|
ZEKÂ VE HIZLI DÜŞÜNME
İnsanların çoğu
veya başka bir ifadeyle % 90' dan fazlası zekidir. İnsanların içinde
az sayıda dâhi olduğu gibi, yine az sayıda aptal vardır. Bu azınlık
hakkında verilecek her hangi bir hüküm yoktur. Bu nedenle biz,
insanların geneli, yani %90'ı hakkında konuşuyoruz. Dâhilere söyleyecek
sözümüz yoktur. Çünkü kıvrak zekâ, dâhi olmanın
prensiplerinden biridir. Kıvrak zekâ yetisi, yaratılıştan bu kişilerde
zaten mevcuttur. Aptallara gelince onları tedavi etmek, abesle iştigal
etmekle eştir. Eskiler "devasız dert" diyorlar ya,
işte o türden. Bu yüzden burada onları kastetmiyoruz. Biz ne kadar
çaba gösterirsek gösterelim onlar, aptal kalmaya devam
edeceklerdir. İster marangoz, demirci gibi maddî işlerde çalışanlardan
olsun; ister öğretmen, siyasetçi gibi düşünmeyle ilgili
insanlardan olsun aptal grubuna giren kişilere, kıvrak zekâ yolunda
verilen çabaların yararı yoktur. Zira bu kişilerin icra ettikleri
meslekler, onların entellektüel kişiliklerine bir şey kazandırmaz.
Sorun, onların yaratılışlarıyla ilgilidir. Bizim öne sürdüğümüz
çözümler, insanların geneline yöneliktir.
Zekâ da tıpkı kıvrak
zekâ gibi bir tanıma gereksinim duymakla birlikte, aynı zamanda
mekanik türün kapsamına da girebilir. Zekânın tanımını yapmak
yararlı olmasına rağmen onu, mekanik olarak kabul etmek en iyi
metottur. Bu nedenle zekâyı tanıyıp onu, mekanik bir varlık
olarak kabul edersek; bu kelimenin mahiyetini anlamak için kelimeyi
seslendirmemiz yeter. Zaten insanların çoğu, sadece "zekâ"
sözcüğünün mahiyetini algılayarak insanlarla sosyal ilişkilere
girerek zeki ile zeki olmayanı, dâhi ile dâhi olmayanı birbirinden
ayırt edebiliyorlar.
Zekâ, çabucak sezme
ve çabucak bağlantı kurma yetisidir. Bunun dışında yapılan diğer
tanımlar, gereksiz ayrıntılara girmektir. Akıl, duyular aracılığıyla
dış dünyayı beyne taşımak ve beynin sahip olduğu ön bilgiler
yardımıyla da nakledilen realiteleri (dış dünyayı) yorumlamaktır.
Aklın bu tanımı, zekânın da tanımını açıklamaktadır. Algının
sür’atli olması, dış dünyanın beyne taşınmasının sür’atli
olması demektir. Beyindeki ön bilgiler ise, beyinle dış dünya
arasındaki bağlantıyı kurma işlevi görmektedir. O halde zekâ; sür’atli
algılama, süratli bağlantı kurma yetisidir dersek yanlış söylemiş
olmayız. Zekâ, akıl veya düşünmenin bir türüdür. Akıl ve düşünme
için geçerli olan her şey, zekâ için de geçerlidir. Eğer dikkat
edilirse zekânın da algılama ve bağlantı kurma esası üzerine
kurulu olduğu anlaşılır. Algılayıp bağlantı kurma hızı zekâyı,
yani "seçkin aklı" veya "seçkin düşünceyi"
temsil eder.
