayı ve yakından
incelemeyi gerektiren şeyler üzerinde yoğunlaştırılmalıdır.
Bir şeyi araştırmak, incelemek için de zaman ve koşullar yeterli
olmalıdır. Aksi takdirde fırsatlar kaçabilir veya bu durum, kişinin
yitip gitmesine neden olabilir. Böyle bir durumda kişiyi, ancak hızlı
düşünme kurtarabilir. Bu da gösteriyor ki hızlı düşünme (kıvrak
zekâ) halkların, cemaatlerin ve kitlelerin hayat mücadelesinde başarılı
olmaları için gerekli, hatta zarurîdir.
Hayatın birbirinden
farklı halleri, işleri ve yolları vardır. Bazen sarp, bazen düz,
bazen kolay, bazen de zordur. Zaman, altın gibi, hatta altından daha
değerlidir. Durumları, şartları çok iyi değerlendirmek gerekir.
Eğer şartlar düşünmeyi gerektiriyorsa, düşünülmelidir. Fakat
şartlar kıvrak zekâyı gerektiriyorsa; kıvrak zekâ kullanılmalıdır.
Koşullar neyi gerektiriyorsa ona göre bir değerlendirme yapılmalıdır.
Biz de her durumun kıvrak zekâyı gerektirdiği iddiasında değiliz.
Zira kıvrak zekâyı gerektirmeyen, aksine üzerinde düşüncenin yoğunlaştırılmasını
gerekli kılan durumlar olduğu gibi, üzerinde yoğunlaşıldığı
takdirde yarardan çok zarar veren ve kıvrak zekâyı zorunlu kılan
pek çok durum vardır. Örneğin; tanımlar, şer'î hükümler ve
teknik meseleler ancak üzerinde yoğunlaşmakla bir çözüme kavuşturulabilir.
Bu gibi konuların kıvrak zekâyla ilişkisi yoktur. Dahası bu gibi
konularda kıvrak zekâyı kullanmak doğru değildir. Fakat
beklenmedik olaylar, sürpriz durumlar, art niyetle sorulan sorular ve
bütün anî durumlar kıvrak zekâyı gerektirir. Bu gibi hallerde düşünme
üzerinde yoğunlaşmak doğru değildir. Hatta düşünceden ne kadar
uzaklaşılırsa o kadar iyi olur. Böyle durumlarda, düşünme yoğunluğu
söz konusu olduğunda olaylar daha da anlaşılmaz hale gelip
insanları fırsatlardan uzaklaştırabilir; hatta düşünülen şeyin
hakikatini ortaya çıkarıp ona zarar verebilir. Bu da demektir ki,
yaşamımızda salt düşünmenin kaçınılmaz olduğu durumlar olduğu
gibi, hızlı düşünmeyi gerekli kılan durumlar da vardır. Hayat mücadelesinde
durum, neyi gerektiriyorsa o şekilde mücadele vermek gereklidir. Nasıl
belagatlı üslûpta söz, gerektiği şekilde kullanılıyorsa; aynı
şekilde hareketler ve davranışlar da olaylar karşısında takınılan
tutumla uygun olmalıdır. Durum, salt düşünmeyi gerektiriyorsa,
derin düşünme metodunu izlemek gerekir. Nasıl ki düşünme, bütün
çeşitleriyle hayat sınavının vazgeçilmez koşulu ise, kıvrak
zekâ da öyledir.
Biz burada düşünmeyi
eleştirmiyoruz. Düşünmenin, hayatımızda ne kadar önemli olduğunun
farkındayız. Biz, mekanik düşünmenin yanısıra, kıvrak zekânın,
hayatımızda pratiğinin olmamasını eleştiriyoruz.
Şüphesiz düşünme,
yaşamımızın zorunlu unsurlarından biridir. Şayet "insan
konuşan bir hayvandır." deniliyorsa bu, "insan düşünen
bir canlıdır" anlamına da gelir. İnsanları, diğer varlıklardan
ayıran özellik düşünmesidir. Akıl da öz anlamıyla, düşünmeyi
ifade eder. Beyni olsa da hayvan, düşünemez. Zira hayvanlarda akıl
yoktur. Beyin, tek başına düşünme işlevini yerine getiremez. düşünme
için başka fonksiyonların da olması gerekir. Bu yüzden düşünme,
insanın insan olmasının bir özelliğidir. Düşüncesi ve aklı
olmayan bir insan düşünülemez. Bu yüzden düşünmeye karşı
olmak akıl kârı değildir. Biz, düşünmeye değil yavaş düşünmeye,
yani hızlı düşünmemeye karşıyız. Çünkü kıvrak zekâ, hayat
sınavında başarılı olmanın vazgeçilmez koşuludur.
