|
FİKRİ METİNLER
Fikri metinlerin anlaşılmasına gelince:
"Fikri metin"lerin yapısını ortaya koymada akli
bilgiler esastır. "Fikri metin"de birinci planda
anlamlara ve daha sonra söz terkiplerine önem verilir. "Fikri
metin", duygunun değil, aklın dilidir. Hedefi, bilgiye
hizmet etmek ve zihinleri uyandırmak amacıyla, düşünceleri ve
özellikle gerçekleri ifade etmektir. Fikri metinlerde söz ve
terkipler, özenle seçilirler. Onlara belli anlamlar yüklenir ve
fikir tanımına uygun hale getirilir. Fikri metinler, akıl üzerine
kurulu olduğu için bu metinlerde duygular göz ardı edilir. Fikri
metinlerin temel öğesi fikri gerçekleri araştırmak ve derinlik
isteyen bilgileri vermektir. Bu nedenle fikri metinler, edebi
metinlerden büsbütün ayrılmaktadır. Zira edebi metin, gerçekler
ve bilgiler üzerinde durmaz. Düşüncelerle aklı beslemek gibi bir
amacı da yoktur. Edebi metin, bu gerçekleri zihinlere yaklaştırmaya
çalışır. Ancak her gerçeği ele almaz. Gerçeklerin içinden en
bariz, en önemli olanlarını seçer. Başka bir ifadeyle; edebi
eserde, açık veya gizli bir biçimde estetiğin herhangi bir görüntüsünü
verebilecek özellikteki gerçek seçilir. Seçilmiş olan bu gerçek,
okuyucunun iç dünyasında yankı bulan ve etki uyandıran
özelliktedir. Söz ve terkiplerle ifade edilen bu gerçekler, okuyucu
ve dinleyicide bir duygu patlaması meydana getirecek biçimde
sunulur. Metnin öngördüğü etkinin gereği olarak insanın iç
dünyasına hayranlık, hoşnutluk veya kin, öfke, nefret gibi birtakım
duygular gönderilir. Fikri metin, edebi metnin tersine, düşüncelerle
aklı beslemeyi hedefler. Bu nedenle de her türlü gerçek ve
bilginin üzerinde yoğunlaşır. Söz konusu gerçeğin ve bilginin
insanın iç dünyasında yankı bulup bulmaması önemli değildir.
Fikri metnin amacı, düşünceleri zihne yaklaştırmak, düşüncelerin
içinden estetik, dikkatle icra edilmiş, aklı ikna etmeye yönelik
birtakım unsurları seçmek değil, tüm çıplaklığıyla yalnızca
düşünceleri ortaya çıkarmaktır. Bu düşüncelerin, okuyucunun
iç dünyasında hayranlık mı öfke mi veya haz mı uyandırdığı,
onun ilgi alanına girmez. Fikri metin, düşünceleri olduğu gibi
ifade etmekle meşguldür. Söz ve terkiplerin değil, düşüncenin
sunuluş tarzının berraklaşmasını sağlar. Görüldüğü gibi
fikri metni anlama biçimi, edebi metni anlama biçiminden tamamen
farklıdır.
Fikri metinler
üzerinde akıl yürütmek, yani onları anlamak, metnin içeriğine
ilişkin ön bilgilere sahip olmaya bağlıdır. Fikri metinle ilgili
ön bilgilere sahip olmadan metni anlamak mümkün değildir. Zira
fikri metin, belli bir vakıayı seslendirir. Şayet okuyucu, bu
vakıayı yorumlamasına imkân verecek ön bilgilere sahip değilse,
metni asla anlayamaz.