Bu bağlamda zekâ, kıvrak
zekâyla eştir. Aptallar burada bahis konusu olmadıklarından -çünkü
onları tedavi etmek son derece zor veya imkânsızdır- dâhi kişiler
de zaten yaratılış olarak hızlı düşünmeye sahip olduklarından,
geriye insanların geneli kalıyor. İşte bu insanların geneli, kıvrak
zekâ için gerekli zekâya sahiptirler fakat, bunu sağlamak için eğitilmeleri
gerekmektedir. Onların kıvrak zekâya sahip olmalarını sağlamak
demek, hızlı algılamalarını ve hızlı bir şekilde bağlantı
kurmalarını sağlamak, yani zekâlarını eğitimden geçirmek
demektir. Bu bağlamda zekâ ile kıvrak zekâ, birbirinden ayrılmayan
ikiz kardeşler gibidirler. Zira kıvrak düşünebilmek için, zekânın
da var olması şarttır. Eğer zekâ yoksa, kıvrak zekâ da yoktur.
Maddi işlerde çalışanlar
ile düşünmeyle ilgili işlerde çalışanlar, zekâ bakımından
aynı olduklarına göre bu gruba giren tüm şahıslar, genel insan
kategorisine girmektedirler. Bu yüzden kişinin, yaptığı işle bağlantılı
olmasına; hatta ona yarar sağlamasına ve kıvrak zekâya ne denli
hazırlıklı olduğunu göstermesine rağmen zekâ, kişinin yaptığı
işle doğrudan ilgili değildir. Kendilerinden kıvrak zekâ ile
hareket etmeleri talep edilen kişilerle, çeşitli sorular vasıtasıyla
kıvrak zekâya alıştırılan kişiler, aslında aynı zekâya sahip
kişilerdir. Bu kişiler, zekâlarını ya düşünceyle paralel
olarak geliştirirler ya da zekâsını zorunlu olarak kullanana dek
kişiyi, zekâ testlerine tabi kılmakla hedefe ulaşırlar. Bu yüzden
kişiyi zekâ testine tabi kılan şahıs da zekâsını kullanmış
olur. Zira bu kişi, zekâyla ilgili soruların türünü seçerken,
burada zekâ devreye girer. Gerçekte her iki durumda da (yani düşünmeyle
ilgili ve maddî işlerde çalışan) kişi, zekâsını kendisi
kullanma yoluna gider. Her iki durumda kişi, zekâsını kendisi
kullanmakla birlikte; bir gösterge veya etki olmaksızın veya tam
tersi bir şekilde yani bir gösterge ve etki yardımıyla gerçekleştirir.
İşte ikisi arasındaki fark, burada ortaya çıkıyor. O halde kıvrak
zekâ, zekâ; zekâ da kıvrak zekâ demektir.
Burada zekâyla kıvrak
zekâ arasında tam bir bağ olduğu ortaya çıkar. Bir yerde kıvrak
zekâ varsa, orada zekâ da vardır. O halde kıvrak zekâ ile zekâ,
ayrı ayrı kavramlar olsalar da öz olarak aynı şeyi ifade ederler.
Fakat kıvrak zekâda, zekânın kullanılması esastır. Kişi, ister
kendilerine kıvrak zekâ aşılanması gereken maddî işlerde çalışan
biri olsun; ister kıvrak zekâ aşılanması gerekmeyen fakat,
kendisinde zaten var olan düşünmeye hız kazandırılması gereken
fikirle, iç içe olan işlerde çalışan bir birey olsun her iki
durumda da esas olan, zekânın kullanılmasıdır.
Ancak burada, şu
sorular gündeme gelmektedir. Peki ama, zekâ nasıl kullanılabilir?
Kişiler nasıl zekâlarını kullanmış olurlar?
Bu soruları
cevaplamaya geçmeden önce "Zekâ nasıl kullanılabilir?"
sorusundan başlayalım. Zekâ, hızlı algılama ve hızlı bağlantı
kurma yetisi olduğuna göre algılama yetisi de ancak, maddî
(materyal) veya düşünsel bir dış etkenden doğabilir. Görüldüğü
gibi algı, zekânın kullanım evrelerinin ilk basamağını oluşturmaktadır.
Algının hızlı bir şekilde gerçekleşmesi ise algılanılan şeyin
uyarıcı olma (duyarlılık) derecesine bağlıdır. Algıya karşı
duyarlı olmak (tetikte olmak), insan için zorunlu bir reflekstir.
