|
DÜŞÜNMEYE ELVERİŞLİ
OLAN VE OLMAYAN ALANLAR
Düşünmenin
nerelerde elverişli, nerelerde elverişsiz olduğu meselesinin, düşünürler
de dahil olmak üzere pek çok insanı yanılgıya ve karmaşa içinde
karmaşaya ittiği gayet açıktır. Aklın tanımını bilmek veya
başka bir ifadeyle kesin ve şüphesiz bir şekilde aklın anlamını
bilmek, düşünmenin ancak vakıa ortamında gerçekleşebileceğini
ve somut vakıanın dışındaki ortamlarda gerçekleşemeyeceğini açıkça
ortaya koymaktadır. Zira düşünme eylemi, vakıanın duyu
organları vasıtasıyla beyne iletilmesinden ibarettir. Eğer ortada
somut bir vakıa yoksa, akıl yürütülemez. Aynı şekilde vakıayı
hissedecek bir hissin yokluğunda ne "düşünme"nin
varlığından ne de düşünme imkânından söz edilebilir. Ancak
şunu da belirtmek gerekir ki, bir çok düşünür vakıayı göz ardı
ederek araştırmalarını sürdürmüşler, bu yüzden de karmaşa
labirentinde dolaşıp durmuşlardır. Bu açıdan Yunan filozofları,
araştırmalarını maddenin dışındaki unsurlara yöneltmişlerdir.
Eğitim bilimciler de beyni taksim ederlerken, somut, yani
hissedilebilir olanın dışındaki unsurlara dikkat etmişlerdir. Müslüman
bilim adamlarının durumu da farklı değildir. Onlar da Allah'ın
sıfatları, cennet, cehennem ve meleklerin nitelikleri gibi bir çok
konuyu araştırırken, "hissetme"ye elverişli olmayan
ortamlara yönelmişlerdir. Bunun da ötesinde pek çok meseleyi düşünürken;
vakıanın dışında kalmak veya hissedilebilir olmayan şeyler
üzerinde akıl yürütmek, insanlarda genel bir alışkanlık haline
gelmiştir. O halde asıl çözülmesi gereken sorun, düşünmenin
nerelerde elverişli, nerelerde elverişsiz olduğudur.
Bütün bu söylenenler
ve üzerinde kafa yormaya bile gerek olmayan bir çok kesin ve şüphesiz
bilgiler ışığında diyebiliriz ki; aklın tanımı ve "aklî
metot"un düşünme için temel olarak ele alınması, vakıa
ve hissedilebilir olmayan hiçbir şey hakkında akıl yürütülemeyeceğini
açıkça göstermektedir. Vakıa ve hissedilebilir olanın
dışındaki şeylere ilişkin yapılan düşünme eylemi, "aklî
eylem" değildir. Sözgelimi, aklı; ilk akıl, ikinci akıl,
üçüncü akıl... şeklinde taksim etmek, safsata ve hayal
ürününden öteye geçmez. Çünkü bunlar, hissedilebilen veya
hissedilmesi mümkün olan vakıalar değildir. Hayal gücünün
teorik varsayımlardan çıkardığı sonuçlardır. Bu nedenle burada
düşünme eyleminden bahsedilemez. Çünkü hayal ile düşünce
farklı şeylerdir. Matematik bilimleriyle ilgili varsayımlar dahil,
tüm varsayımlar, düşünme kategorisine girmezler. Dolayısıyla düşünme
eyleminden de söz etmek mümkün değildir. Bu açıdan, Yunan
felsefesinin bütünüyle düşünme ve düşünme eyleminin ürünü
olmadığını söylemek mümkündür. Zira "aklî eylem"e
değil, sadece birtakım varsayımlara ve faraziyelere dayanmaktadır.
"Beyin bir kaç kısma ayrılmakta olup her bir kısmı bir
bilim dalıyla ilgilidir..." şeklindeki görüş de tümüyle
hayal ürünüdür ve vakıadan, gerçeklikten uzaktır. Çünkü
beynin hissedilebilir gerçeği, onun birtakım bölümlere ayrılmadığını
göstermektedir. Üstelik böyle bir tez, his vasıtasıyla da elde
edilmemiştir. Zira çalışır halde olan beynin, yani düşünme
operasyonunu gerçekleştiren beynin hissedilebilir olması mümkün
değildir. O halde "beynin birtakım bölümlere ayrılması",
vakıaya, gerçekliğe aykırı olmasının yanı sıra, duyular
yoluyla elde edilen bir sonuç da değildir. Dolayısıyla pedagojinin
ileri sürdüğü tüm bu düşünceler, "aklî eylem"in
ürünü değildir. Bunlar, sadece varsayımlardır.