Fikri metnin üslûbunu
anlamak için ön bilgilerin göstergeleri durumundaki anlamların,
mutlaka algılanabilir olmaları gerekir. Ön bilgilerin göstergeleri
durumundaki anlamları algılamadan sadece bu bilgileri bilmekle
sınırlı kalmak, fikri metnin anlaşılmasını sağlamaz. Zira
fikri metin, herhangi bir düşünceyi ifade etmez. Fikri metin, vakıa
ve vakıanın göstergesi durumunda anlamı olan bir düşünceyi dile
getirir. O halde düşüncenin göstergeleri, simgelediği anlam ve
onun vakıası algılanmamışsa, bu durumda vakıayı yorumlamaya müsait
ön bilgilerden söz edilemez. Bunlar sadece birtakım bilgiler olarak
nitelenebilir ve düşünme eylemine, yani fikri metni anlamaya
herhangi bir faydası dokunmaz. Zira fikri metin hakkında fikir yürütmenin
tek şartı sadece ön bilgilerin var olması değil, aynı zamanda
ön bilgi olgusunun algılanması ve onun göstergelerinin gerçek bir
biçimde zihinde canlandırılmasıdır. Örneğin; herhangi bir
konuda metni, söz ve terkipleri Arapça olarak kaleme alınan düşünceyle
ilgili bir kitap okumaya başladığınızı düşünün. Evet,
Arapça biliyorsunuz. Arapça bildiğiniz için de okuduğunuz metnin
söz ve terkiplerinin anlamlarını algılayabilirsiniz. Fakat söz ve
terkiplerle anlatılan bu düşüncelerin göstergeleri durumundaki
anlamları, sadece Arapça bilgisiyle kavrayamazsınız. Bu düşünceleri
anlayabilmeniz için, onlarla ilgili birtakım bilgilere sahip
olmanız gerekir. Sadece bilgilere sahip olmak da yetmez. Aynı
zamanda bilgilerin vakıalarının bilinmesi ve vakıaların göstergesi
konumundaki anlamların da zihinde canlandırılması gerekir. Aksi
takdirde okuduklarınızı sadece dil bakımından anlamış
olursunuz. Çıkardığınız anlamlar, düşüncelerin göstergeleri
durumundaki anlamlarla uyumlu olabildiği gibi, uyumsuz da olabilir.
Sonuç olarak metnin verdiği düşünceyi anlamamış,
okuduklarınızı sadece dil bakımından algılamış olursunuz.
Örneğin; şu metni ele alalım:
"Siyasi bakımdan
bilinçli olan bir kişi, kendi temayülüne ve mefhumlarına zıt
olan tüm temayül ve mefhumlara karşı, korkusuzca ve cesaretle mücadele
etmek zorundadır. Bir yandan bu mücadelesini sürdürürken, öte
yandan da aynı mücadeleyi, kendi mefhumlarını yerli yerine oturtup
sağlamlaştırmak ve yönünü tayin etmek için vermelidir."
Bu metin, fikri bir
metindir. Bu metni anlamak için, metnin kaleme alındığı dili
bilmeniz veya metindeki söz ve terkiplerin üzerinde durmanız
yetmez. Metni anlamanız için, aynı zamanda söz ve terkiplerin taşıdığı
anlamın üzerinde de durmanız gerekir. Dahası, özel bir siyasi düşünme
açısına sahip olmanız ve siyasi düşüncenin ifade ettiği
anlamı zihninizde açık bir biçimde canlandırmanız gerekir.
Aynı şekilde her türlü
temayülü, temayüllerin göstergeleri durumundaki anlamları, bu
temayüllerin kendi temayülünüzle ne denli çatıştığını ve
kendi temayülünüzü insanlara nasıl anlatabileceğinizi, iyice
kavrayıp, zihninizde canlandırmanız gerekir. Başka bir ifadeyle;
metni anlamak için siyasi bilinç, mücadele, temayüller ve
mefhumlara ilişkin ön bilgilerin vakıaları ve göstergeleri
durumundaki anlamlar çok iyi algılanmalıdır. Aksi takdirde
bilgiler, soyut bilgiler haline gelecek ve bu bilgilerin göstergeleri
durumundaki anlamlar birer vakıa olarak değil, anlam olarak gözlemlenecek,
bu durumda metin anlaşılamayacak, anlaşılamadığı için de
ezberlense dahi ondan istifade edilemeyecektir. Bu açıdan fikri
metin bina gibidir. Bir taşını bile kaldırsanız, yıkımına
neden olursunuz. Yapıyı olduğu gibi bırakıp bu yapıya
dokunmamanız gerekir. Tıpkı bir bina gibi, fikri metnin de tek bir
harfini bile bir yerden başka bir yere taşıyamazsınız. Metnin
ihtiva ettiği sözcükleri, başka sözcüklerle değiştiremezsiniz.