Buradaki duyarlılıktan kasıt, kişinin bakışını, hissettiği dış
etkene yöneltmesidir. Sözgelimi, caddede seyreden bir arabanın içindesiniz.
O sırada caddede akmakta olan bir sıvıyı gördüğünüzü
varsayalım. Eğer akan bu maddenin benzin olduğunu ve en azından
yangının çıkmasına sebep olacağını kafanızdan geçirip idrak
ediyorsanız bu, bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunuzu seri bir
şekilde düşünüyorsunuz anlamına gelir. Dolayısıyla caddeden kaçmak
için gerekli işlemleri yapmaya koyulursunuz. Eğer kıvrak zekâya
sahip biriyseniz, kurtulmak için anında girişimde bulunur, vakit
kaybetmeksizin, son derece seri bir şekilde caddeden uzaklaşırsınız.
Fakat bu maddenin benzin olduğunu fark etmemişseniz, söz konusu
maddenin yanıcı bir madde olduğu da aklınıza gelmez. Caddede
seyretmeye devam eder; benzin yandığında ise kendinizi alevlerin içinde
bulursunuz. Çünkü siz, kıvrak düşünmediniz, yani akmakta olan
maddenin benzin olduğunu ve yanıcı bir özelliğe sahip olduğunu
fark edemediniz. Bu durumda siz de yanarsınız; arabanız da yanar. Kıvrak
zekâ ile hareket etmediğiniz için kendinizi ve arabanızı
kurtaramazsınız. Bu ise sizin kıvrak düşünememenizin sonucudur.
Kıvrak algılama,
dikkat etmekten doğar. Bir şeye dikkat ettikten sonra onu hızlı
algılamak, kişinin zekâsını kullanmaya başlamasını sağlar.
Olaylar arasında hızlı bağlantı kurmak ise, anılan örnekte de
olduğu gibi benzinin, en azından yanıcı bir madde olmasıyla
ilgili ön bilgilerin kullanılmasından ileri gelir. Caddede akan
maddenin benzin olduğu, çer çöp veya su olmadığıyla ilgili
sahip olduğunuz bu ön bilgiler sizi, bu bilgileri kullanmaya iten ve
olayla bağlantı kurmanızı sağlayan bilgilerdir. Dikkat etmekten
doğan algılama hızı, olaylar arasında bağlantı kurmanın; daha
sonra bu bağlantıyı hızlandırmanın nedenidir. Yangın çıkma
tehlikesinin, hızlı bağlantı kurmayı sağladığı düşünülebilir.
Ancak tehlike, hızlı bağlantı kurmaya değil; alınması gereken işlemlere,
önlemlere ön ayak olan bir faktördür. Anılan örnekte hızlı bağlantı
kurma olgusu, akan maddenin benzin olduğunu kavramaktan ortaya çıkmıştır.
Benzinin yanıcı bir madde olduğunu kavramanız, önceden bildiğiniz
bir bilgidir. İşte bu bilgiyle seri bir şekilde bağlantı kurulmuştur.
Zaten karşılaşmış olduğunuz dış etken sizi, hızlı bir şekilde
bağlantı kurmaya itmiştir. İşte bağlantı kurma hızı, bu şekilde
gerçekleşmiştir. Caddede olup biteni kavramanın sonucu olarak, hızlı
bir şekilde algılama ve hemen ardından bağlantı kurma yetisini,
bu biçimde elde edebilirsiniz. Zekânın kullanılması da bundan ibârettir.
O halde zekânın kullanılması; algılanan veya algılanmakta olan
realiteye karşı uyanık olmak ve hemen ardından bu dış faktörle
ilgili sahip olduğunuz ön bilgilerle bağlantı kurmak, dolayısıyla
çabuk kavrama yetisine sahip olmaktır. Zaten bu çabuk kavrama
yetisi, zekânın kullanılmasından doğmuştur. Bu nedenle, "kıvrak
zekâ; zekânın kullanılması veya zekânın kullanılmasından doğan
bir üründür" şeklinde bir tanımlamaya gidilmektedir. Sözün
özü, kıvrak zekâda zekânın kullanılması esastır.
