|
KAİNAT, İNSAN ve HAYAT
HAKKINDA AKIL YÜRÜTME SİSTEMATİĞİ
Kâinat, insan ve hayatı
araştırmak, "doğa"yı araştırmaktan farklıdır.
Çünkü "doğa"; kâinat, insan ve hayata oranla
daha kapsamlı bir kavramdır. "Kâinat, insan ve hayat"ı
araştırmak, "alem"i araştırmaktan da farklıdır.
Çünkü "alem", Allah'ın dışındaki her şeyi
kapsar. Bu açıdan "alem", melekleri, şeytanları
ve doğayı da kapsamına alır. Dolayısıyla "biz kâinat,
insan ve hayat hakkında araştırma yapıyoruz"
dediğimizde, bu sözümüzle ne "doğa"yı ne de "alem"i
kastediyoruz. Bizim bu sözden kastımız, sadece kâinat, insan ve
hayat hakkında akıl yürütmektir. Çünkü insan, kâinatta yaşar.
Bu nedenle insanı, kâinatı ve hayatı tanımak zorundadır. Bu
durumda doğayı araştırmak gibi bir misyon yüklenmez. Zira doğayla
ilgili araştırma yapmak, ona kendi türü, hayatı ve yaşadığı kâinat
hakkında bir fayda sağlamayacaktır. Aynı şekilde melek, şeytan
gibi doğa ötesi varlıklara ilişkin araştırma yapmak da onu
ilgilendirmez. Çünkü bunları araştırmak, insanda bir "düğüm"
oluşturmaz. Çünkü insan, kendi varlığını, hayatını ve
yaşadığı kâinatı hisleriyle algılar. İnsan, olayları ve
eşyayı birbirinden ayırt edebilme safhasına geldiğinde kendi
kendine birtakım sorular sormaya başlar:
Kendi varlığından,
annesinin, babasının, hatta en uzak dedesinin varlığından önce
ne vardı? Kendisinin veya diğer insanların yaşamakta oldukları
hayattan önce bir şey var mıydı, yok muydu? Kâinatta görmekte
olduğu yeryüzü ve güneş, adlarını duymakta olduğu
yıldızlardan önce bir şey var mıydı? Bunlar ezeli mi, yoksa
bunlardan önce ezeli bir varlık var mıydı? Kâinat, insan ve hayatın
sonrası var mı, yok mu? Ebediyete kadar böyle mi devam edecekler,
yoksa bir gün yok olup gidecekler mi? İnsan, kendisine bu tip
soruları sık sık sorar. Yaşadıkça bu tip soruların oranı
gittikçe artar. Zamanla bu durum, onda öyle "büyük bir düğüm"
meydana getirir ki, insan sürekli onu çözmekle uğraşıp durur.
İnsanın kendisine sorduğu bu sorular, onun bir vakıayı öğrenme
arayışlarının sonucudur. Başka bir ifadeyle bu sorular, bir
vakıanın duyu organları aracılığıyla beyne iletilmesi işlevini
görürler ve böylece insan vakıayı hissetmiş olur. Ancak kişinin
elindeki bilgiler, söz konusu "büyük düğüm"ü
çözmesine yetmez. Büyüdükçe daha çok bilgiye sahip olur ve her
defasında elde ettiği bilgilerle vakıayı yorumlamaya yeltenir. Bütün
bu girişimlerden sonra vakıayı "kesin" bir
şekilde yorumlayabilirse, aynı sorularla bir daha karşı karşıya
kalmaz. Dolayısıyla "büyük düğüm"ü çözmüş
olur. "Kesin" bir şekilde söz konusu vakıayı
yorumlayamadığı takdirde kendi kendine sorular sormaya devam eder.
Zaman zaman geçici çözümler bulur, fakat soru işaretleri tekrar
ortaya çıktığı zaman "büyük düğüm"ü
çözemediğini anlar. Böylece kafasındaki sorular zinciri doğal
bir biçimde devam eder. Fıtratının -ki buna "dinamik
enerji" veya "duygu" da denebilir- tasdik
ettiği cevapları buluncaya kadar kafasındaki sorular sürüp gider.
Kişi fıtratıyla uyumlu cevaplar aldığında ise, "büyük
düğüm"ü kesin bir şekilde çözüp bu sorulardan
kurtulmuş olur. Aksi takdirde sorular peşini bırakmaz ve onu
rahatsız etmeye devam ederler. Kısaca, kişi, doğru veya yanlış
olsun kendisini tatmin eden bir çözüm bulmadığı sürece huzursuz
olma akibetinden endişe etme halinden kurtulamaz.
İşte insanda, "kâinat,
insan ve hayat hakkında akıl yürütme" böyle gelişir.
Her insan, doğal ve zorunlu olarak bu üç unsur hakkında akıl yürütür.
