|
YAŞAM HAKKINDA
DÜŞÜNME
Gelelim yaşam
hakkında akıl yürütmeye. Kuşkusuz insandaki "dinamik
enerji"nin tatmin edilmesi, yani vücudun yeme içme gibi
organik ihtiyaçlarının karşılanması veya örneğin mülk edinme
gibi içgüdülerin tatmin edilmesi, insanı doğal ve zorunlu olarak
yaşam hakkında düşünmeye sevk etmektedir. Ancak insanın
kalkınması için sadece yaşam hakkında düşünmek yetmez. Bu,
insanın mutluluğa ermesi, yani "daimi huzur" kazanması için
yeterli değildir. Bu nedenle insanın kalkınması ve daimi huzura
ermesi için, onun yaşamla ilgili düşünme biçiminin hayata bakış
açısı üzerinde kurulu olması gerekir. Zira insan, yaşamını kâinatta
idame ettirir. Buna göre yaşamla ilgili düşünme biçimi de yaşadığı
dünya hayatına bakış açısı üzerinde kurulu olmalıdır. Aksi
takdirde düşünme biçimi, düşük, sınırlı ve dar kapsamlı
olur. Dolayısıyla ne bir ilerleme sağlayabilir ne de daimi huzuru
elde edebilir. Bunun anlamı da şudur:, "Kâinat, insan ve
hayat hakkında düşünme", "yaşam hakkında düşünme"nin
temeli olmalıdır. İnsanın kâinat, insan ve hayata ilişkin bir
bakış açısı olsun olmasın, tatmin talebini karşılamak için yaşamla
ilgili düşünme eyleminde bulunduğu doğrudur. Ancak böyle bir düşünme
eylemi ilkel ve tedirgin olmaya devam eder. Üstelik İnsan, kâinat
ve hayat düşüncesinin, insanın hayata bakış açısı üzerinde
kurulu olması yolunda herhangi bir ilerleme kaydetmez. Mesele bu iki
düşünme biçiminden hangisinin öncelikli olduğu meselesi
değildir. "Yaşam hakkında düşünme"nin her
türlü düşünmeden önce geldiği açıkça ortadadır. Mesele,
ileri düzeyde, başka bir deyişle daimi huzurun gerçekleştiği
yaşam hakkında düşünme meselesidir. Bu nedenle insanın yaşama
ilişkin düşünme eyleminin, hayata bakış açısına göre yapılanması
şarttır.
Şu gerçeği de ifade
etmek gerekir ki, kendi yaşamını düşünen kişi, ailesinin ve
yaşadığı toplumun yaşamını düşünebilecek seviyeye gelir.
Ailesini düşünen ümmetini, ümmetini düşünen ise insanlığı düşünebilecek
seviyeye ulaşır. Böyle kademe kademe yükselme özelliği insanın
fıtratında mevcuttur. Ancak bu yükselme, yapılanabileceği bir
temel üzerinde kurulmadan tek başına bırakıldığı zaman, kişi,
düşüncesini sadece kendi yaşamıyla sınırlar. Böylece insanda
bencillik hakim olur. İnsanın davranışlarında veya hayatının
her hangi bir kesitinde bariz bir düşüş ve gerileme sürüp gider.
Böyle bir durumda insan ne kalkınma yolunda bir ilerleme kat eder ne
de daimi huzura kavuşur. Dolayısıyla yaşamla ilgili düşünme
eylemini kendi haline bırakıp, kişinin hayata bakış açısı
üzerinde kurmamak, insanın daimi huzura kavuşmasını engeller.
İlkel veya geri kalmış toplumların yaşamları, bunun en iyi
kanıtıdır.