Aynı şekilde "Allah'ın
kudret sıfatı vardır ve bu kudret sıfatı hem "ezeli"
hem de "hâdis" özelliğine sahiptir" şeklinde
ifade edilen görüşler, Allah'ın sıfatlarını aklî delillerle
kanıtlama çabaları ve buna benzer nice örnekler aklî delillerle
irdelendiğinde, bunların düşünceyle uzaktan yakından ilgisi
olmadığı görülür. Çünkü bu düşünceler, "aklî
eylem"den doğan düşünceler değildir. Kaldı ki, bu düşünceler
insan duyularının algılayabileceği türden de değildir.
"Aklî eylem",
yani akıl yürütme, ancak insan duyularının hissettiği bir gerçek
veya vakıa üzerinde gerçekleştirilebilir. Ancak öyle şeyler
vardır ki bir vakıaya yani gerçekliğe sahip olmalarına rağmen,
insan duyuları onları doğrudan hissedip beyne taşıyamaz. Bu
durumda insan duyusu bu tür şeylerin eserini, izini veya etkisini
hissedip beyne taşır. Bu tür şeylerde akıl ancak bu şekilde yürütülebilir.
Buna rağmen bunlara ilişkin yürütülen düşünme eylemi, onların
özüne ve künhüne değil, varlığına yöneliktir. Zira duyu
organları vasıtasıyla beyne iletilen, bu şeylerin eseri, izi veya
etkileridir. Bir şeyin eseri, izi veya etkisi ise, onun sadece
varlığının bir göstergesidir. Onun özünü ve künhünü ifade
etmez. Mesela, çıplak gözle görülemeyecek kadar yüksekte uçan,
ancak sesi duyulabilen bir uçak düşünün. Bu ses, size bir şeyin,
yani uçağın varlığı konusunda bir fikir verebilir; ancak uçağın
özünü, cevherini açıklığa kavuşturamaz. Zira yukarıdan gelen
ses, mevcut olan bir nesnenin sesidir. Hissin ayırt etme yetisiyle bu
sesin bir uçağa ait olduğu anlaşılmıştır. Burada "aklî
eylem", uçağın varlığı üzerinde odaklanmış,
ardından uçağın var olduğuna karar vermiştir. Verilen bu karar,
duyuların doğrudan uçağı hissetmesinden değil, onun eserini,
izini, etkisini, yani onun göstergesi durumundaki bir şeyi
algılamasından doğmuştur. Demek ki akıl, uçağın var olduğunu
gösteren dolaylı etkenlerden yola çıkarak uçağın varlığıyla
ilgili bir yargıya varmıştır. Gerçi Mirage tipi bir uçağın
sesini Phantom tipi bir uçağın sesinden ayırt etmek ve tıpkı
sesin türünden yola çıkarak gelen sesin bir uçağa ait olduğuna
karar vermek gibi, yine uçağın sesinden ne tür bir uçak olduğuna
karar vermek de mümkündür. Ancak bu bile gelen sesin bir uçağa
ait olup olmadığını ve bir uçağa aitse ne tür bir uçağa ait
olduğunu bilmeye, bunları birbirinden ayırt etme yetisine
bağlıdır. Bütün bunlara karşın, verilen hüküm, uçağın
özüne ve künhüne ilişkin bir hüküm değildir. Uçağa ilişkin
dolaylı faktörlerden yola çıkarak bu varlığın türü hakkında
verilen bir hüküm söz konusudur. Her ne olursa olsun verilen bu
hüküm bir düşünce olarak kabul edilebilir. Çünkü bu hükümde "aklî
eylem" fiilen gerçekleşmiştir. Duyu organları nesneye
ilişkin birtakım faktörleri, yani nesnenin eserini, izini veya
etkisini beyne ilettikler için "aklî eylem"den söz
etmek mümkündür. Öte yandan uçağın varlığına ilişkin
verilen hükmün, "zanni" bir hüküm olduğu da söylenemez.
