|
İÇGÜDÜLER
Batılı düşünürler,
“bilimsel metot”u insana uygulamakla ve bu uygulamanın
sonucu olarak kişinin gözlemlemiş oldukları davranışlarını
birtakım faktörlere dayandırmakla doğru araştırma yolundan
saparak hatalı sonuçlar elde etmişlerdir. Oysa “aklî”
metodu kullanmış olsalardı, insanın davranışlarıyla paralel
olarak kendi hislerini beyne taşıyacak, insan ve onun
davranışlarını ön bilgilerle yorumlayacak, “zanni” de
olsa ortaya koymuş oldukları sonuçlar dışında daha farklı sonuçlara
ulaşmaları mümkün olacaktı. Örneğin; Batılılara göre çok
sayıda içgüdü vardır. Her ne kadar başlangıçta içgüdüleri
saymaya kalkıştılarsa da sonradan çok sayıda içgüdü olduğu
sonucuna vardılar ve mülkiyet içgüdüsü, korku içgüdüsü,
cinsel içgüdü, kitle içgüdüsü gibi pek çok içgüdüden
bahsettiler. Böyle bir genellemeye gitmeleri, “içgüdü”,
yani “temel güç” ile “içgüdünün sergilediği
dış görüntü”yü birbirine karıştırmalarından
kaynaklanmaktadır. Oysa “temel güç” veya “içgüdü”,
insanın yapısal bir parçası olup insanı bu parçadan soyutlamak,
onu etkisiz hale getirmek veya bastırmak mümkün değildir. “Temel
güç”ün yani “içgüdü”nün sergilediği görüntü
ise insanın yapısal bir parçası olmadığından soyutlanması,
etkisiz hale getirilmesi veya bastırılması mümkündür. Örneğin;
bencillik ile fedakârlık, “Beka içgüdüsü”nün iki
farklı görüntüsü olmakla beraber bencilliğin fedakârlıkla
tedavisi, hatta yok edilmesi, veya bastırılması mümkündür. Aynı
şekilde kadına karşı cinsel eğilim de, anneye şefkat eğilimi de
“Nevi içgüdü”nün iki ayrı görüntüsüdür. Yok
edilmesi, tedavisi veya bastırılması mümkün değildir. Ancak söz
konusu içgüdünün sergilediği dış görüntüyü tedavi etmek,
bastırmak, hatta bertaraf etmek mümkündür. Yine kadına karşı
duyulan cinsel eğilim, anneye, kız kardeşe, kıza vs. duyulan
eğilim de “nevi içgüdüsü” nün birer
görüntüleridir. Zira kadına karşı duyulan cinsel eğilimi anne
şefkatiyle ödünlemek mümkündür. Nasıl ki bencillik fedakârlıkla
ödünlenebiliyorsa, aynı şekilde kadına karşı duyulan cinsel
eğilimi anneye duyulan şefkat eğilimiyle ödünlenebilir. Hatta
annelerine duydukları aşırı sevgiyi eşine olan meyline tercih
eden, dahası evlenemeyen, cinsel arzudan uzaklaşan bir çok insan
vardır. Bunun aksine aşırı cinsel eğiliminden dolayı anne
şefkatinden uzaklaşan bir çok kişi de mevcuttur. Kısaca “nevi
içgüdüsü”nün herhangi bir görüntüsü başka bir görüntünün
kılığına girebilir. Herhangi bir görüntüyü başka bir görüntüyle
ödünlemek, bastırmak veya yok etmek mümkündür. Ancak “içgüdü”
için durum farklıdır. Çünkü “içgüdü”, insanın
yapısal özelliğinin bir parçasıdır.
Bu bağlamda
psikologlar, içgüdüleri tanımlamada, anlamlandırmada,
sayılarını belirlemede ve sonunda içgüdülerin sayısız
olduğuna karar verme hususunda yanılmışlardır. Gerçekte ise,
sadece üç tür içgüdü vardır:
1-
Beka içgüdüsü
2- Nevi
içgüdüsü
3-
Tedeyyün/İnanma ve kutsama içgüdüsü
“Beka içgüdüsü”nün
gereği olarak insan, yaşamına devamlılık sağlamak için mülk
edinir, korkar, kaçar, topluluk halinde yaşar. Ancak korku, mülkiyet,
cesaret veya kitlesel yaşam birer içgüdü değildirler. Bunlar,
yalnızca “Beka içgüdüsü” nün birer görüntüleridir.