Metni olduğu gibi koruyup kabul etmek gerekir. Çünkü metnin
anlatmak istediği vakıa, yani ifade edilmek istenen düşüncenin
göstergesi belli bir biçimde sunulmuştur. Bu vakıa ve surette bir
değişiklik yapıldığı takdirde, metni anlama biçimi tamamen veya
kısmen değişecektir. Zira fikri metin, ifade ettiği anlamın
algılanmasını öngörür. Metnin ifade ettiği anlamın
algılanması ise, söz ve terkiplerle beyne kaydedilmesini
gerektirir.
Öte yandan fikri
metin, edebi metin tarzında yazıya dökülebilir. Bu tarzla
gerçekleri ifade edebildiği gibi, insanın iç dünyasındaki
duyguları da uyandırabilir. Ancak böyle bir durumda bile fikri
metin, edebi metinden farklıdır. Zira fikri metinde önemli olan,
insanın iç dünyasında birtakım duyguları uyandırmak değil,
duygulara hitap etsin etmesin, gerçeklere ulaşmaktır. Yani fikri
metnin duygulara hitap etmesi, onu fikri metin olma özelliğinden
uzaklaştırmaz. Metinde dikkat düşünceye yöneltilmişse ve temel
amaç düşünceyse, metin, fikri metin olarak kalır. Zaten fikri
metnin duyguya hitap edip etmesi onun fikri yönünü değiştirmez.
Fikri metni anlamak için düşüncelerle ilgili ön bilgilerin var
olması, düşüncelerin vakasının algılanması ve bu vakıanın göstergesi
konumundaki anlamların zihinde canlandırılması gerekir.
Gerçi kültür
seviyeleri ne olursa olsun tüm insanların, tüm derinliğine rağmen
fikri metinleri anlamaları mümkündür. Ancak bu tür metinlerden
herkes anlayabildiği kadar istifade etmesine rağmen, bu metinleri
herkes tüm ayrıntıları ve derin noktalarıyla algılayamaz.
Çünkü içerdikleri düşünceler ve bu düşüncelerin
göstergeleri konumundaki anlamlar bilinip zihinde tasavvur
edilmedikçe, fikri metinlerden istifade edilemediği gibi, bu
metinlerin uygulanabilirliği de ortadan kalkar. Hemen belirtelim ki
herkesin bu metinleri algılama gücünün olması, fikri metinlerin
herkes tarafından algılanabileceği anlamına gelmez. Zira okuduğu
metin düzeyinde ön bilgilere sahip olmayan bir kişinin, bu metni
anlaması asla mümkün değildir.
Burada şöyle bir tez
ileri sürülebilir: Sezginin varlığından söz edildiği müddetçe
ön bilgiler düşünceyi oluşturmak için yeterlidir. Bu da demektir
ki, metindeki vakıanın yorumlandığı ön bilgiler insanda
mevcutsa, fikri metin anlaşılabilir.
İleri sürülen bu
tezi şöyle cevaplamak mümkündür: Ön bilgiler, metnin ihtiva ettiği
vakıayı yorumlamak için kullanılırlar. Ancak bu bilgiler vakıa düzeyinde
değilse, vakıa yorumlanamaz. Eğer okuyucunun ön bilgileri dil ile
ilgili bilgilerden oluşuyorsa, okuyucunun sahip olduğu bu bilgiler,
vakıayı sadece dil bakımından yorumlamaya yeter. Okuyucu, bu
bilgilerle metnin ihtiva ettiği düşüncenin yorumunu yapamaz. Örneğin;
kişinin yönetimle ilgili sahip olduğu ön bilgiler yönetimin bir
güç, erk, otorite olduğunu öngörüyorsa, bu bilgiler yönetim
kavramının kişi tarafından anlaşılmasına yetmeyecek, hatta onu
asıl anlamından saptıracaktır. Aynı şekilde kişi, toplumun
insanlar ve insanlar arası ilişkilerden meydana geldiğini öngören
ön bilgilere sahipse, bu bilgiler, kişinin toplumu
değiştirebilecek veya statüsünü devam ettirebilecek anlayışa
sahip olması için yeterli değildir. Çünkü kişinin sahip olduğu
bu bilgiler, toplum kavramının içerdiği anlamla aynı düzeyde değildir.