“Hızlı düşünmeyi
sağlamak amacıyla, zekâyı kullanmak gerektiği için insanlar, zekâlarını
kullanma konusunda teşvik edilmelidirler"
şeklinde bir düşünce ileri sürülebilir. Bu teze cevap olarak
diyebiliriz ki; zekânın kullanılması, o kadar kolay olmamasına rağmen,
hem temel hem de sonuçtur. Öyleyse kıvrak zekâyı sağlamak için,
bir göstergenin ve faktörün var olması gerekir. Ayrıca bunun dışında
bu kavramın, felsefî ve zihinsel yönünü düşünmeden onun,
mekanik bir kavram olduğunu kabul ederek, sadece tanımak için söz
konusu ismi vermek, kıvrak zekânın sağlanması için yeterlidir.
Bu ise, kıvrak zekâyı oluşturmaya yönelik en etkili metottur. Zekâ,
tahlil ve derin düşünme metodundan ibaret olmasıyla birlikte,
kullanılması oldukça zordur. Zekâyı temel olarak ele alıp
nedenlerini sıralamaktansa, onu kendi haline bırakmak; doğal olarak
oluşmasını sağlamak en iyi yoldur. Kıvrak zekâyı meydana
getirmek için, bu yolu izlemek şarttır. Eğer kıvrak zekâ
eksenindeysek zekâ, hızlı düşünme eylemini gerçekleştirebilir.
Fakat hızlı düşünmenin dışında bir eksende seyrediyorsak, bu
eylemi gerçekleştirmeyebiliriz de. Her iki durumda da zekânın
kullanılması söz konusudur. Bu nedenle zekâ, her halükarda kullanılır.
Ancak kıvrak zekâ için, kıvrak zekâ ekseninde seyretmemiz
gerekir. O halde zekânın kullanılması, amaç değil araçtır. Zekâyı
amaç olmaktan soyutlamak için de onu, son derece doğal bir şekilde
kullanma yoluna gitmek gerekir.
Zekânın kullanılması,
özellikle kıvrak zekâda çok önemlidir. Fakat zekânın, kıvrak
zekâ aracı olarak kullanımı son derece doğal ve kendiliğinden
olmalıdır.
Çünkü zekâyı bir
amaç olarak kullanmak, kıvrak zekâya yakınlaşmayı sağlamak
yerine kişiyi, ondan uzaklaştırır. Kıvrak zekâyı ortaya çıkarmak
yerine, onu yok ederek tam tersi bir etki meydana getirir. Bu
nedenlerdir ki kıvrak zekâ, direkt olarak zekânın kullanılmasından
oluşmaz. Zekânın kullanılması, bir anlamda kıvrak zekâ anlamına
geliyorsa da kıvrak zekâ, aslında birtakım gösterge ve etkilerden
veya bu kavramın mekanik olarak kullanılmasından doğmaktadır.
Öte yandan kıvrak zekâyı,
sadece zeki insanların elde edebileceklerini veya elde etmek için çaba
göstereceklerini söylemiştik. Burada zeki insanlardan kasıt; ne dâhiler
ne de geri zekâlı insanlardır. Kastedilen, normal zekâya sahip kişilerdir.
Bu anlamda ümmetin %90 oranındaki çoğunluğunu, zeki insanlar oluşturmaktadır.
İşte yaptıkları işler farklı farklı olsa da kıvrak zekâ
yetisine sahip olması gerekenler, bu çoğunluğa girenlerdir. Hayat
mücadelesi vermek için bu bir zorunluluktur. Zira hayat, sürprizlerle
doludur. Bir öğretmeni ele alalım. Onun görevi, öğrencinin belli
bilgilere ulaşmasını sağlamaktır. Onun bu misyonu, salt düşünmeyle
ilgilidir. Bu yüzden ders esnasında, birtakım sürprizlerle karşı
karşıya kalabilir. Bilmediği veya farklı bir biçimde bildiği
konularla karşılaşılabilir. Öğretmen, böyle bir durumla karşı
karşıya kaldığında nasıl bir yol izleyecek? Kendini düşünmeye,
araştırmaya verirse iş, daha da içinden çıkılmaz bir hale
gelebilir. Ya da apaçık bildiği bilgilerin, kapalı bir görüntü
vermesine neden olabilir. Bunun ötesinde öğrencileri tarafından
sorulan sürpriz sorularla karşılaşabilir. Zeki bildiği öğrencinin
aptal; aptal bildiği öğrencinin de zeki olduğu ortaya çıkabilir.