Aynı şekilde
kadına karşı duyulan şehvet veya şefkat eğilimleri, boğulanın
imdadına koşma veya çaresiz kişiye kucak açma eğilimleri -ki bu
örnekler çoğaltılabilir- birer içgüdü olmayıp “nevi içgüdü”nün
yalnızca birer görüntüleridir. Bu eğilimler, cins içgüdüsü de
olamazlar, çünkü “cins” kavramı hayvanı da insanı da
kapsar. Öte yandan doğal eğilim, insanın insana, hayvanın hayvana
duyduğu eğilimdir. Bu açıdan insanın hayvana veya erkeğin
erkeğe karşı cinsel eğilim duyması doğal değil, kuraldışı ve
anormal bir durumdur. O halde kadına karşı duyulan cinsel eğilim,
anneye veya kız çocuğa duyulan şefkat eğilimi, “Nevi içgüdü”nün
birer görüntüleri olmalarına karşın; insanın hayvana veya
erkeğin erkeğe eğilimi, doğal olmayan anormal bir eğilim olup içgüdü
sapmasının göstergesidir. O halde içgüdü, “cins”e değil,
“tür”e has bir özelliktir. söz konusu olan, hayvan
cinsinin değil insan türünün “Beka içgüdüsü”dür.
Yine Allah'a
kulluk, kahraman kişileri yüceltme ve güçlülere karşı saygı gösterme
eğilimleri de yalnızca “Tedeyyün/İnanma ve kutsama içgüdüsü”nün
birer görüntüleridir. Çünkü insan, doğal bir biçimde “hayatta
kalma” ve “ölümsüzlük” duygusuna sahiptir.
İnsan, bu duyguuya yönelen tehdidin türüne göre korkar veya
kendisini tehdit eden unsurun üzerine gider, cimri veya cömert olur,
bireysel veya toplum içinde hareket eder. Gördüğü nesnenin niteliğine
göre onda bir duygu oluşur ki bu duygu kendisini bir eylemde
bulunmaya iten “Beka” arzusundan doğan bir duygudur. Aynı
şekilde insan, insan türünün “hayatta kalma” şuuruna,
da sahiptir. Çünkü insan türünün yok olması, onun varlığını
tehdit eder. Kendi türünün varlığına yönelen her tehdide karşı
doğal bir tepki gösterir ve tepkisi tehdidin türüne göre değişir.
Örneğin, güzel bir kadın insanda şehveti, anneyi görmek anne
sevgisini, çocuğu görmek ise çocuk sevgisini uyandırır. Harekete
geçen bu duygular, söz konusu duygularla uyumlu ya da onlarla çelişkili
birtakım refleksler, eylemler doğururlar. Fakat insan, kendisinin
veya insan türünün “ölümsüzlük” şuurunu tatmin
etmekten aciz kalması durumunda ise kendisinde boyun eğme veya
teslim olma gibi tam tersi eylemler ortaya çıkar ki böyle bir
durumda kişi teslimiyete müstahak olduğunu düşünür. Doğal bir
biçimde böyle bir acziyeti hissetmesi sonucu, Allah'a yalvarır, dua
eder, lideri alkışlar veya güçlüye saygı gösterisinde bulunur.
Buradaki içgüdülerin temelinde insanın, kendisinin veya türünün
varlığını veya kendisinde doğal olarak beliren acziyet duygusu
yatmaktadır. Bu duygulardan ise birtakım işler ortaya çıkar.
Bunlar duyguların birer görüntüsü olup her bir görüntü, kaynağını
yukarıda söz ettiğimiz üç temel içgüdüden almaktadır. Bu da
demektir ki içgüdüler sadece üç tanedir.
İnsanda “dinamik
bir enerji, canlı bir potansiyel” vardır. Bu “dinamik
enerji”, bünyesinde insanı tatmin olmaya sürükleyen ve doğal
olarak var olan hisler taşımaktadır. Bu dürtüler, duygular veya
hislerden maydana gelmektedir. Ve bunlar tatmin olmayı
gerektirmektedir. Bu hislerin veya duyguların bir kısmı mutlaka
tatmin olmak zorundadır. Aksi takdirde “dinamik enerji”nin
varlığı tehdit edileceğinden insan ölür. Bir kısmı ise, tatmin
olmak zorunda olmakla birlikte mutlaka tatmin olması gerekmeyen
hisler veya duygulardır. Bunlar doyurulmadığı takdirde insan
ölmez, fakat huzursuz olur. Çünkü bu durumda “dinamik enerji”nin
varlığı değil, bu enerjinin duyduğu ihtiyaçlar tehdit altındadır.