Çünkü mesele, insanın özünü hissetmeyip sadece eserini, izini
veya etkisini hissedebildiği olay ve nesnelerle ilgili düşünme
imkânının var olup olmadığı meselesidir. Bu tip nesnelerde bizi,
olaylar hakkında akıl yürütülebilir mi, yürütülemez mi? sorusu
ilgilendirmektedir. Gelen sesin bir uçağa ait olduğuna ilişkin "zanni"
bir hüküm versek de; kendisinden ses çıkan bir nesnenin
varlığına hükmetmek, yani "bu bir varlıktır"
demek, "kesin" bir hükümdür. Kaldı ki "aklî
metot"un sonuçları "zanni" olabildiği
gibi, "kat'i/kesin" de olabilir. Bu sonuçlar, beyne
iletilen his ve onu yorumlayan ön-bilgilere (a priori bilgilere)
göre "kat'i" ya da "zanni"
olabilirler.
Öte yandan hisle algılanamayan
şeylerle ilgili düşünülürken, akıl yürütme eylemi bu
şeylerin eseri, izi veya etkisine yöneltilir. Çünkü bir şeyin
eseri, izi veya etkisi, onun varlığının bir parçasıdır. Bir
şeyin eseri, izi veya etkisi hisle algılanabiliyorsa onun varlığı
da algılanabiliyor demektir. Dolayısıyla böyle bir şeyin
varlığıyla ilgili kesin bir şekilde akıl yürütülebilir. Aynı
şekilde onun herhangi bir göstergesi, onu kendi türünden ayırt
edebilecek biçimde his tarafından algılanabilir. Bunun dışında
akıl yürütülemez, dolayısıyla düşünce de oluşmaz. Öte
yandan, bazen his bir şeyin eseri, izi veya etkisini değil, onun
niteliklerini algılar ve bu nitelikler o şeye ilişkin hüküm verme
aracı haline gelirler. Örneğin; "Amerika özgürlükler düşüncesine
inanan bir ülkedir" sözünü ele alalım, Bu sözün anlamı:
"Amerika emperyalist bir ülke değildir." Oysa
emperyalizm, halkların köleleştirilmesidir ki, bu da özgürlük
düşüncesiyle çelişmektedir. O halde "Amerika
özgürlükçü bir ülkedir" öncülü, Amerika'nın ülke dışındaki
herhangi bir eseri, izi veya etkisinin değil, onun bir niteliğinin
ifadesidir. Bir şeyin şöyle şöyle niteliklerinin olması, aynı
şekilde bir esere, ize veya etkiye sahip olduğu anlamına gelmez. Bu
nedenle nitelikler üzerinde akıl yürütülmez. Üstelik söz konusu
nitelik, hissin hüküm vermek için beyne ilettiği türden bir
nitelik de değildir. Bu önermedeki nitelik, nitelenen şeyin
herhangi bir eseri, izi veya etkisi durumunda değildir. Bu yüzden de
onu bir öncül olarak ele alıp onun vasıtasıyla eylemler hakkında
bir yargıya varmak mümkün değildir. Zira fiiller, yüklendikleri
belli bir nitelik ya da özellikle insanda bulunmazlar. İnsan,
fiilleri pek çok sıfatlar yüklenmiş olan pek çok vesilelerle ve
nedenlerle kazanır. Örneğin; "İslâm şeref dinidir"
demek, her Müslümanın şerefli olması anlamına gelmez. Çünkü
şeref, dinle eşdeğer değil, dini prensiplerden sadece bir
tanesidir. Ayrıca insanın bir dine inanması inandığı dinin bütün
gereklerini yerine getiriyor olması anlamına da gelmez. Demek ki "şeref",
dinin bir eseri veya izi değil, onun herhangi bir sıfatıdır. Dinin
gereklerini yerine getirmek de böyledir. Bu nedenle söz konusu
nitelik üzerinde akıl yürütülmez. Bu bağlamda yukarıdaki söz,
düşünmenin ürünü değil, sadece bir varsayımdan ibarettir. Bütün
bu söylenenlere paralel olarak diyebiliriz ki, düşünme eylemi bir
şeyin, bir objenin sıfatına değil, onun eserine, izine veya
etkisine uygulanabilir. Zira hissin bir şeyin ancak eserini, izini ve
etkisini beyne iletmesi mümkündür, fakat bu durum o şeyin sıfatı
için geçerli değildir. Bir şeyin sıfatı, hissedilmeye elverişli
olmadığından duyu organlarıyla beyne iletilmesi mümkün değildir.