Bu bağlamda fikri metni anlamak için sadece okunan metinle ilgili
birtakım bilgilere sahip olmak yetmez. Fikri metni anlamak için ön
bilgilerin, okunan metnin içerdiği düşünceyle aynı düzeyde
olması gerekir.
Bu noktada şöyle bir
görüş de ileri sürülebilir: Fikri metni anlamak için ön
bilgilerin okunan metindeki düşünceyle aynı düzeyde olması
gerektiğini söylüyorsunuz. Bunun yanı sıra bir de metindeki düşünce
olgusunun algılanması ve göstergesi konumundaki anlamın zihinde
canlandırılmasının şart olduğunu ifade ediyorsunuz. Böyle bir
yargıya nasıl vardınız?
Fikri metni anlamak
demek, ne okuyucunun fikri metinden zevk alması ne de metnin anlamı
üzerinde yoğunlaşmasıdır. Fikri metni anlamak, onu pratiğe geçirmek
üzere benimsemektir. Fikri metin pratiğe geçirilmediği sürece bir
yararı ve değeri yoktur. Çünkü fikri metin, okunup benimsendikten
sonra pratiğe geçirilmek için okunur. Böyle yapılmadığı
takdirde fikri metnin ne faydası ne de değeri kalır. Zira düşünce
sadece bilgi olsun diye öğrenilmez. Bunun yanında, bir de
benimsenip pratiğe geçirmek için elde edilir, okunur. Düşünceyi
benimsemek ise ancak düşünce olgusunu ve onun göstergeleri
konumundaki anlamını zihinde canlandırmakla olur.
Bu açıdan fikri metni
anlamak için ön bilgilerin yanı sıra, şu üç noktaya dikkat
etmek gerekir:
1-
Ön bilgilerin anlaşılması istenen metindeki düşünceyle aynı düzeyde
olması,
2-
Fikri metindeki düşünce olgusunu, bu düşünce ile ilgili olmayan
hususlardan tamamen ayırt edecek ve sınırlandıracak şekilde
olduğu gibi kavramak.
3-
Bu olgunun gerçekliğini ortaya koyabilecek şekilde, zihinde doğru
bir biçimde canlandırmak.
Bu üç noktayı göz
önünde bulundurmadan fikri metni anlamak, yani metindeki düşünceyi
algılamak mümkün değildir. Zira düşünceyi anlamak, sadece anlamını
bilmek değildir aynı zamanda onu benimsemektir. Buna en basit örnek
olarak İslâm'ın akaid ve hükümlerle ilgili fikirlerini
verebiliriz. Bu fikirler vakıalara mutabık bir şekilde Araplara
indirildi. Arap toplumu, Allah katından indirilmiş olan bu dini
kavrayıp onu benimsedi. Fakat bu kavrayışları, sadece dillerinin
verdiği imkândan kaynaklanmamaktadır. Aksine İslâm düşüncesinin
gerçekliğini kavrayıp, bu düşüncenin göstergeleri durumundaki
anlamları zihinlerinde canlandırdıktan sonra kavrayıp
benimsediler. Bu kavrayış ve zihinde canlandırma safhasından sonra
İslâm, onların içine nüfuz ederek bakış açılarını tamamen
değiştirdi. Artık bazı şeylere daha fazla, bazı şeylere ise
daha az değer verir oldular. Onların nazarında hayatın
dinamikleri, İslâm'la tanışmadan önceki dinamiklerden farklı
hale geldi. Aynı Araplar düşüncelerin gerçekliğini algılama ve
göstergeleri durumundaki anlamları zihinde tasavvur etme
özelliklerini yitirdiklerinde, bu düşünceleri kavrayamaz oldular.
