|
PROBLEM
Şu anda karşı karşıya
bulunduğumuz sorun, düşünmeyi nasıl kazanacağımız sorunu değildir.
Çünkü düşünme, insanın zaten doğal bir biçimde ve yaratılış
olarak sahip olduğu bir faktördür. İnsanın; beyne ve dünyayı
beyne taşıyan algılama gücüne sahip olarak yaratıldığı, şüphe
götürmez bir gerçektir. Geriye, ön bilgilere sahip olma ve algılama
gücünün beyne taşıdığı dış faktörün varlığı kalıyor.
Beyin ve algılama, doğduğu andan itibaren insanda var olan iki
unsurdur. Bu yüzden bunları keşfetmek için, herhangi bir çalışmaya
gerek yoktur. Dış faktörler çeşit çeşittir. İnsan, her şeyden
önce yaşamı aracılığı ile pek çok dış faktörle tanışır.
İnsan duyusu, olayların meydana getirdiği bu faktörleri sürekli
beyne nakletmekle meşguldür. İşte bu nakletme işlemi sürdükçe,
düşünme oluşur. Kişinin sahip olduğu bu faktörleri yorumlamasını
sağlayan ön bilgiler, beyne nakletme işini son derece kolaylaştırır.
Bu nedenle insanın zaten önceden sahip olduğu düşünme, onun için
herhangi bir sorun teşkil etmez. Dolayısıyla düşünmeyi nasıl sağlayacağız
gibi bir sorun da söz konusu değildir. Bütün sorun, Batı
emperyalizmi ve Sovyet Rusya'nın da içinde bulunduğu Batı "kâfirler"idir.
Batı, yaptığı araştırmalar sonunda İslâm Dünyasında, düşünmenin
var olduğunu anlamış, bütün çabasını bu düşünmeyi sekteye uğratma
üzerinde yoğunlaştırmıştır. Artık Batı’nın yegâne gayesi,
“İslâm Dünyasında düşünme nasıl verimsiz hale
getirilebilir” veya “düşünme, sekteye uğratılamadığı
takdirde nasıl zararlı hale dönüştürülebilir” planını
hayata geçirmek olmuştur. Batı, insanın düşünen bir canlı olduğunu
ve insanın, var oldukça düşünme biçiminin de doğal olarak var
olması gerektiğini, hatta insan düşüncesinin sekteye uğratılmasının
mümkün olmadığını bildiği için tüm performansını, İslâm düşüncesinin
zararlı hale getirilmesi için harcamıştır. İşte sorun, burada
ortaya çıkıyor. Başka bir ifadeyle sorun, düşünmenin zararlı
bir hale getirilmesiyle ilgilidir. O halde düşünme eylemi, bu
zararlardan nasıl kurtarılabilir? Nasıl faydalı hale
getirilebilir? Bu soruların cevabı, düşünmenin bizzat kendisinde
gizlidir. Evet, Batılı olmayan insan da düşünüyor; fakat düşünmede
israfa, ifrata kaçıyor. Her şey, ama her şey hakkında düşünüyor;
her şeyin felsefesini yapmaya yelteniyor. Bu durumdan iki sorun
ortaya çıkmıştır:
Birincisi;
mekanik varlıklar hakkında bile, sözgelimi "sandalye",
"tepsi" veya "fincan"ın mahiyeti
hakkında fikir yürütüp felsefe yapılmasıdır. Bu durum, nesneyi
doğallığından ve gerçek özünden o kadar uzaklaştırıyor ki
nesne, bilinmezliğe sürükleniyor ve daha da içinden çıkılmaz
hale getiriliyor. Artık dinleyici veya okuyucu ne sandalye, ne tepsi
ne de fincanın mahiyetini anlayamaz hale geliyor. Sadece özünü
kavramak amacıyla bu nesnelere ad vermenin ötesine gidilmemiş
olsaydı; nesneler oldukları gibi tanınırlardı. Nesneleri
bilinmezliğe sürükleyen faktör, onlar hakkında olur olmadık düşünceler
ileri sürüp felsefe yoluna gidilmesidir. O halde ister maddî ister
manevî olsun, nesneleri kapalılıktan kurtarmak için bu biçim düşünmeyi,
felsefeyi terk etmek gerekir. Örneğin; "macera" kavramını
ele alalım. Bu kavram, sadece adlandırılma ile sınırlı kalsaydı
kavramın mahiyeti, anlaşılırdı. Fakat kavram hakkında felsefî düşünceler
yürütüldüğü zaman "macera" kavramı, bilinen
anlamından sapıp önceden planlanmış bir "macera" haline
gelir. Kıvrak zekâ, akıl ve zekânın kullanılması gibi kavramlar
da buna benzer. İçine daldıkça, kavramlar üzerinde felsefî düşünceler
yürüttükçe bilinmezliğe sürüklenirler. Bu nedenle bu kavramlar
üzerinden felsefî düşünceyi kaldırmadıkça kavramlar, kapalı
olmaya devam ederler. İşte bu noktada zararlı düşünce ortaya çıkıyor.