Kıvrak zekâ konusunda
üç noktayı göz ardı etmemek gerekir;
1-
Hızlı düşünmenin tanımı.
2-
Pratiğe geçirilmesi bakımından ne kadar gerçekçi olduğudur. Gerçi
kıvrak zekânın tanımı, onun gerçekte ne kadar pratiğe geçirileceği
hakkında bir fikir verebilir; fakat bu tanım, kıvrak zekâyı
bizzat ifade etmez. Örneğin, karşın˝zda tavrınızı
belirlemenizi gerektiren bir sürprizle karşılaştığınızda,
burada kıvrak zekâ söz konusu olmakla birlikte bu olgu, kıvrak zekânın
bizzat kendisi değildir. Zira bu olguyla ilgili kıvrak zekâ; olgu
hakkındaki belli işlemleri uygulamaya geçirmenizi sağlayacak veya
sağlamanızı gerektirecek son derece seri bir karara varmanızdır.
Söz konusu sürpriz olgu, hiç beklemediğiniz bir soruyla karşılaşmanız
şeklinde olabileceği gibi, hiç beklenmedik bir yerde bir düşmanınızın
belirmesi veya aklınıza gelmedik bir sorunun ortaya çıkması şeklinde
de tezahür edebilir. Bu gibi olgular, kıvrak zekânın kullanım
alanına girer ama bunlar, kıvrak zekânın bizzat kendisini ifade
etmezler.
3-
Kıvrak zekânın vuku bulduğu olgu ile kıvrak zekânın bizzat
kendisinin hayattan alınan örnekleri ve modelleri. Kıvrak zekâdan
doğan uygulamalar yararlı olmalarına karşın, bu tür uygulamalar
kıvrak zekânın gerek koşulu da değildirler. Zira uygulamalar bir
tek olayda hatta bir kereye mahsus kıvrak zekâda bile farklılık gösterebilirler.
Kıvrak zekâ ile düşünme
arasındaki farkı anlamış olmamız, insanların kıvrak zekâya
sahip olmalarının nasıl sağlanacağı sorusunu gündeme
getirecektir. Başka bir deyişle, özellikle kıvrak zekâya sahip
olmayan insanlar bu konuda nasıl eğitilebilirler sorusunu gündeme
getirecektir.
Bu soruya verilecek
cevap, insanı iki türe ayırmaktan geçer:
1-
Akademisyenler ve taklitçi olmayan politikacılar gibi meslekleri
icabı düşünen insanlar,
2-
Taklitçi politikacıları da bünyesine alan eğitimli eğitimsiz
halk kesimleri.
İşte bir milleti oluşturan
unsurlar, bu iki gruptan meydana gelir. Zira milleti oluşturan
unsurların temel işlevi ya düşünceyle ya da maddî işlerle uğraşmaktır.
İnsanlar bu iki gruptan birine girerler. Her biri diğerinden farklı
özelliklere sahip olduğuna göre, kıvrak zekâyı oluşturma ve eğitim
metotları da her biri için farklı farklıdır. Zira düşünmeye alışık
kişi ile ona yabancı kişi bir değildir. Dolayısıyla bunlardan
her birine götürülecek hizmet de aynı değildir. Taklitçi
politikacıların da içinde bulundukları insanların kıvrak zekâ
sahibi olmalarını sağlamak, asıl mesleği düşünmek olan
akademisyenlere nazaran daha kolaydır. Zira asıl meslekleri düşünmek
olmayan insanlara yapılacak tek işlem, onları, yaşamlarının doğal
bir parçası haline gelen kıvrak zekâya alıştırmaktır. Çünkü
insan zaten fıtrat olarak düşünme yetisine sahiptir. Başka bir
deyişle insan, konuşan, yani düşünen bir canlıdır. Örneğin,
marangozlara, demircilere, işçilere, zanaat sahiplerine, çiftçilere
ve avam tabakaya kıvrak zekâyı kazandırmak için önce işleri ve
meslekleriyle ilgili sorulardan başlayıp giderek daha çetrefil
sorular yöneltmek gerekir. Böyle bir işlem, bu kişilerde kıvrak
zekâyı doğal alışkanlık haline getirecektir. Söz gelimi, "anîden
işinizle ilgili bir sorunla karşılaşırsanız bu sorunu nasıl
halledersiniz?" şeklinde bir soru sorulabilir. Eğer kişi,
bir çok kez bu soruya doğru cevap vermişse bu cevap daha kompleks
sorulara geçişi kolaylaştırır. Eğer doğru veya yanlış bir tek