Dolayısıyla benimseyemez oldular. Sonuçta bu düşünceler, git
gide onlarda etkisini kaybetmeye başladı. Bugünkü toplumda imam
Malik'den daha çok hadis bilen muhaddisler, Ebu Hanife'den daha engin
bilgi birikimine sahip fakihler ve İbni Abbas'tan daha kapasiteli müfessirler
olduğu halde, bugünkü Araplar arasında adı geçen alimlerin yaşadıkları
dönemde, örneğin Medine'de yaşayan bir adamın düzeyine ulaşmış
tek kişi bulamazsınız. Bunun nedeni, düşüncede yetersiz olmaları
değil, düşünce olgusunu kavrayamamaları ve bu düşüncenin
göstergesi konumundaki anlamı zihinlerinde tasavvur etmemeleridir.
Kısaca fikri metinler üzerinde akıl yürütürken metindeki fikir
düzeyinde ön bilgilere sahip olmak yetmez. Metindeki fikir
düzeyinde ön bilgilere sahip olmanın yanı sıra, bu fikrin
vakıasını algılamak ve göstergeleri konumundaki anlamları
zihinde tasavvur etmek gerekir.
Fikri metinleri
kavramak, metinlerin içerdiği düşünceleri kabul etmek anlamına
gelmez. Bu metinleri kavramak, metnin içerdiği birtakım düşünceleri
reddetmeye veya onlara karşı mücadele etmeye yönelik olmalıdır.
Ancak metindeki düşünceleri benimsemek öncelikli hedeftir. Eğer
metindeki düşünceler benimsenecek türden değilse, reddedilmesi
veya mücadele edilmesi gereken düşünceler söz konusu olur. Eğer
metinde geçen düşüncelerin vakıası algılanmayıp göstergeleri
konumundaki anlamlar zihinde canlandırılmıyorsa, bu durum okuyucuyu
yanılgıya götürebilir. Bu yanılgının sonucu olarak reddedip mücadele
edilmesi gereken fikirleri benimseyip benimsenmesi gereken fikirleri
ise reddedip onlara karşı mücadele verebilir. Bunun dışında,
metindeki düşüncelere karşı kabul veya ret tutumunu beklemeden
sadece bilgi edinmek amacıyla metni okuma yoluna gidebilir. Bundan
dolayıdır ki fikri metni anlamak ve dolayısıyla metinde geçen düşünceleri
kabul etmek, onları reddetme veya onlara karşı mücadele etme
tutumlarından herhangi birini belirlemek için, düşüncelerin vakıasını
algılamak ve göstergeleri konumundaki anlamları zihinde tasavvur
etmek gerekir. Düşüncelerin vakıasını sınırlayıp, başka düşüncelerden
ayırt edebilecek şekilde algılamak ve onları zihinde doğru bir biçimde
canlandırmak, düşünceye yanılgı ve hatanın karışmasını
engeller. Böylece okuyucunun, okuduğu düşüncelere karşı
sağlıklı bir tutum belirlemesi mümkün olur. Aksi takdirde okuyucu
bir tutum belirlemeksizin, sadece bilgi edinmek amacıyla metni okuma
hatasına düşmekle kalmaz, dikkatini yaşamıyla ilgili temel iş ve
eylemlerden uzaklaştırıp başka yöne çevirebilir. Bu ise onu yanılgı,
hata ve affedilmez bir sapıklığa sürükleyebilir. Yunan
felsefesinin, kapitalist ve komünist düşüncenin İslâm alimlerini
ve Müslümanları ne hale getirdiği, bu sapkınlığa verilecek en
basit örnektir. İslâm alimleri ve Müslümanların düştüğü bu
yanılgıların kaynağı, düşüncelerin vakıasını birbirinden
ayırt edebilecek şekilde algılayamamaları ve onların göstergeleri
konumundaki anlamları doğru bir biçimde zihinlerinde tasavvur
edememeleridir.