Zira insanın varlığı böyle bir akıl yürütme eyleminin oluşumunu
zorunlu kılar. İnsan hissi sürekli bu üç unsuru algılamakla
meşguldür. Zaten insanın düşünceye ulaşma çabasını körükleyen
de bu histir. Bu nedenle kâinat, insan ve hayat hakkında akıl yürütmek,
insan için vazgeçilmez bir unsurdur. Kaldı ki insanın zorunlu
olarak hissettiği bu üç unsuru, sadece sezmesi bile tek başına,
kişinin kendisinde mevcut olan veya başkasından talep ettiği bilgi
ya da çözümlerin devreye girmesi için yeterlidir. Çünkü insan,
fıtratında var olan otomatik bir dürtüyle problemleri çözme isteği
duyar. İnsan, sürekli bu "büyük düğüm"ü
çözme çabasındadır. Ancak tüm bu soru işaretleriyle uğraşıp
bunlara cevap bulmak için göstermiş oldukları yoğun çabalar
sonucunda değişik çözümler bulurlar. Kimileri bu sorulardan
kaçar, kimileri sorulara cevap arama girişimini sürdürür.
Ergenlik çağına varmamış çocuklar ise sorularının
cevaplarını ailelerinden alırlar. Çünkü çocuklar dünyaya
sorulardan soyutlanmış bir halde gelirler. Ancak etraflarında olup
biteni fark etmeye başladıklarında kafalarında çeşitli sorular
belirmeye başlar. Bu dönemde aileler, onların sorularını
cevaplamayı üstlenirler. Çocuklar, ailelerine veya işlerini yürüten
kişilere duydukları güvenden dolayı onların verdikleri cevapları
kolayca kabullenirler. Cevaplarını güven duydukları kişilerden
aldıklarında huzur içinde kendilerini onlara teslim ederler.
Ergenlik çağına erişenlerin ezici bir çoğunluğu, çocukken aldıkları
bu cevaplarla yetinirler. Bunların az bir bölümü ise, küçükken
aldıkları cevaplardan tatmin olmadıklarından kafalarında tekrar
soru işaretleri belirir. Bu yüzden "büyük düğüm"ün
çözülmesi yolunda küçükken aldıkları cevapları buluğ çağında
tekrar gözden geçirip bu düğümü kendi başlarına çözmeye girişirler.
"Büyük düğüm"ü
çözmek için düşünme, yani kâinat, insan ve hayatı düşünme,
insan için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Ne var ki insanların bir
kısmı "büyük düğüm"ü kendi kendine çözmeye
çalışırken, bir kısmı küçükken aldığı cevaplarla çözmüş
olurlar. Her iki çözüm biçiminde de eğer kişi, fıtratına uygun
bir çözüm bulup ona itimat ederse, tatmin olmanın verdiği hazla
rahatlar, mutlu olur. Kişinin bulduğu çözüm fıtratıyla uyum içinde
değilse, bulduğu bu çözüme itimat etmez. Sorular peşini
bırakmaz. Kişi bu hususta renk vermese de, sorular ona büyük bir sıkıntı
verir. İşte bu yüzden, insan, "büyük düğüm"ü
çözmeye girişirken, fıtratına uygun bir çözüm üzerinde akıl
yürütmelidir.
Gerçi "büyük
düğüm"ü çözmek amacıyla akıl yürütmek, her insanda
doğal, hatta zorunlu olarak gelişir. Ancak bu gelişmenin seyri
doğru olabildiği gibi, yanlış da olabilir. Hatta insanda düşünmeden
kaçış biçiminde de ortaya çıkabilir. Şu var ki, her halükarda
yapılan düşünme eylemi, "akli metot"a aykırı
değildir. İnsan, kâinat ve hayatı maddeye indirgeyip incelenecek
bir şey varsa onun da ancak madde olduğuna karar verenler, düşünme
eylemini insan, kâinat ve hayat üzerinde yoğunlaştıracaklarına,
madde üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Madde üzerinde yoğunlaşmak,
doğal ve zorunlu düşünme biçiminden kaçış olduğuna göre,
onların bu yöntemleri, kendilerini sağlıklı olmayan bir düşünme
biçimine sevk etmektedir. Çünkü madde laboratuar koşullarında
incelenebilir, fakat insan, kâinat ve hayat bu koşullarda
incelenemez. İnsanın kafasındaki soru işaretleri "akli
metot"la çözülmesi gerekirken, adı geçen üç unsuru
maddeye indirgeyenler "bilimsel metot"a başvuruyorlar.
Halbuki bu şekilde doğru bir çözüm elde etmeleri mümkün değildir.
"Büyük düğüm"ü çözme yolunda getirdikleri
çözüm yolları insan fıtratıyla uyumlu olmadığından, sadece
bireysel bazda kalmakta, herhangi bir toplum, halk veya ümmete hitap
etme kabiliyetinden yoksun olmaktadır. Böylece halk veya ümmet, fıtratına
uygun birtakım çözümler getirilmediği için sürekli bocalamaktadır.