Bu açından insandaki “dinamik enerji”yi iki gruba
ayırmak gerekir:
a)
Mutlaka tatmin edilmesi gereken ve “organik ihtiyaçlar”
diye adlandırılan açlık, susuzluk, dışkıların dışarı
atılması gibi ihtiyaçlar.
Tatmin edilmesi gereken
fakat mutlaka tatmin edilmesi zorunlu olmayan ve “içgüdüler”
-ki bunlar “Beka içgüdüsü”, “Nevi içgüdü”, “Tedeyyün/İnanma
ve kutsama içgüdüsü” olmak üzere üç tanedir- olarak
isimlendirdiğimiz ihtiyaçlar.
İnsan ve içgüdüler
için en doğru yaklaşım budur. Eğer Batılılar, hissin maddeyi
duyular aracılığıyla beyne taşımasıyla vakıayı anlamasına ve
yorumlamasına imkân verecek ön bilgilerin sonucu olarak beynin bir
yargıya varmasını sağlayan “aklî metot”u kullanmış
olsalardı bu gerçeğe ulaşırlardı. Oysa “bilimsel metot”u
takip etmelerinin sonucu olarak insanı madde gibi gördüklerinden ve
insanın davranışlarını tıpkı bir maddeyi gözlemler gibi
gözleme tabi tuttuklarından gerçeklerden sapıp içgüdüleri yanlış
yorumlamışlardır. Sadece bununla da kalmamışlar, psikoloji,
sosyoloji, pedagoji olarak adlandırılan -ki bunları bilim olarak
lanse etmeleri başlı başına hatadır- pek çok meselelerde hata
labirentlerinden geçmişlerdir. Bütün bu yanılgıların temelinde
Amerikalılar ve Ruslar dahil olmak üzere Batılıların olur
olmadık her meselede “bilimsel metot”u izlemeleri
yatmaktadır. Bu şekilde olur olmadık her meseleyi “bilimsel
metot”la çözmeye çalışan herkesin böyle bir akibete uğraması
kaçınılmazdır.
“Bilimsel metot”
da akıl yürütmede doğru bir metottur. Ancak, “Bilimsel metot”,
sadece bilimsel meselelerde, yani laboratuarda deneye tabi olmaya
elverişli maddelerde kullanıldığında doğru bir metot olur.
Hayata bakış açısıyla ilgili incelemelerde, yani ideolojiyle
ilgili meselelerde, insan, toplum, doğa, tarih, hukuk, eğitim ve
benzeri konularda kullanılması yanlıştır. Bilimsel metot, sadece
deneye elverişli maddeyi incelerken takip edilmesi gereken bir
metottur.
Olur olmadık her
konuda “bilimsel metot”un kullanılması, bu metodun “düşünme”nin
temelini oluşturmasına yol açmıştır. Bu metodun, “düşünme”ye
temel yapılması, her türlü araştırmada kullanılmasını doğal
hale getirmiştir. Böyle olunca ideoloji, içgüdü, beyin, eğitim
gibi bu metoda göre incelenmesi uygun olmayan konuların
araştırılmasında da kullanılmış ve bu durum Sosyalist düşünce,
psikoloji, pedagoji ve sosyoloji meselelerinde affedilmez hatalara yol
açmıştır. Bütün bunların ötesinde bilimsel metodu düşünme
için temel almak demek, pek çok bilgiyi, hakikati araştırmanın
dışına itmek; fiilen mevcut ve hisle somut olan pek çok varlığı
da inkâr etmek demektir.
Bunun yanında,
bilimsel metodun ortaya koyduğu sonuçlar “zanni”dir.