Örneğin Yunan
felsefesini ele alalım: O dönemde Şam bölgesi ve Irak'taki
Hıristiyanlar, bu felsefeyle uğraşıyorlardı. Bu sırada Müslümanlar,
-özellikle bu bölgeleri fethettikten sonra- buralarda yaşayan
Hıristiyanları İslâm'a davet ediyorlardı. Hıristiyanlar, Müslümanların
yürüttüğü tebliğ misyonuna, Yunan felsefesini ve mantığı
kullanarak karşılık veriyorlardı. Bunun üzerine Müslümanlar
Yunan felsefesinin içeriğini iyice kavramadan ve mantıksal
öncüllerin yol açtığı yanılgılara dikkat etmeden, Yunan
felsefesi ve mantığını Hıristiyanlara karşı bir araç olarak
kullandılar. İlk başta İslâm'ın yayılması için bir araç
olarak kullanılan bu çalışmalar, zamanla bazı İslâm bilginleri
için bir zevk aracı haline gelirken, bazıları için de Hıristiyanlara
cevap verme ve İslâmi düşüncenin doğruluğunu ispat etme aracı
haline geldi. Felsefe ve mantık araştırmalarını zevk aracı
haline getiren birinci grup İslâm alimleri, Yunan felsefesinin
öngördüğü metotları takip ederek onu iyice benimsediler ve Yunan
felsefesi onlar için kültürel bir birikim haline geldi. Yunan
felsefesine öylesine bağlandılar ki, İslâm'a bu felsefi düşünüşün
öngördüğü ölçüde riayet ettiler. İşte "Müslüman
filozoflar" böyle ortaya çıktılar. İçlerinden bir kısmı
yanılgı ve hatalara maruz kalırken, bir kısmı ise affedilmez bir
sapkınlığa düştü. Ancak her iki grup da -yani yanılanlar ve
sapkınlığa düşenler- İslâm'dan giderek uzaklaşıp, İslâm
dairesi dışına çıktılar. Bu nedenle İbni Sina'dan Farabi'ye
tutun da, İbni Rüşd'den el-Kindi'ye kadar Müslüman felsefeciler
veya İslâm Felsefecileri diye adlandırılan bütün insanlar İslâm
akidesinin dışına çıktılar.
Yunan felsefesi
ve mantığı üzerinde çalışan ikinci grup İslâm bilginleri ise;
kendi aralarında ikiye ayrılırlar: Birinci grup,
Yunan felsefesini temel olarak ele alır ve İslâmi düşünceleri
Yunan felsefesiyle uyuşan yönleriyle yorumlama ve bunları İslâmi
düşünceye uygulama yoluna gider. Mutezililer bu gruba girerler. İkinci
grup ise, birinci grubun felsefesine karşı çıkıp
Mutezileyi eleştirenlerden meydana gelir. Ehl-i Sünnet ekolü bu
gruba girer. Her iki grup da tarihsel süreç içerisinde aralarında
geçen tartışmalar ve polemikler yüzünden İslâm'ın tebliğ etme
misyonunu ihmal ettiler. Sonuç olarak bu İslâm bilginleri, Yunan
felsefesini, İslâmi düşüncenin doğruluğunu kanıtlama veya bu düşünceleri
reddetme aracı olarak kullanarak, Allah'ın kendilerine farz
kıldığı "temel misyon"dan, yani Müslüman olmayanları
İslâm'a davet etme misyonundan uzaklaştılar. Bununla da kalmayıp
yüzyıllar boyunca insanları bu polemiklerle meşgul ettiler. Gerçi
bunların hepsi Müslümandır, fakat Yunan felsefesiyle meşgul olup
İslâmi daveti ihmal eden Müslümanlardır.