Bir öğrencinin, bildiği halde sorduğu kasıtlı sorularına
muhatap olabilir. Aynı şekilde öğrencilerin, maddî sürprizlerle
karşılaşmalarına tanık olabilir. Örneğin, bir öğrenci bayılabilir
veya sınıftan çıkıp bir daha dönmeyebilir. İşte öğretmen, bu
ve benzeri sürprizlerle karşılaştığında, eğer kıvrak zekâ
yetisine sahip ise istediği veya olması gereken sonuca götüren önlemleri
alabilir. Aksi takdirde ya çıkmaza girer ya da gerçekleşmesini
istemediği veya olmaması gereken ters sonuçlara neden olacak şekilde
girişimlerde bulunabilir. Bu yüzden öğretmenlerin, kıvrak zekâ
yetisine sahip olmaları şarttır. Çünkü kendilerinden veya bir dış
faktörden doğacak olası sürprizlere karşı, düşünülen çözümle
uyum halinde olacak eylemlere girişmeleri gerekir Aksi takdirde ya
bocalarlar ya da zararlı bir sonuca neden olacak eylemlere girişirler.
Bu da onları, kritik bir durumla karşı karşıya bırakır. Onlarla
birlikte toplum da kaybeder ve yok oluşa mahkum olur.
Öğretmen için söylenenler
mühendis, doktor, siyasetçi ve fikirle uğraşanlar için de geçerlidir.
Bu kişiler, fikrin bizzat kendisiyle ilgili sürprizlerle karşılaşabilirler.
Maddî işlerin düşünmeyle bağlantılı yönlerine ve kullandıkları
maddenin kendisiyle ilgili sürprizlere örneğin; öğrenciyle öğretmen,
hasta ile doktor, proje ile mühendis ilişkisinden doğan anî
sorunlara tanık olabilirler. Bu durumda kıvrak zekâ, vazgeçilmez
bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekilde işçiler,
iş adamları, çiftçiler ve sanat erbabı da birtakım sürprizlerle
karşılaşabilirler -ki bu kişilerin, işleri ile ilgili olsun ya da
olmasın günlük hayatlarında anî sorunlarla karşılaştıkları,
şüphe götürmez bir gerçektir.- Bu durumda sürprizlere karşı
bir işlemin yapılması kaçınılmazdır. Bu işlemin yararlı mı
yoksa zararlı mı olduğu veya yerinde ve zamanında yapılıp yapılmadığı,
onun gerçekliğine bağlıdır. Zira söz konusu işlemle bu işlemin
gerçeğe yakınlığı, farklı farklı şeylerdir. Kişilerin kıvrak
zekâya sahip olup olmadıklarına paralel olarak işlemi, pratiğe geçirme
biçimi de farklılık arz eder. İşlemin doğru ve sağlıklı bir
biçimde pratiğe geçirilmesi için -ister maddî ister düşünsel işlerle
uğraşsın- her insana, kıvrak zekâ yetisini verme mecburiyeti vardır.
Planlanan hedefe, yani sonuca ancak bu yolla varılabilir. İnsanların
çoğunun zeki olduğunu söylememize rağmen, sahip oldukları zekânın
güçlülükzayıflık derecesine paralel olarak, kıvrak düşünmeleri
de farklıdır. Dahası, insanlara kıvrak düşünme melekesini
vermek, onların zekâ derecelerine göre değişir. O halde kıvrak düşünme
veya kıvrak düşünme melekesini kazandırma işlemi; insan zekâsına
bağlıdır. Başka bir ifadeyle zekânın var olması, kıvrak düşünmeyi
sağlamanın gerçek koşuludur.