Bilimsel metotla elde edilen sonuçların yanılabilirlik özelliğine
dikkat etmek gerekir. Bu açıdan da düşünmeye temel teşkil
edemez. Bilimsel metot, eşyanın varlığı, hakikati ve niteliği
hakkında “zanni” sonuçlar verir. Halbuki varlıklarına
ilişkin şüphe götürmeyen “kat'i” sonuçlar isteyen
şeyler de vardır. Zanni bir metot, her halde kesin bir sonuca
varmada esas olmaz. Bu bile tek başına bilimsel metodun düşünmeye
esas kılınamayacağını göstermeye yetmektedir.
Sonuç olarak düşünmenin
sadece iki metodu vardır: “aklî metot” ve “bilimsel
metot”. Bu ikisi dışında başka bir metot yoktur. Ancak “bilimsel
metot”un kullanım alanı son derece sınırlıdır. Deneye
elverişli madde dışında herhangi bir bilgi dalında kullanılamaz.
“Aklî metot” ise, her türlü araştırmada kullanmaya
elverişli yöntemdir. Bu yüzden “aklî metot”un düşünce
için temel alınması kaçınılmaz olur. Üstelik ancak “aklî
metot” yoluyla yeni bir fikir meydana getirilebilir. Bu olmadan
düşünceler, yeni baştan meydana getirilemez.
“Aklî metot”,
“bilimsel metot”un kullanım alanını da ihtiva eder. “Aklî
metot”la gözlem, deney ve sonuç ilkelerini kullanmak bilimsel
gerçekleri elde etmek, yani bilimsel metodu oluşturmak mümkün olduğu
gibi, tarihi gerçekleri ortaya çıkarıp yanlışlarla doğruları
birbirinden ayırt etmek, kâinat, insan ve hayata ilişkin genel düşünceyi
ve bunlarla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak da mümkündür. “Aklî
metot” bir şeyin özü ve niteliğine ilişkin “zanni”
sonuçlar verse de, o şeyin varlığı hakkında “kesin”
sonuçlar verir. “Aklî metot” bir şeyin varlığına
ilişkin “kesin” sonuç verdiğine göre, araştırma
yaparken bu metodun temel alınması zorunluluğu doğmaktadır. Bu
bağlamda bir şeyin varlığıyla ilgili “aklî metot”la
“bilimsel metot” arasında çelişkili sonuçlar ortaya çıkarsa
bu durumda mutlaka “aklî metot”un ortaya koyduğu sonuca
itibar edilir. Çünkü tercih edilmesi gereken “zanni” değil,
“kesin” sonuçtur.
Görüldüğü
gibi, yanılgının temelinde “bilimsel metot”un düşünmeye
temel alınıp bir şey hakkında yargıya varmada adeta bir hakem rolü
verilmesi yatmaktadır. Bu yüzden söz konusu yanılgı giderilmeli
ve sadece “aklî metot” düşünce için temel alınarak bu
temelle bir şey hakkında herhangi bir yargıya varılmalıdır.
“Mantık”
ise, bir düşünce metodu değildir. Mantık, aklî metoda dayalı
olarak yapılan bir araştırma tekniğidir. Bu teknikte bir düşünce
başka bir düşünce üzerinde kurularak his noktasına kadar götürülür
ve böylece belli bir sonuca varılır. Örneğin;
Yazı tahtası ağaçtan
yapılmıştır.
Her ağaç yanar
Öyleyse yazı tahtası
da yanar.
Bir başka örnek:
Kesilmiş koyunda hayat
olsaydı kıpırdardı
Bu koyun kıpırdamadı
Öyleyse kesilmiş olan
bu koyunda hayat yoktur.
Örneklerde
görüldüğü gibi önerme sonuçları öncüllerden yola çıkarak
elde edilmişlerdir. Bu itibarla eğer öncüller doğruysa sonuç doğru,
öncüller yanlışsa sonuç da yanlış olur. Önermelerde her
öncülün his noktasına varması şarttır. Bu nedenle mantık
önermelerinde, öncülün doğru olup olmadığına karar vermek için
“aklî metot”a başvurulur ve his vasıtasıyla bir karar
verilir. Bu noktada “aklî metot”a dayalı bir teknik
kullanılmış olur. Ancak böyle bir teknikte yanılabilirlik payı
da vardır. Öyleyse mantıkla yapılan araştırmanın doğruluğunu “aklî
metot”a başvurarak ölçmek yerine, mantık tekniğine
başvurmadan, daha araştırmanın ilk safhasında aklî metodu
kullanmak izlenebilecek en tutarlı yoldur.
Burada iki noktaya
dikkat etmek gerekir.