İş sadece bununla da
sınırlı kalmamış, bu polemiklerden Cebriye, Mürci'e, Kaderiyye
gibi onlarca topluluk, mezhep ve fırka ortaya çıkmıştır. Bu
durum ise, Müslümanları zayıflatmış, büyük bir kaosa
sürüklemiştir. Bütün bu sapmalar ve kaoslar, Yunan felsefesinin
İslâm'a karışması ve bu felsefenin içerdiği düşünceler iyice
algılanmadan, bunların göstergeleri konumundaki anlamlar zihinde
iyice tasavvur edilmeden Müslümanlar arasında yaygınlık
kazanmasından kaynaklanmıştır. İslâm'ın bünyesindeki
dinamiklerin yanı sıra, Ehl-i Sünnet'in, düşüncelerin vakıalarını
açıklayıp onların göstergeleri durumundaki anlamları doğru bir
şekilde tasavvur etme yönündeki cesur ve kararlı çalışmaları
olmasaydı, Yunan felsefesi ve onun ürünü olan düşünceler ve
görüşler dıştan yok edemedikleri İslâmi düşünceyi içten yok
edebilirlerdi.
Kapitalist ve sosyalist
düşüncelere gelince; bu
düşüncelerin birey ve toplum olarak Müslümanlara verdiği
zararlar somut bir biçimde algılanabilir türdendir. Bu iki düşünceden
doğan yanılgılar, Müslüman toplumlar arasında bile yaygınlık
kazanmıştır. Burada bu düşüncelerin sapık ve hatalı yönlerini
ele alıp örnekler vermeye gerek yoktur. Zira özellikle İkinci Dünya
Savaşı'ndan sonra siyasi bilince erişen İslâmi toplumların
karşı karşıya bulunduğu gerçekler, bu düşüncelerin
Müslümanların zihinlerini nasıl tahrip ettiğini ve onları İslâmi
misyondan nasıl uzaklaştırdığını göstermeye yeter.
Özetlersek;
fikri metinler üzerinde düşünme, çok iyi bir şekilde
özümsenmelidir. Fikri metinleri kavramak için sadece ön bilgilerin
var olması yetmez. Bu bilgilerin aynı zamanda metindeki düşünce
düzeyinde olması gerekir. Bunun yanında okuyucunun ayrıca düşüncelerin
vakıasını, onları birbirinden ayırt edip sınırlayabilecek biçimde
algılaması ve düşüncelerin göstergeleri konumundaki anlamları
doğru bir şekilde zihninde canlandırması şarttır.
Evet, İslâm düşünce
ile ilgili çalışmalara, araştırmalara engel koymamış, hatta
teşvik etmiştir. Bireyin birtakım düşünceleri benimseyip kabul
etmesi de İslâmi açıdan mübahtır. Ancak İslâmi akide, düşüncelerin
kabul edilmesi veya reddedilmesi için temel bir "fikri
kaide" ve ölçüttür. Bu nedenle temelle çelişen düşüncelerin
benimsenmesi doğru değildir. Gerçi İslâm'ın "fikri
kaidesi" konumundaki İslâmi akideyle çelişen metinlerin
okunmasında bir sakınca yoktur. Fakat bu "fikri kaide"yle
çelişen düşünceleri benimseyip onları kabul etmek doğru
değildir. Düşüncenin "fikri kaide"yle uyuşup
uyuşmadığına, düşünceleri birbirinden ayırt edebilecek
şekilde algılayıp göstergeleri konumundaki anlamları zihinde
doğru bir biçimde canlandırdıktan sonra karar verilebilir veya bu
konuda bir tutum belirlenebilir. Aksi takdirde düşüncenin "fikri
kaide"yle uyuşup uyuşmadığını bilmek, dolayısıyla bir
tutum belirlemek mümkün değildir.
Sözün özü;
hangi türden olursa olsun fikri metin üzerinde kafa yoran bir kişi,
okuduğu metnin içerdiği düşünce düzeyinde ön bilgilere sahip
olmanın yanında, düşünce olgusunu başka düşüncelerden ayırt
edip sınırlayabilecek şekilde algılamak ve düşüncenin
göstergesi durumundaki anlamları gerçeğin görüntüsünü verecek
şekilde doğru olarak zihninde canlandırmak zorundadır.
|