cevap verip bu cevabı tekrarlamıyorsa, doğru cevabı tekrarlamak
veya yanlış verdiği bir cevabı düzeltmek üzere, doğru cevabı
bulana, tekrar aynı hataya düşmesini önleyene dek bu işlemi sürdürmek
gerekir. Uygun düzeye gelene kadar tekrarlama işlemine devam
ettikten sonra daha kompleks konulara geçilir. Kişiye kıvrak zekâyı
kazandırmanın en kolay yolu budur. Örneğin, şöyle bir soru da
sorulabilir; "Anîden bir problemle karşılaşırsanız ne
yaparsınız?" Muhatap kişinin bu soruya sözlü olarak
cevap vermesi gerekmez. Yazılı olarak da düşüncelerini ifade
edebilir. Önemli olan düşünceler ortaya atılırken eğitimin
kitlesel olması ve salt bireye yönelik olmamasıdır. Zira kitlesel
eğitime veya insanlar için fikir üretmeye yönelik her hareket,
insanlarda ilgi uyandırır. Bu misyon, neşriyat, kitap, mektup, broşür
gibi yazılı araçlarla yerine getirilebileceği gibi sohbet,
hitabet, diyalog, vaaz biçimlerinde sözlü de olabilir. Zira hem yazılı
hem de sözlü eylemde ana hedef, insanlara fikir aktarımında
bulunmak ve kitlesel eğitimdir. Yeter ki, yazının veya sözün içeriği
bir düşünceden oluşsun ve misyon, bu düşünce temelinde yerine
getirilmiş olsun. Kuşkusuz bu fikrin, soru soran taraf ile insanlar
arasında tartışma konusu olmaması; aksine her iki tarafça doğru
olduğu kabul edilen bir fikir olması kaçınılmazdır. Bir başka
anlatımla salt düşünceden çok, mefhum olması gerekir. Zira amaç,
insanları düşünce ile ikna etmek değil; insanların davranışlarını
tanımak ve nasıl çözümler getirdiklerini öğrenmektir. Çünkü
çözüm, bu iki metodu öğrenmekten geçer.
Kişinin davranışlarını
tanımak; böylece kişinin fikirlerinin doğru mu, yanlış mı olduğunu
ortaya çıkarmak, verdiği cevapları tekrarlamak, düşünceleri üzerinde
yoğunlaşmak, düşüncelerini tekrar ifade etmesinde kendisine yardımcı
olmak, sonunda daha kompleks konulara geçiş yapma imkânı doğurur.
Sıradan insanları kıvrak zekâ konusunda eğitmek için onları, kıvrak
zekâya alıştırıp melekelerine yerleştirmek yeterlidir. Bu işlem
sürdürüldüğü takdirde sıradan insanlar, kıvrak zekâya sahip
olabilirler. Böyle insanlara kapalı sorular sormak yerine,
anlayabilecekleri açık ve net sorular sormak daha iyi olur. Sözgelimi,
"Bir sorunla karşılaşırsanız bu sorunu nasıl çözersiniz?"
veya bir çiftçiye, "Eğer yağmur yağmıyorsa ve gücün,
yapay bulutlar oluşturmaya yetmiyorsa, ektiğin ürünler için ne
yaparsın?" şeklinde sorular sorulabilir. Eğer çiftçi, bu
soruya hızlı bir şekilde cevap veriyorsa, bu kişide kıvrak zekâ
yetisi vardır anlamına gelir. Eğer cevap veremiyorsa veya yavaş
cevap veriyorsa ya da düşündükten sonra cevaplıyorsa, bu kişide
kıvrak zekâ yetisi yoktur.
Sıradan insanlara bu
gibi sorular yöneltilebilir. Çünkü bu insanlar, bilmedikleri
konular hakkında anlayabildikleri kadar fikir yürütürler. Önemli
olan, onların verdikleri cevaplar veya verdikleri cevapların belli
bir sıraya göre dizilişidir. O halde sıradan insanları, kıvrak
zekâya alıştırmak zor değildir.
Fakat bu düşünce şeklini,
akademisyenlere ve ideolojik düşünen politikacılara kazandırmak
zordur. Başka bir deyişle, meslekleri maddî işler değil de düşünce
ve bilim olan kişiler, kıvrak zekâya zor adapte edilirler. Dolayısıyla
bu kişilerde kıvrak zekâ melekesini geliştirmek için, onlarla
daha çok ilgilenmek gerekir. Kıvrak zekâ yetisi, bu insanların bir
kısmında olsa bile, hepsinde mevcut değildir. Bu nedenle bu grubun
durumuyla yakından ilgilenmek gerekir.