1-
“Bilimsel metot”da aranan en önemli şey, bir konuyu
araştırmak istediğinizde bu konu hakkındaki her türlü görüş
ve inançtan soyutlanmanız gerekmektir. “Bilimsel metot”un
savunucuları, bilimsel araştırmanın ancak bu şekilde
yapılabileceğini ileri sürmektedirler. Bu görüş doğru olmakla
birlikte bilimsel değildir. Yukarıdaki tez, “aklî” bir
konudur ve “aklî metot”un ilgi alanına girer. Zira burada
mesele görüşlerle, inançlarla ilgili bir mesele değildir. Mesele
araştırmayla ilgilidir. “Aklî” araştırmada maddenin
his vasıtasıyla beyne aktarılması söz konusudur. “Bilimsel”
araştırma ise, deney ve gözlemden ibarettir. İşte “aklî
metot”la “bilimsel metot”u birbirinden ayırt eden bu
özelliklerdir. “Aklî metot”a göre, kişi bir şeyin
varlığını hissetmişse o şey hakkında bir yargıya varabilir.
Ancak “bilimsel metot”a göre, bir şeyin varlığı deney ve gözlemle
ispatlanmamışsa, o şey hakkında bir yargıya varılamaz. Mesela “aklî
metot”da odunun yanan bir madde olduğunu hissetme, odunun yanan
bir madde olmasıyla ilgili bir yargıya varmak için yeterlidir.
Fakat “bilimsel metot”da odunun yanan bir madde olduğuna
karar vermek için, bu maddeyi deney ve gözleme tabi tutmak gerekir.
Öte yandan “aklî metot”da mutlaka ön bilgilerin var
olması gerekir. “Bilimsel metot” ise ön bilgilerden
soyutlanmayı öngörür. Halbuki ön bilgiler olmadan düşünme
eylemini gerçekleştirmek imkânsızdır. “Bilimsel metot”
savunucularının “araştırma yaparken ön görüş ve inançtan
soyutlanmak gerekir” şeklindeki ifadeleriyle kastettikleri
aslında kişinin araştırma yaptığı konu veya madde hakkında
önceden sahip olduğu yargılar, yani ön yargılardır. Bu yüzden
onların ileri sürdükleri “ön görüş” kavramından,
madde hakkında yapılacak deney ve gözlemi yorumlamaya fırsat
verecek olan “ön yargılar” anlaşılmalıdır. O halde “bilimsel
metot”un üzerinde önemle durduğu nokta, ön görüş veya ön
bilgi değil, madde hakkında yapılan deney ve gözlemdir
diyebiliriz.
Araştırmada ön
görüş veya ön inancın kullanılıp kullanılmaması meselesine
gelince; araştırmanın sıhhatini ve sonucunu etkilememesi açısından,
araştırmacının konuyla ilgili önceden sahip olduğu görüşlerden
ve yargılardan soyutlanması gerekir. Örneğin; Almanya ve
Fransa'nın tek bir devlet ve tek bir ulus çerçevesinde birleşmelerinin
mümkün olmadığı şeklinde bir görüşe sahip isem, bu iki
ülkenin tek bir devlet ve ulus olarak birleşmeleri hakkında
yapacağım araştırmada bu görüşümden kendimi soyutlamalıyım.
Aksi durumda ne sağlıklı bir araştırma yapabilirim ne de
sağlıklı bir sonuç elde edebilirim. Aynı şekilde kalkınmanın
ancak sanayi, keşif ve eğitimle gerçekleştirilebileceğini düşünüyorsam,
halkımın veya ümmetimin kalkınmasıyla ilgili yaptığım bir
araştırmada kendimi bu görüşten soyutlamam gerekir. Yine atomun,
maddenin bölünmez en küçük parçacığı olduğunu düşünüyorsam,
atomun bölünmesiyle ilgili yaptığım bir araştırmada bu görüşümü
dikkate almamam gerekir. Sonuç olarak her hangi bir konuda araştırmaya
girişen kişi, kendisini konuyla ilgili her türlü ön yargıdan
soyutlamalıdır.