Ancak yaşamı düşünmek,
insandaki dinamik enerjinin yeterli veya uygun bir biçimde tatmin
edilmesi anlamına gelmediği gibi, sadece insan benliğinin, onun
ailesinin, toplumunun veya ümmetinin düşünme bazında tatmin
edilmesi anlamına da gelemez. İnsan, kâinatta yaşar. Dolayısıyla
yaşamı hakkındaki düşünme eylemi, sürekli ve mümkün olduğu
kadar yüksek standartlı olmalıdır. İnsanın insan olması
hasebiyle, "Beka/ölümsüzlük içgüdüsü" neyi
gerektiriyorsa, ona sahip olmalıdır. Bu ise, yaşamı insanın
hayata bakış açısı üzerinde kurmadan, sadece yaşam hakkında düşünme
eyleminde bulunmakla gerçekleştirilmez. Sadece yaşam hakkında düşünmek,
ilkel bir düşünce olur ve geri kalmanın izini taşır.
Buna rağmen ister
hayata bakış açısı üzerinde kurulu olsun ister olmasın, yaşam
hakkında akıl yürütmede önemli olan, "sorumlu bir düşünme"nin
var olmasıdır. Sorumlu düşünmeden kasıt, düşünme ve yaşamdan
hedeflenen nedir? sorusuna cevap aramaktır. Bu noktada kişinin
kendisini başkasına karşı sorumlu hissetmesi önem kazanmaktadır.
Başka bir ifadeyle, insan fıtratı kime karşı sorumluluk duygusunu
taşıyıp onu korumayı gerektiriyorsa ona önem verilmelidir.
Sözgelimi ailenin reisi olan baba, tıpkı karısı ve çocukları
gibi, toplumun lideri tıpkı toplumdaki her fert gibi neden hayat
hakkında düşündüğünü, hayattan neyi amaçladığını iyice
özümsemelidir. Bunlardan her biri, yani baba, anne, çocuklar, lider
ve toplumun her bir ferdi, birbirlerine karşı taşıdıkları
sorumluluklara dikkat etmelidirler. Zira "Sorumlu düşünme",
yaşama ilişkin akıl yürütmenin karakterini oluşturmaktadır.
Yaşam hakkında sorumluluk taşımayan bir akıl yürütme, hayvanların
dinamik enerjilerini tatmin etme içgüdüsünden farklı olmaz. Bu
ise insana yakışmadığı gibi bu düzeyde bir düşünmeye sahip
olması da doğru olmaz.
Kendini başkalarına
karşı sorumlu hissederek akıl yürütmek, yaşam hakkında düşünmede
minimum şarttır. Gerçi bu şart insanın kalkınıp daimi huzura
kavuşması için yeterli değildir. Ancak insanı hayvan
mertebesinden daha üst bir konuma çıkarmak için gerek koşuldur.
İlişkilendirme özelliğine sahip bir beyni olan insanın, dinamik
enerjisini tatmin etmekten başka bir problemi olmayan hayvandan
farkı işte budur.
Kişinin hayatına biçim
veren, onun hayatla ilgili düşünme biçimidir. Aile, klan, toplum
ve ümmette, hatta insanlığın hayatına belli bir biçim veren de
bu düşünme şeklidir. İnsanlığın hayatını, maymun veya domuz,
altın veya tenekeyle eşdeğerli kılanda yine bu düşünme
biçimidir. Başka bir ifadeyle, hayatı aziz ve refah dolu kılan da
mutsuz, huzursuz ve sürekli ekmek peşinde koşturan bu düşünme
şeklidir.
Kapitalist sistemin,
yaşama ve insanlığın tüm hayatına atfettiği bakış açısı
irdelendiği zaman, insanlığı mutsuzluğa ve huzursuzluğa, bireyi
ise tüm hayatını ekmek peşinde koşmakla geçirir hale getirdiği
görülür. Kapitalizm, insanlar arası ilişkileri, ardı arkası
kesilmeyen kavga ilişkilerine dönüştürmüştür. Bu, beni de seni
de ayakta tutan ekmeği kapma kavgası şeklinde ortaya çıkan bir
ilişkidir. Aramızdaki bu kavga, ekmeği kapıp başkasını ondan
mahrum edene dek veya içimizden herhangi birinin bu ekmekten yaşayabileceği
kadar bir pay alıp kalanını başkasını daha da zengin etmek için
verdiği ana dek sürüp gider. Kapitalist düşüncenin verdiği bu görüntü
bile onun bu dünya hayatını nasıl mutsuzluk ve huzursuzluk
diyarına çevirdiğini, insanlar arasında ne denli sürekli bir
kavga ortamı doğurduğunu görmeye yeter.