Kısaca diyebiliriz ki; bir şeyin niteliği, kendisi veya eseri, izi
ve etkisine ilişkin hüküm verme aracı olamaz ve bu durumda akıl yürütülmez.
Çünkü böyle bir hüküm "aklî eylem"in ürünü değildir.
Bir başka ifadeyle varsayımlar, hisle algılanmamış olduklarından
bu varsayımlar, bir şey hakkında yargıya varma aracı olamazlar.
Gerçi mantık öncüllerinde olduğu gibi, bazı varsayımlar
hissedilmeye elverişlidir; fakat böyle bir durumda söz konusu
terimler varsayım olmaktan çıkar, hatta gerçek bilgilere dönüşür.
Varsayımlar, tahminden ibarettir. Varsayımlarda ne his ne de histen
doğan tahmin söz konusudur. Öyleyse varsayım ve faraziyeleri düşünce
olarak kabul etmek yanlıştır.
Öte yandan şöyle bir
görüş ileri sürülebilir: Akıl yürütmeyi, sadece kendisi veya
eseri, izi ve etkisi algılanabilen şeylerle sınırlamak, sadece
somut şeyler üzerinde akıl yürütülebileceği anlamına gelir. Bu
ise, sadece somut maddeyi incelemeyi öngören "bilimsel
metot"un, düşünmenin temelini oluşturması demektir. Bu
durumda akla, "aklî metot" da ne oluyor? şeklinde
bir soru gelebilir.
Bu soruya
karşılık diyoruz ki, "bilimsel metot" sadece hisle
yetinmez, somut maddenin deney ve gözleme tabi tutulması koşulunu
da ileri sürer. "Düşünme eylemi sadece hissedilebilir
şeyler üzerinde gerçekleştirilebilir" derken söylediklerimiz,
deney ve gözleme tabi maddeleri kapsamına aldığı gibi, salt
hissetmeyle algılanabilen şeyleri de kapsamına alır. Bu ise, "bilimsel
metot"a düşünmenin temeli rolünü vermez. Böyle bir
kapsam, "bilimsel metodu"un doğru bir düşünme
tekniği haline gelmesini sağlar. Çünkü "bilimsel
metot" eşyanın hissedilebilir (somut) olmasını
öngörmesinin yanında, buna bir de deney ve gözleme tabi tutulması
şartını eklemektedir.
"Aklî metot"a
gelince; bu metot düşünme eyleminin hissedilebilir somut nesne
üzerinde yoğunlaşmasını öngörür.
"Aklî metot",
aklın tanımında temel olarak ön bilgilerin varlığını değil,
hissedilebilen vakıayı kabul eder. Ön bilgiler ise, hissedilen vakıa
üzerinde akıl yürütmek için şarttır. Aksi takdirde hissedilen
vakıa, sadece "hissedilen bir vakıa" olmaktan
öteye geçmez. Akıl yürütmede temel olan, düşünme eyleminin
hissedilebilir bir vakıa üzerinde gerçekleşmesidir. Yoksa bir
şeyin varlığına ilişkin tahmin veya varsayımda bulunmak
değildir. Bu nedenle ilk insanın düşünme biçimini ortaya koyma
çabaları, akıl yürütme olarak kabul edilmez. Çünkü ilk insan
şu anda hissedilebilir somut bir vakıa değildir. Oysa şu andaki
insan, hissedilebilir somut bir vakıadır. Dolayısıyla şu andaki
insana bakarak, ilk insanın nasıl düşündüğü araştırılır.
Sonra da araştırmadan elde edilen sonuç insan cinsine uygulanır.
Çünkü değişmeyen tek bir cins ve türe ait olan bir şey aynı tür
ve cinsin tamamı için de aynıdır. Örneğin, toprak molekülü
veya belli bir toprağı ele alalım, söz konusu toprak molekülü
hakkında his yoluyla elde edilen tüm bulgular, tüm toprak cinsi
veya türü için de geçerlidir. Molekülünü ele aldığımız bu
toprak ister yaşadığımız çevrede bulunsun ister bulunmasın,
ister üzerinde fikir yürütülsün ister yürütülmesin sonuç değişmez.