Şu da var ki;
araştırma yaparken soyutlanması gereken bu görüşleri de
irdelemek gerekir: Eğer söz konusu görüşler en ufak bir şüpheye
yer bırakmayacak tarzda kesin delillerle ispatlanmış görüşler
ise, araştırılmakta olan konu zanni bir konu ise ve de “zanni”
bir sonuç veriyorsa, söz konusu görüşler asla bir kenara
atılmamalıdır. Zira “kat'i/kesin” ile “zanni”
çelişirse, “kesin” olan tercih edilir. Ancak hem
araştırma hem de varılan sonuç “kesin” esaslara dayanıyorsa,
bu durumda sağlıklı bir araştırma yapmak ve sağlıklı bir sonuç
elde etmek için her türlü ön görüş veya inançtan soyutlanmak
gerekir. Fakat araştırma “zanni” esaslara dayandığı
halde kesin ve şüphe götürmeyen görüşler söz konusuysa, bu
görüşlere sırt çevirmek doğru olmaz. Başka bir şekilde ifade
edecek olursak, araştırmada konuyla ilgili önceden sahip olunan her
türlü “zanni” görüşten soyutlanmak gerekir. Bu açıdan
“aklî metot” ile “bilimsel metot” arasında bir
fark yoktur. Zira araştırmada ön görüşlerin devreye girmesi,
yapılan araştırma için bir felakettir.
“Objektivizm”
(Nesnecilik) kavramına gelince: Bu kavram ön görüşten
soyutlanmanın yanı sıra, araştırmanın bütün yoğunluğuyla
konu üzerinde odaklanmasını öngörmektedir. Örneğin; eğer
araştırma konusu zeytin yağının analiziyse, bu konuyla ilgili
olmayan hiç bir konu ve görüşün dikkate alınmaması gerekir.
Aynı şekilde sanayi politikası ile ilgili bir araştırmada
devletin sanayi politikası dışında araştırmacıyı hiç bir şey
ilgilendirmez. Bu açıdan araştırmacı, piyasa, kâr veya risk
faktörleriyle ilgilenmez. Yine şer'i hükmün “istinbat”ı
ile ilgili yapılan bir araştırmada, şer'i hükmün “istinbat”
usulü dışındaki konular üzerinde yoğunlaşmak doğru değildir.
Böyle bir araştırmada fayda, zarar veya kamuoyu hesaba katılmadan
söz konusu usul üzerinde yoğunlaşılır. “Objektivizm/nesnelcilik”de
zihni, araştırma konusu üzerinde yoğunlaştırmak esastır. Bunun
yanı sıra bir de konu araştırılırken hiç bir ön görüşün
araştırmaya müdahale etmemesi ve konunun her türlü dış faktörden
uzaklaştırılması gerekir.
2-
“Mantık” ve mantıkla ilgili her şey insanı aldatabilir,
yanıltabilir. Mantığın en çok zarar verdiği alan ise yasama ve
siyasettir. Çünkü mantıkta sonuçlar öncüller üzerinde
kuruludur. Bu öncüllerin doğru veya yanlış olduğunu anlamak her
zaman mümkün değildir. Bu yüzden yanlış olan her hangi bir
öncülün yanlışlığı her zaman açıkça anlaşılmayabilir.
Aynı şekilde doğru olduğuna karar verilen bir önerme yanlış
bilgiler üzerinde kurulu olabilir ve yanlış sonuçlar verebilir.
Kaldı ki mantıkla, çelişkili sonuçlara varmak bile mümkündür.
Şu önermeye dikkat edelim:
Kur'an, Allah'ın
kelamıdır
Allah'ın kelamı “kadim”dir.
Öyleyse Kur'an da “kadim”dir.
Şimdi yukarıdaki
önermeye zıt bir örnek verelim:
Kur'an, Allah'ın Arapça
kelamıdır.
Arapça
mahluktur, sonradan yaratılmıştır.
Öyleyse Kur'an da
mahluktur.
Mantık, şu örnekte
olduğu gibi yanıltıcı sonuçlar da verebilir:
Müslümanlar geri kalmışlardır.
Her geri kalan fikren düşüktür.
Öyleyse Müslümanlar
da fikren düşüktür
Yukarıdaki
örneklerde de görüldüğü üzere, mantık çok büyük
tehlikelere, yanılgılara, çarpıtmalara, hatta yıkıma yol açabilir.