Sorular insanların peşini bırakmaz. Sorun sadece toplumun değil,
materyalist çözümü kabul eden bir çok ferdin de kafasını
meşgul eder.
"Büyük düğüm"ün
bireysel olduğunu, dolayısıyla halk, ümmet ve hayatla ilişkisinin
bulunmadığını düşünenler, aslında "büyük düğüm"ün
çözümünden kaçan kişilerdir. Böyle bir yaklaşıma sahip
olanlar, hem fertleri hem de toplumu kendi sorunlarıyla baş başa
bırakmış olurlar. Gerçekte "büyük düğüm"
çözülemediği için herkese ruhsal ve fıtri rahatsızlık egemen
olur ve insanlar sahte çözümlerle avunup yaşamlarını sürdürmüş
olurlar.
Gerçekte ise, "büyük
düğüm"ün çözümünü iki açıdan ele almak gerekir.
Bunlardan birincisi, "akıl" ile ilgilidir. İkincisi
ise, tatmin edilmesi gereken insandaki "dinamik enerji"yle,
yani insanın tatmin edilmesi gereken ihtiyaçlarıyla ilgilidir. Bu açıdan
düşünme eylemi, "dinamik enerji"yi tatmin edecek
düzeyde olmalıdır. "Dinamik enerji"nin "düşünce"yle
tatmin edilmesi ise, ancak "düşünme" eyleminden,
yani "maddenin duyu organları vasıtasıyla beyne
iletilmesi"nden sonra mümkün olabilir. Ancak "dinamik
enerji"nin tatmini, maddenin duyu organlarıyla beyne
iletilmesiyle değil de varsayımlarla gerçekleştirilmeye çalışılmışsa,
bu durumda ne iç huzurdan ne de herhangi bir çözümden söz
edilebilir. Aynı şekilde düşünme olgusu, tatmini oluşturmayan,
yani insan fıtratıyla uyumlu olmayan bir vasıtayla gerçekleştirilmiş
ise, buradaki bulgular salt varsayım veya salt histen öteye geçmez.
Dolayısıyla kişinin iç dünyasını rahatlatan bir çözüm
bulunmamış ve böylece "dinamik enerji" de tatmin
edilmemiş olur.
İnsandaki "büyük
düğüm"ün doğru bir şekilde çözülmesi için ileri
sürülen çözümün "akli metot"u baz alan bir düşünme
biçiminin ürünü olması, insandaki "dinamik güç"ü
tatmin etmesi ve kafasındaki soru işaretlerinin tekrar belirmesine
mecal vermeyecek şekilde kesin olması gerekir. Ancak bu şekilde
doğru çözüm bulunabilir ve söz konusu çözüm için sürekli bir
iç huzur ortamı sağlanabilir. Bu açıdan kâinat, insan ve hayat
hakkında akıl yürütmek, en önemli düşünme türlerinden biri
olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir deyişle insandaki "büyük
düğüm"e insan fıtratıyla uyumlu, soru işaretlerinin
tekrar belirmesine mecal vermeyecek kesinlikte ve "dinamik
enerji"yi tatmin edecek şekilde bir çözüm bulunmasının
önemi buradan kaynaklanmaktadır.
Gerçi "dinamik
enerji"nin, insanın tatmin edilmesi gereken gereksinimlerini
doyurma çabası, insandaki "büyük düğüm"ün
çözülmesine ön ayak olabilir. Zira insandaki acizlik duygusu ve
imdadına koşacak bir güce ihtiyaç duyması, bu düğümün
çözülmesine yardımcı olabilir ve bu duygunun sonucu olarak
insanın kafasındaki sorulara birtakım cevaplar dikte edilebilir.
Ancak bu metot, sonuçlarına güvenilmeyen ve tek başına
bırakıldığı zaman, köklü bir çözüme ulaştırmayan bir
metottur. Zira "Tedeyyün/İnanma ve kutsama içgüdüsü"
beyinde gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir takım
varsayımlara ve faraziyelere neden olabilir. "Tedeyyün/İnanma
ve kutsama içgüdüsü", insandaki "dinamik
enerji"yi, puta tapıcılık gibi aykırı bir biçimde ya da
evliyaları kutsamak gibi yanlış bir biçimde tatmin edebilir. Bu
nedenle "büyük düğüm"ü çözüp insanın
kafasındaki sorulara cevap verme misyonunu insandaki "dinamik
enerji"ye yüklemek doğru değildir. İnsanın kafasındaki
soruları cevaplamak için, düşünme eyleminin kâinat, insan ve
hayat üzerinde yoğunlaşması gerekmektedir. Ancak verilen cevaplar,
insan fıtratıyla uyumlu olmalıdır. Diğer bir ifade ile insandaki "dinamik
güç"ü şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde kesin ve şüphesiz
bir şekilde doyuracak halde olmalıdır. İşte insan fıtratıyla
uyum gösteren bir çözümün bulunması halinde, insanın aklı
kanaatle, kalbi ise iç huzuruyla dolar.
|