Düşünmede zararın derecesi; onun kapsamında ve olur olmadık her
şeye uygulanmasında somutlaşıyor. Zararlı düşünce, mekanik düşüncenin
kapsamına giriyor. Başka bir ifadeyle mekanik nesnelerin üzerinde
gereksiz yere felsefî düşünceler yürütmek, zararlı düşünceyi
doğurur.
İkinci nokta
ise; her şeyi düşünceyle örmenin kıvrak zekâyla ters orantılı
olması, yani kişinin yavaş düşünmesine neden olmasıdır. Zira kıvrak
zekâya sahip olmak için seri bir şekilde düşünmek gerekir. Fakat
genelde yaygın olan, araştırma ve incelemeye dayalı yavaş düşünme
biçimidir. İnsanlar bu düşünme biçimine alışmışlardır ve
sadece bu tip düşünceden zevk duymaktadırlar. İnsan hayatında
yavaş düşünme temel olunca; her şeyin ama her şeyin araştırmaya,
incelemeye dayalı olması son derece doğaldır. Burada sür’atin
yeri olmadığına göre, kıvrak zekâ da söz konusu değildir. Zira
her şey, araştırmaya dayalı olarak var olmaz. Kıvrak zekâ, araştırmaya
dayalı olmayan bir düşüncedir. Düşüncenin araştırmaya,
incelemeye dayalı olmaması zaten kıvrak zekânın temel özelliğidir.
Böyle olduğu için de kıvrak zekâ, yavaş düşünmeye alışık
kişiler tarafından sevilmez. Dolayısıyla bu tür kişilerin, kıvrak
zekâya sahip olmaları beklenmez.
Bizi bu noktaya, Batı
emperyalizmi getirmiş ve düşüncenin, karşımıza bir problem
olarak çıkmasına neden olmuştur. Burada sorun, düşünmenin
kendisi değil bu tip düşünmenin, fayda yerine zarar vermesidir. Kısaca
sorun, düşünmenin zararlı hale gelmesidir. Bu sorunun çözümü
ise, zararın ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Peki ama düşünme,
zarardan nasıl arındırılabilir? İşte cevaplanması gereken soru
budur. Bireyde düşünme, doğal olarak mevcut olduğuna göre sorun,
düşünmenin mevcut olup olmaması değildir. Yegâne sorun; “düşünmeyi
zarardan nasıl arındırabiliriz” sorunudur.
Soruya cevap vermeden
evvel Batı'nın, her şeyden önce düşman olduğunu ve bütün
fikirlerinin şüpheyle karşılanması gerektiğini bilmemiz gerekir.
Batı'dan bir fikir alınacağı zaman bu fikrin, ne olduğu; neyi amaçladığı;
niçin ortaya atıldığı iyice araştırıldıktan sonra alınmalıdır.
Yani Batılı düşünceye, kuşkuyla bakmak esastır. Özellikle
fikir alanında Batı'nın, bize ihraç ettiği malzemelere kuşkuyla
bakmadığımız sürece onun, bize empoze ettiği Batı düşüncesinin
esiri ve kurbanları olmaya devam ederiz. Öyleyse atılması gereken
ilk adım, Batı'ya ve kendisi için bile olsa ortaya attığı her şeye
kuşkuyla bakmaktır. Zira Batı'nın, bizi saptırmak için kendini
bile feda edebileceğini unutmamak gerekir. Saptırma, kendi ulusunu
fedâ etmek pahasına da olsa Batı'nın, temel politikasıdır. Bu,
onun en güçlü silahıdır. Bu nedenle İslâm ülkelerinin veya Müslümanların
izleyeceği temel politika, Batı'ya ve Batı'dan gelen her şeye karşı
kuşku ile yaklaşmaktır.
Bu kuşku eyleminden
sonra ikinci adım olarak düşünmek, ardından da düşünmeyi
zarardan arındırmak geliyor. Zira Batı, bizleri saptırmak için
nasıl düşünülmesi gerektiğini de empoze etmiş olabilir. Bizleri
düşünmeye ve düşünmenin yaygınlaştırılmasına teşvik
edebilir. Bundan da kuşku duymak gerekir. Düşünme, insan fıtratında
zaten var olduğuna göre bu teşvik neden? Batı, kasıtlı olarak
bunu teşvik etmekte ve bundan belli hedeflere ulaşmayı amaçlamaktadır.
Bu nedenle bu hedeflerin üzerinde durmak, onları tanımak ve
getireceği sonuçlara karşı tedbir almak gereklidir.
Batı'nın, düşünmeyi
ön plana çıkarıp teşvik etmesinin sebebi; düşünmeyi kutsallaştırmak,
onu bir amaç haline getirmek ve duygulardan arındırıp etkisiz hale
getirmektir. Fakat unutulmamalıdır ki insan, hem akıl hem de
duygudan müteşekkildir. İnsan, ne tek başına akıldır ne de tek
başına duygudur. Her ikisi de insanın, ayrılmaz iki parçasıdır.