Her şeyi mantık temeli üzerinde kuran halklar ve ümmetler yaşam
standardını yükseltemezler. Bundan dolayıdır ki, mantık “aklî
metot”un bir tekniği olsa da, kısır, zararlı ve korkunç
felaketlere yol açabilen bir tekniktir. İşte bu yüzden mantıkçılığı
terk etmek, hatta ondan kaçınmak ve bu teknik ile insan arasına
engel koymak gerekir.
Mantıksal
teknik, yani mantıkçılık, “aklî metot”un bir tekniği
olarak kabul edilse de karmaşık bir tekniktir. Bu teknikte
yanılabilirlik payı o denli yüksektir ki istediğiniz gerçeğin
tam tersini ortaya koyabilir. Bunun da ötesinde mantık, ister bir
teknik olarak öğrenilsin ister bu teknikler kişide doğuştan var
olsun, her iki durumda da mantıksal teknik, maddeyi doğrudan
doğruya hissederek birtakım sonuçlar elde etmeyi sağlamaz. Hatta
maddenin hissedilmesini engeller.
Bu yönüyle mantığı,
düşünmenin üçüncü metodu olarak da algılamak mümkündür.
Ancak düşünmenin sadece iki metodu; “aklî” ve “bilimsel”
metodu olduğuna göre, mantıksal tekniğin kullanılmaması tercih
edilmelidir. Sağlıklı, güvenilir sonuçlar elde etmek için en
güvenilir yol, doğrudan doğruya “aklî metot”un kullanılmasıdır.
Zira “aklî metot”, sağlıklı sonucun garantisini veren
tek metottur.
Bütün bunlara paralel
olarak diyebiliriz ki, “aklî metot”, düşüncenin temel
metoduna aday tek doğal yöntemdir. Kur'an'ın ve dolayısıyla İslâm'ın
da metodu budur. Kur'an ayetlerine şöyle bir göz atacak olursak,
deliller ileri sürülürken veya hükümler açıklanırken “aklî
metot”u bulmak mümkündür.
Kur'an'da delillerle
ilgili ayetlere şöyle bir göz atalım:
“İnsan neden
yaratıldığına bir bakıversin.”
“Peki, (o
yeniden dirilmeyi inkâr edenler) bakmazlar mı develere, (ve görmezler
mi) nasıl yaratılmış onlar?”
“Ve (bütün
evren üzerindeki hâkimiyetimizin bir parçası olan) gecede de onlar
için bir işaret vardır. Biz ondan gün (ışığı)nı çekip alırız
ve birden karanlıkta kalıverirler.”
“Allah, asla
çocuk edinmemiştir, ne de O'nunla beraber başka bir ilah vardır: (Çünkü,
eğer başka herhangi bir ilah) olsaydı, her ilah kendi yarattığı
alemi kendinden yana çeker ve şüphesiz her biri diğerine baskın
çıkmaya çalışırdı!”
“....Sizin
Allah'tan başka yalvarıp-yakardığınız bütün o (düzmece) varlıklar,
hepsi bir araya gelseler dahi, bir sinek bile yaratamazlar. Hatta bir
sinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu bile geri alamazlar!
Başvurup isteyen de, başvurulan ve istenen de ne kadar güçsüz!”
“Göklerde ve yerde
Allah'tan başka ilahlar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde
yıkılıp giderdi!...”
Yukarıda
sıraladığımız tüm ayetler, maddenin beyne nakledilmesi için
hissin kullanılması çağrısını dile getirmekte, doğru sonucun
ancak bu şekilde elde edilebileceğini ifade etmektedir. Hükümlerle
ilgili ayetlerde de aynı çağrıyı bulabiliriz:
“Anneleriniz
size haram kılınmıştır.”
“Ölü eti size
haram kılınmıştır.”
“Hoşunuza
gitmese de savaşmak size farz kılındı”
“...Sizden kim bu aya
(Ramazan ayına) erişirse, onda oruç tutsun.”
“Ve iş
hakkında (toplumu ilgilendiren her konuda) onlarla müşavere et.”
“...Anlaşmalarınıza
sadık olun!”
“Allah'tan ve O'nun
Elçisi'nden, kendileriyle anlaşma yapmış bulunduğunuz, Allah'tan
başkasına ilahlık yakıştıran kimselere bir yükümsüzlük
bildirisidir bu.”
“...Allah, alışverişi
helal, faizi haram kılmıştır.”
“O halde sen
Allah yolunda savaş; çünkü sen yalnızca kendi nefsinden
sorumlusun...”