Zekâ, hayatın
temelini teşkil etmesinin yanında; bir işlemin pratiğe geçirilmesi
için de gereklidir. İşlem kararının, kıvrak zekâ veya zekânın
kullanılması suretiyle sağlandığı doğrudur, fakat hem kıvrak
zekâ hem de zekânın kullanılması, zekânın varlığına bağlıdır.
Çünkü karar verilen işlem, kıvrak zekâ veya zekâ kullanımının
sonucu olarak ortaya çıktığı için zekâ, önemli bir yer teşkil
eder. İşlemi ortaya koymak için zekâya (yani fıtrî zekâya)
ihtiyaç vardır. Benzin örneğine dönelim. Şoför, caddede akmakta
olan sıvının benzin olduğunu fark eder etmez ve ön bilgileriyle
bağlantı kurarak benzinin yanıcı bir madde olduğunu aklından geçirir
geçirmez, hemen yolu terk etme işlemini pratiğe geçirmiştir.
Ancak onun yolu terk etme işlemi, bir tehlikeyi sezme veya kıvrak
zekâdan doğduğu gibi, aynı zamanda bir problemin habercisi de
olabilirdi. Çıkışı engelleyen veya zorlaştıran unsurlar söz
konusu olduğundan, bu zorluğu aşmak için şoförün, zekâya
ihtiyacı vardır.
Demek ki bir işleme
girişirken, doğuştan gelen doğal zekânın olması şarttır. Zekâ,
insan hayatında her şeydir dersek; yüzde yüz doğru söylemiş
oluruz. Zekâ, kıvrak zekâ için şart olduğu gibi, bir işlemi
pratiğe geçirmek için de vazgeçilmez koşuldur. Zekâdan
soyutlanarak yapılan bir işlem, insanın karşı karşıya kaldığı
problemi kompleks hale getirebildiği kadar, bu problemden
kurtarabilir de. İki alternatiften her biri, zekânın kullanım içeriğinden
doğar. Çünkü benzin örneğinde olduğu gibi, yoldan çabucak
uzaklaşarak riskten kurtulma işlemi, zekâ tarafından ortaya konmuştur.
Aynı şekilde riski arttıracak bir işlem de pratiğe geçebilirdi,
ki bu da zekânın yokluğunu gösterir. Zira akan maddenin benzin
olduğunu fark edip ardından benzinin, yanıcı bir madde olduğu gerçeğiyle
bağlantı kurduktan sonra, bu riski aşmada kendisine yardım edecek
zekâyı kullanmaksızın; "ola ki bir çıkış yolu
bulurum" diye risk alanında seyretmeye devam etmesinin, kişiye
ne gibi bir yararı olabilir ki? Bu, tehlikenin boyutunu daha da arttırıp
kişiyi yok oluşa götürmez mi? Demek ki, gerekli işlemin pratiğe
geçirilmesi için, zekânın var olması şarttır. Zira zekâ, kıvrak
zekânın ve kıvrak zekâdan doğan işlemin yapılmasında
zaruridir.
Risk veya tehlikeyi aşmak
için, olumlu-olumsuz bir işlemin seçilmesi gerekir. Fakat bu "seçme"nin
kendisi de zekâya bağlıdır. Eğer kişi zekiyse yapılması
gereken işlemi pratiğe geçirir; değilse riskin daha da büyümesine
yol açabilecek bir işleme girişir. Bu nedenle zekânın varlığı,
insanın kendisini daha fazla riske atacak işlemi değil, tam tersine
kendisini kurtaracak işlemi seçmesi için zarurî bir unsur olarak
karşımıza çıkmaktadır. Zekâ, kıvrak düşünme için zorunlu
olduğu kadar, bir işleme karar vermek için de zorunludur. Dahası,
hayatımızın temel taşı olduğundan zekâ, her şey için vazgeçilmez
bir unsurdur.
<<<<<
>>>>>
|