İlk bakışta insanın
karşılaştığı tehlikelerin, riskli durumların kıvrak zekâyı
doğurduğu düşünülebilir. Zira insan hayatı, kıvrak zekâ ile
hareket etmesini sağlayacak sürprizlerle, anlık gelişmelerle
doludur. Aynı şekilde alıştırma, egzersiz ve meleke kazanmakla kıvrak
zekânın elde edilebileceği sanılabilir. Gerçekten riskli durum
ile meleke kazanmanın da kıvrak zekâya katkısı vardır. Fakat bu
iki unsur veya bunlardan herhangi biri tek başına, bu işlevi yerine
getirmek için yeterli değildir. Bunlar tek başına; ne doktor, mühendis,
öğretmen gibi fikrî işlerle uğraşan kişilere, ne de marangoz,
demirci, işçi gibi maddî işlerde çalışan insanlara kıvrak zekâyı
sağlayamaz. Zira insanların risk ortamında yaşaması, egzersiz
yapma ve adapte olma gibi unsurlar, insanların kıvrak zekâ çerçevesinde
düşünmesine yardımcı olabilirler. Fakat tek başlarına, kişinin
kıvrak zekâya sahip olmasını sağlayamazlar.
Maddî işlerle meşgul
kişilere -ki onlar halkın ezici çoğunluğunu oluştururlar- hızlı
düşünme yetisini kazandırmak, daha önce söylediğimiz gibi,
ancak kitlesel eğitimle mümkün olabilir. Bu kişilerin, kıvrak düşünmelerini
sağlayacak fikirlerin üretilmesi gerekir. Örneğin; yaptığı işle
ilgili veya bir sürprizle karşılaştığında ne yapması gerektiği
ile ilgili sorular sorulabilir. Öğretmen ve ideolojik düşünen
siyasetçiler gibi düşünmeyle iç içe yaşayan kişilere, bu
yeteneği vermek için ise yapılacak şey onları, kıvrak zekâya teşvik
etmektir. Çünkü kıvrak zekâ, felsefî anlamda derinlik isteyen
bir yeti olmasına karşılık, aynı zamanda mekanik felsefenin alanına
giren mekanik bir konudur. Bu özelliğinden dolayı kavramsal olarak
fazla kurcalamadan, olduğu gibi yaşama geçirmek gerekir. Başka bir
deyişle düşünmeyle uğraşan kişilere, kıvrak zekâya sahip
olmaları gerektiği empoze edilmelidir. Hiç ayrıntıya girmeden;
onlara çeşitli sorular sormadan; hatta kıvrak zekânın ne anlama
geldiği açıklanmadan sadece teşvik yardımıyla bu kişiler, kıvrak
zekâya alıştırılabilirler. Çünkü bahsettiğimiz kişiler, sürekli
fikirle ve ilimle meşgul olduklarından, karşılaştıkları her
problemin çözümünde yine düşünmeye başvururlar ve zamanla bu,
onlarda bir meleke haline gelir. Bu yüzden bu kişiler, yavaş düşünme
hastalığına müptela olurlar. Oysa sık sık kendilerine, kıvrak
zekâya sahip olmaları gerektiği telkin edilirse, kıvrak zekâ
melekesini kazanırlar. Sözün kısası; bu gruba giren kişileri kıvrak
zekâya teşvik etmek; onlara sık sık bunu hatırlatmak yeterlidir.
Bu insanların zaten düşünceyle iç içe oldukları unutulmamalıdır.
Zaten düşünme, bu kişilerin
günlük işleri olduğundan zamanla, onların rutin alışkanlıkları
haline gelmiştir. Bu nedenle düşünmeyle iç içe olan kişilerin,
kendilerine sorulan sorular veya bilgi istenen konular hakkında sık
sık: "Bu konu, iyice araştırma gerektiren bir konudur"
şeklindeki sözlerine tanık oluruz. Mesele, araştırmayı
gerektirsin gerektirmesin cevap hazırdır; "Araştırma
gerektiren bir konu." İşte bu kişileri, kıvrak zekâya
adapte etmek ve araştırmayı gerektiren konularla araştırmayı
gerektirmeyen konuları birbirinden ayırt etmesini sağlamak için, sürekli
‘kıvrak zekâ ile hareket etmeleri gerektiği’ telkin
edilmelidir. Bu şekilde kişi, düşüncelerini hızlı bir şekilde
kategorilere ayırarak, her hangi bir şey hakkında hızlı bir
karara varabilir. O zaman, “A! Demek kıvrak zekâ buymuş"
diye düşünür ve konunun hiç de araştırmayı gerektirmeyen bir
konu olduğunu anlar. Herhangi bir engelle karşılaştığında ise,
konunun araştırma gerektiren türden olduğunu ve kıvrak zekâyla
çözülecek bir mesele olmadığını algılar.
<<<<
>>>>>
|