“...Mü'minleri
savaşa teşvik et.”
“...(Eğer yetimlere
karşı adil davranamamaktan korkuyorsanız, o zaman), size helal olan
(diğer) kadınlardan biri ile evlenin, (hatta) ikisi, üçü veya
dördü ile”
“Eğer çocuğunuzu
emzirirlerse onlara (hak ettikleri) karşılığı verin....”
Bütün bu
ayetler, somut vakıalar ve gerçekler için somut hükümler ortaya
koymaktadırlar. Ayetlerin öngördüğü hükümleri veya bu
hükümlerin dayandığı gerçekleri anlamak ise ancak, “aklî
metot”la olur. Başka bir ifadeyle, bu ayetler üzerinde düşünme
eylemini gerçekleştirmek ve onları pratiğe geçirmek için, mantıksal
tekniğe değil, “direkt” teknik olarak nitelediğimiz “aklî
metot”a başvurmak gerekir. İlk bakışta mantıksal bir üslup
görüntüsü veren;
“Göklerde ve
yerde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde
yıkılıp giderdi!”
ayeti bile, doğrudan doğruya, direkt bir üslupla ifade edilmiştir.
Çünkü ayette ifade edilen sonuç, birtakım öncüllerle elde
edilmemiştir. Ayet, birbirine bağlı öncüllerin değil, hissin
doğrudan doğruya beyne taşınması çerçevesinde düşünme
eylemine yapılan bir çağrının ifadesidir.
O halde
insanların takip etmeleri gereken sağlıklı düşünmenin temel
ilkesi, “doğrudan doğruya üslup” şeklinde
adlandırabileceğimiz “aklî metot”dur. Ancak bu yolla düşünme
eyleminden elde edilen sonuç “zanni” meselelerde gerçeğe
en yakın sonuç olarak karşımıza çıkarken, “kat'i”
meselelerde ise kesin ve şüphe götürmeyen bir sonuç olarak ortaya
çıkar. Bütün mesele “düşünme”yle ilgilidir. “Düşünme”
ise insanın ve insan yaşamının en önemli unsurudur. İnsanın
hayatında nasıl bir rota izleyeceği buna bağlıdır. Bunu
algılamak için de düşünmenin metodunu iyice kavramak gerekir.
İster gerçeklerin
veya olayların algılanmasında ister birtakım metinlerin
anlaşılmasında kullanılmış olsun düşünme eylemi sürekli değişken
ve dallanıp budaklanan bir özelliğe sahip olduğu için, kaygan ve
kaypak bir zeminle karşı karşıyadır. Bu nedenle sadece düşünmenin
metodunu irdelemek yetmez. Bizzat "düşünme"
mefhumunun da muhtelif hal, olay ve unsurlara göre açıkça
irdelenmesi gerekmektedir. Bu açıdan, düşünmenin sistematiğini
oluşturmak için, öncelikle birtakım meseleleri açıklığa
kavuşturmak gerekir. Bunlar:
1.
Düşünmenin hangi alanlarda eyleme dönüşmeye elverişli, hangi
alanlarda elverişsiz olduğu meselesi,
2.
Kâinat, insan ve hayat hakkında düşünme sistematiği
3.
Hayat standardı hakkında düşünme
4.
Gerçekler hakkında düşünme
5.
Üsluplar hakkında düşünme
6.
Araç gereçler hakkında düşünme
7.
Gaye ve hedefler hakkında düşünme
8.
Duyduğunu, okuduğunu yani metinleri anlama üzerinde düşünme
9.
"Düşünme"ye ilişkin diğer unsurlar üzerinde düşünme
Şimdi birtakım
kategorilere ayırarak sistematize ettiğimiz bu düşünme
biçimlerini irdelemeye başlayalım.
[1] Tarık: 5[2]
Ğaşiye: 17[3] Yasin: 37
[4] Mü’minun: 91[5]
Hacc: 73
[6] EnBiya: 22
[7] Nisa: 23
[8] Maide: 3
[9] Bakara: 216
[10] Bakara: 185
[11] Ali İmran: 159
[12] Maide: 1
[13] Tevbe: 1
[14] Bakara: 275
[15] Nisa: 84
[16] Enfal: 65
[17] Nisa: 3
[18] Talak: 6
[19] Enbiya: 22
|