Demek ki önemli olan, üzerinde fikir yürütülen eşyanın
hissedilebilir bir gerçeğe, vakıaya veya bu gerçeğin eseri, izi
ve etkisine sahip olmasıdır. Kendisi veya eseri, izi ya da etkisi
hissedilmeyen şey hakkında akıl yürütülemez.
Bu bakımdan açıkça
bilinmelidir ki, varılan yargılar ve edinilen bilgiler bir vakıaya,
yani gerçekliğe dayanmıyorsa veya bu vakıa varsayımlara dayalı
olarak elde edilmişse, bu durumda bir düşünce veya aklın ortaya
koyduğu bir üründen söz etmek mümkün değildir. Zira akıl,
hissedilebilir bir vakıa veya onun eseri, izi, etkisi olmadan
işlevini yerine getiremez. Dolayısıyla akıl, ancak vakıa veya
vakıanın eseri, izi ve etkisi üzerinde yürütülebilir. Bunun dışında
aklî eylem meydana gelmez. Kitaplara geçmiş öyle çok şey vardır
ki, bunları aklın ürünü olarak kabul etmek mümkün değildir.
Dolayısıyla düşünceden de sayılamazlar.
Bu noktada biraz
da "Mugayyebât", yani "somut olanın
dışında var olan şeyler"i irdelemek gerekir. "Somut
olanın dışında var olan şeyler" derken hem düşünen kişinin
gıyabında gerçekleşen şeyler hem de hissin gıyabında gerçekleşen
şeyler kastedilmektedir. Bu bağlamda beynin, "somut olanın
dışında var olan şeyler"le meşgul olması düşünme
eylemini yerine getirdiği anlamına gelebilir mi? Soyut şeyler
hakkında ileri sürülen görüşler "düşünce"
olarak addedilir mi?
Düşünen kişinin
gıyabında gerçekleşen şeyler yani mugayyebât, aslında yok
olmayan şeylerdir. Hissi sadece düşünen kişi beyne nakletmez.
Herhangi bir insan herhangi bir şeyi beynine nakledebilir. Sözgelimi
bir kişi daha önce görmediği Mekke veya Kâbe'yle ilgili düşünme
eylemine giriştiğinde, bu kişinin soyut bir şeyi düşündüğü
söylenemez. Çünkü bu kişinin, hakkında fikir yürüttüğü şey
somuttur. Bir şeyin somut olması için bu kişinin illa onu
hissetmesi gerekmez. Somut olan şey, bünyesinde hissedilebilirlik
özelliğini taşıyan şeydir. O halde düşünen kişinin
gıyabında var olan şeyler de somut şeylerdir ve beynin bu gibi
şeylerle meşgul olmasını "düşünme eylemi"
olarak kabul etmek mümkündür. Bu açıdan binlerce yıl sonra
kaydedilmiş olsa bile "tarih" düşünceler
manzumesi olarak kabul edilebilir. Aynı şekilde antik bilgiler de düşünceden
sayılabilir. Bu bilgilere ilişkin yapılan düşünme eylemi
binlerce yıl sonra gerçekleşse bile sonuç değişmez. Çok uzak
mesafelerden gelse bile telgraf haberleri düşünce olarak
nitelenebilir. Beyin bu haberler üzerinde yoğunlaşırsa, düşünme
eylemi gerçekleştirilmiş sayılır. Öyleyse düşünen kişinin
gıyabında var olan şeyleri de somut, hissedilebilir şeyler olarak
addetmek gerekir. Çünkü hissin sadece düşünen kişiye has
olması şart değildir. His, insana herhangi bir şekilde
ulaşabilir. Kişi, duydukları veya okuduklarıyla da hissedebilir.
Demek ki bilgi, somut, yani hissedilebilir bir gerçeğin, vakıanın
ürünü olmadıkça "düşünce"ye dönüşemez. "Düşünce",
somut vakıa veya bu vakıanın eserini, izini, etkisini bilmektir. "Düşünme"
ise, beynin hissedilebilir bir vakıa veya bu vakıaya ait eser, iz ve
etki ile meşgul olmasıdır. Hissedilebilir bir vakıa veya bu
vakıanın eseri, izi, etkisi olmaksızın ne düşünce ne de düşünme
söz konusu olabilir.