Gerçi kapitalist
dünya görüşü de kâinat, insan ve hayata ilişkin genel düşünceden
doğmuş, yani hayata dair belli bir bakış açısı üzerinde
kurulmuş, hatta kapitalist toplumlara ilerleme ve kalkınma imkânı
da vermiştir. Ancak bütün bunlara rağmen, kapitalizm bu
toplumları ve insanlığı mutlu edememiştir. Halkları, ümmetleri
ve tüm insanlığı mutsuzluğa sürüklemiştir. Çünkü
emperyalist ve sömürgeci düşünce, kapitalizmin ürünüdür.
Kapitalizm, bir taraftan bir kısım insanlara kendilerine gelen
mektupların hizmetçiler, yani köleler tarafından altın tepsilerde
sunulması imkânını verirken, diğer taraftan da bir kısım
insanları bu zengin kesime hizmetçi veya köle haline getirerek
onların artıklarından dahi istifade edebilme hakkından yoksun
bırakmıştır. Zengin Amerika'da, imparatorluk hayalleri kuran
İngiltere'de ve kendini şan, şeref, soyluluk hayallerine kaptıran
Fransa'da yaşamın bu tip örneklerine sık sık rastlanır. Bütün
bunların yanında emperyalist ve sömürgeci düşüncenin insanları
köleleştirmesi ve onların kanını emmesi de işin cabası. Bütün
bunlar, sorumluluk hissetmeyen bir yaşam düşüncesinin hakim olmasından
kaynaklanmaktadır. Böyle bir düşüncede bireyin bir başkasına
karşı sorumluluk taşıması söz konusu olmadığından, gerçek
sorumluluktan bahsedilemez. Kapitalist düşüncenin yaşama ilişkin
bakış açısında aile, klan, toplum veya ümmete karşı sorumluluk
duygusu zaman zaman ortaya çıksa da bu hal, gerçek sorumluluktan
uzaktır ve sadece insandaki dinamik enerjinin tatminini garanti
altına almaktan öteye geçemez.
Sosyalist düşünce,
yaşama ilişkin -proletaryaya, işçi sınıfına karşı- sorumlu
bir düşünme biçimini ortaya koymaya yeltenmişse de, zamanla
yolundan sapmış, bu çabası slogana ve ütopyaya dönüşmüştür.
Bu ise sosyalist düşüncenin "başkasına karşı sorumluluk
taşıma" duygusundan kademe kademe uzaklaşmasına neden
olmuştur. Öyle ki başkasına karşı sorumluluk taşıma
uzaklığı bakımından sosyalist düşünceyle kapitalist düşünce
arasında bir fark kalmamıştır. Bu nedenle sosyalist düşünce,
gerçekte insani bir düşünce olmaktan çok nasyonalist, milliyetçi
bir düşünceye dönüşmüştür.
Bütün bunlara
bağlı olarak Avrupa, Amerika ve Rusya gibi dünya hayatına yön
veren devletlerin yaşama ilişkin düşünme biçimleri, hayata bakış
açıları üzerinde kurulu olsa da, "başkasına karşı
sorumluluk taşıma" ilkesinden yoksun kalmıştır. Fikren düşük
olan bir insanın kendisini başkasına karşı sorumlu hissetmemesi
doğaldır. Ancak anlaşılamayan bir durum vardır ki, o da
başkasına karşı kendini sorumlu hissetme düşüncesinin, başkasını
köle edinme ve kendi egosunu tatmin etmek için başkasını sömürme
düşüncesiyle yer değiştirmesidir. Bu nedenle günümüz dünyasında
kaydedilmiş akıl almaz kalkınma ve ilerlemeye rağmen, insanların
ve özellikle toplumların zengin kesimlerinin yaşama ilişkin düşüncelerinin
"başkasına karşı sorumluluk duyma" ilkesinden
uzak oluşu aklı başında, basiretli her insanı şöyle bir sonuca
götürür: İnsanların yaşama ilişkin düşünceleri ilerleme
kaydetmemiş, aksine geri kalmıştır. İnsanların bu düşünceleri
huzurlu değil, aksine huzursuzluk ve endişe doludur. Bu böyle kaldıkça
insan hayatına zarar vermeye, onu mutsuzluğa sevk etmeye devam eder.