Fakat hareketin lideri duygu değil, akıldır. Zira duygu, coşkun
hislerden meydana geldiği için lider olmaya, uygun olmayan bir faktördür.
Üstelik sür’atle alevlenip süratle söndüğü için de öncü
olamaz. İnsan, hem akıl hem de duygudan müteşekkil olduğu halde
komuta merkezi, duyguya değil akla verilmelidir. Komuta merkezini
akla verdiğimiz takdirde Batı'nın, düşünmeyi neden teşvik ettiğini
anlarız. Fakat bunun yanında duyguyu da elden bırakmamak gerekir.
Onu, gerektiği yerde serbest bırakmak yani aklın öncülüğünde yürütmek
gerekir. Böylece düşünmeye teşvik zararının, ilk aşamasından
kurtulmuş oluruz.
Bundan kurtulmak demek,
aklın kutsallıktan arındırılması demektir. Aklın öncülüğünde
duyguyu harekete geçirmekle de aklın, tek başına varlığını sürdürmesini
önlemiş oluruz. Batı'nın empoze ettiği "salt akıl"dan,
dolayısıyla onun zararlarından kurtulmanın tek yolu budur. Ancak
bu yolla Batı'nın düşünmeyi empoze etme eylemini, akılcı bir
tutumla ele almak ve düşünmeyi, doğal biçimiyle mevcut kılmak mümkündür.
Öte yandan Batı'nın, bize sürekli her şey hakkında düşünmeyi
ve her şey hakkında düşünmenin yaygınlaştırılmasını empoze
etmesi bizleri, yavaş düşünmeye sürüklemekte; dolayısıyla hızlı
düşünmeyi, buna bağlı olarak da kıvrak zekâyı terk etmemize
neden olmaktadır. Zamanla öyle bir duruma geliriz ki yavaş düşünmeye
alışır, hızlı düşünmeyi ya ihmal eder ya da küçümseriz. Artık
yavaş düşünme, bizim için temel bir unsur olur ve sağlıklı düşünmenin
ölçüsü haline gelir. Böyle bir durum ise tek başına, kıvrak
zekâyı küçümsemek ve ortadan kaldırmak için yeter bir sebeptir.
Yavaş düşünme ile yetinme ve bunu sürdürmenin sonucunda zamanla,
kıvrak zekâ ve onun oynadığı rol yok olur. Bu yüzden kıvrak zekâ,
rolünü yitirir ve yavaş düşünmeye esir oluruz. Bu durumda düşmanımız,
hiç beklemediğimiz bir anda bizi gafil avlar. Artık onun emirlerine
amade olan, kör bir makine haline geliriz. Ard arda sorunlarla karşılaşırız.
Fakat bu problemleri çözmekten âciz kalırız; elimize geçen nadir
fırsatları kaçırırız; bu fırsatları gereği gibi değerlendiremeyiz.
Sorunlar üst üste biner ve nihayet fırsatları yitirmiş oluruz.
"Kapsamlı düşünme"
ise kıvrak düşünmeyi yok etmesinin yanı sıra, mekanik düşünmeyi
veya felsefeyi doğurur. Sonuçta bilinmeyen şeyler, daha da
bilinmezliğe sürüklenirken apaçık bilinen şeyler de kapalı bir
biçim alır. Böylece ne sandalye, fincan ve tepsi gibi en basit maddî
unsurları ne de kıvrak düşünme, zekâ ve zekânın kullanımı
gibi apaçık manevî unsurları algılayabiliriz. Eğer insan, en
basit mekanik unsurlardan istifade etmiyorsa -ki minimum ölçüde
bunlardan istifade etmesi gerekli koşuldur- böyle bir durumda ne
varlığı ne de eylemi, hiç bir şey ifade etmez.
Demek ki sorun, düşünmede
değil düşünmeyi zarardan arındırma faktöründe yatmaktadır. Bu
ise kıvrak zekâda olduğu gibi, hızlı düşünmeyi gerektirdiği
zaman düşünmeyi hızlandırmakla; aklın ve düşünmenin anlamında
olduğu gibi, gerektiği zaman da yavaşlatarak düşünmeyi normalleştirmekle
mümkündür. Düşünmeyi, gerektiği yerde yavaşlatmaktan kastımız;
Allah'ın varlığı, yaratılış ve adalet gibi mefhumları açıklamak
için düşünmenin yavaşlatılmasıdır. Ancak sandalye, tepsi,
fincan, zekâ, zekânın kullanımı ve kıvrak zekâ gibi mekanik
unsurlar, bu kapsama girmez. Sorunun çözümünü, düşünmeyi
zarardan arındırma faktörünün dışında aramamak gerekir.
<<<<
>>>>>
|