Hissin gıyabında var
olan şeylere gelince, işte "Mugayyebât" olarak
adlandırılan şeyler bunlardır ve yukarıda sorulan soru da
bunlarla ilgilidir.
Hissin gıyabında var
olan soyut şeylerle ilgili atılması gereken ilk adım, soyut
şeyleri ele almaktır: Eğer soyut şey, varlığı kesin delillerle
ispatlanmış kesin bir kaynaktan nakledilip aktarılmışsa, "düşünce"nin
varlığından söz edilebilir. Bu tip düşünceyle meşgul olan
beyin de düşünme eylemini yerine getirmiş olur. Zira soyut şeyle
ilgili aktarımda bulunan kişi ve onun sözleri, "his"
ve "kesin düşünce" yoluyla tespit edilmiştir. Bu
nedenle soyut şeyin, aslında kendisi veya onun eseri, izi, etkisi
somut olan bir kaynaktan ortaya çıktığı kabul edilir. Üstelik
kaynağın varlığının yanısıra, kaynağın doğruluğu da "kesin
düşünce"yle tespit edilmiş olur. Soyut şeyi aktarma
işlemi ister "kat'i" ister "zanni"
delille tespit edilmiş olsun, burada hem "düşünce" hem
de "düşünme" den söz etmek mümkündür. Zira aktarma işleminin
bir "düşünce" olarak kabul edilmesi için, böyle
bir aktarımın var olup olmadığı ve aktarım işleminin doğru
yapılıp yapılmadığına bakılır. Aktarımda bulunulan sözün doğruluğuna
bakılmaz. O halde varlığı kesin delille tespit edilen kaynakların
ortaya çıkardığı soyut şeyler "düşünce",
beynin bu şeylerle meşgul olması ise "düşünme"dir.
Söz konusu soyut şeylerin doğruluğunun ise, kat'ilik veya
zanniliğin baskın olduğu yollarla ortaya çıkarılması mümkündür.
Varlığı ve
doğruluğu kesin delillerle ispatlanmış soyut şeylerin
doğruluğunu kesin bir şekilde kabul etmek gerekir. Böyle bir
durumda ısrarla şüpheci bir yaklaşım içinde olmak doğru
değildir. Aktarımda bulunulan soyut şey "zanni"
bir şekilde elde edilmişse, bu durumda bu bulguya kesin olmayan bir
bulgu gözüyle bakmak gerekir. Ancak her iki durumda da hem düşünce
hem de düşünme eyleminden söz edilebilir. Bu bağlamda Müslümanların,
delil olarak göstermeye elverişli "ahad"
hadislerden ve Kur'an-ı Kerim'den aldıkları hükümler de "düşünce"
kapsamına girmekte olup bunlar akıl yürütmeye elverişlidirler.
Varlığı ve
doğruluğu kesin bir şekilde ortaya konmamış olan soyut şeyler
ise, "düşünce" değildirler. Bu tip soyut
şeylerle meşgul olan beyin, "düşünme" işlevini
yerine getirmiş olmaz. Bu gibi şeyler, varsayım ve kuruntudan
öteye geçemez.
Varlığı ve
doğruluğu kesin delillerle ortaya çıkmadıkça soyut şey "düşünce"
olarak kabul edilip "düşünme eylemi"nin gerçekleştirilmesi
için uygun olamaz. Zira soyut şeyler, temel olarak hissedilebilir
olana, yani soyut şeye dayanmaktadır. Sonuçta soyut şeyi hisseden
veya varlığı ve doğruluğunu kesin delillerle saptayan, insandır.
İnsanın hissetmediği veya varlığını ve doğruluğunu kesin
delillerle ispatlamadığı soyut şeyler, hissedilebilir somut
şeyler olmadıklarından "düşünce" den sayılmaz.
Beynin bu yolda çalıştırılması da "düşünme"yi
doğurmaz. "Düşünme", beynin hissedilebilir somut
varlıklar veya bu varlıkların eserleri, izleri ve etkileri
üzerinde yoğunlaşmasıdır ki "düşünce" bu yoğunlaşmanın
sonucunda ortaya çıkar.
|