Öyleyse yapılması gereken, "yaşama ilişkin sorumsuz düşünce"yi
ortadan kaldırıp onun yerine "yaşama ilişkin sorumluluk
taşıyan düşünce"yi kurmak ve "sorumluluk"
duygusunu yaşamın ayrılmaz bir parçası haline getirmektir.
Ekmeğin (maddenin)
insanlar arası ilişkileri oluşturduğu doğrudur. Yaşama ilişkin
düşüncenin, insanın dinamik enerjisini tatmin etme yolunda bu
ekmeği nasıl elde edebileceği düşüncesinden kaynaklandığı da
doğrudur. Ancak insanlar arası ilişkilerden kastettiğimiz, "ben
yerim" veya "sen yersin" ilişkisi değil, "ben
değil, sen ye" ilişkisidir. "Ben seni doyurmak için
ekmek peşindeyim, sen de beni doyurmak için ekmek peşindesin"
felsefesidir. "Ben kendi ekmeğimi kazanmak için seninle
kavga ederim, sen de kendi ekmeğini kazanmak için benimle kavga
edersin" felsefesi değildir. Yani ilişkilerde hakim olan, "bencillik"
değil, "fedakârlık"tır. Başka bir ifadeyle, hem
senin hem de benim sömürüyle değil, "verme"yle
mutlu olmamızdır. Şair, bu gerçeği ne güzel ifade etmiş:
"Ona kompliman
yapıp
Ballandıra ballandıra
Övdüğün zaman
kendisini
Görürsün ki:
Sanki o değil
Dilendiğin şeyi sana
verecek olan
Sensin ona veren
dilendiğini."
Bu demektir ki
insan, "Beka içgüdüsü"nü tatmin etmek için
almaktan hoşlandığı gibi, aynı şekilde refah düzeyi yükseldiğinde
yine "beka içgüdüsü"nü tatmin etmek için "vermek"ten
de hoşlanır. Cömertliğin göstergesi olan "verme"
eylemi de tıpkı "mülk edinme" ve "alma"
eylemleri gibi insanın "beka içgüdüsü"nün birer
görüntüleridir.
Ancak yaşama ilişkin
düşünmek demek, insanın düşüncesini başkası üzerinde yoğunlaştırması
anlamına gelmez. Çünkü yaşama ilişkin düşünme eylemi, düşünen
insanın dinamik enerjisini tatmin etmesi yolunda gerçekleştirdiği
eylemdir. Eylemin doğru bir seyirde gitmesi için bu şarttır.
Burada mesele başkasının dinamik enerjisini tatmin etmek için düşünmek
değil, yaşama ilişkin düşünme eylemini gerçekleştirirken
başka insanlara karşı da sorumluluk duygusu taşımaktır. Çünkü
insan yaşama ilişkin düşünürken, başka insanların dinamik
enerjisini tatmin etmek amacıyla düşünmez. Aksine kendi dinamik
enerjisini doyurmak amacıyla düşünür. Ancak şu var ki, insan düşüncesi
"başkasına karşı kendini sorumlu hissetme"
karakterini kazandığında "mülk edinme" duygusu "verme"
duygusuna, "korkma" duygusu "takdir
etme" duygusuna dönüşür. Her iki durumda da insan, "beka
içgüdüsü"nü tatmin etmek amacıyla dinamik enerjisini
doyurmuş olur. Fakat insan yaşama ilişkin düşüncesine "başkalarına
karşı sorumluluk hissetme" karakterini kazandırdığında "beka
içgüdüsü"nün "yüce" yönünü "çirkin"
yönüne tercih etmiş olur. İşte bütün mesele, yaşama ilişkin düşünme
eylemine, "başkalarına karşı kendini sorumlu hissetme"
anlayışını kazandırmaktan ibarettir. Ancak böyle bir anlayış
insana, seçkin ve hoş bir hayat tarzı getirebilir.
|