|
Hilâfet Akdi Kimlerle Gerçekleşir?
Raşid
Halifeler'e yapılan bey’at sırasında gerçekleşen sahabe icmasının
dikkatlice incelenmesi bize Hilâfet sözleşmesinin kimlerle yapıldığı
konusunda bir fikir verecektir. Ebu Bekir (r.a.)'in bey’atında
sadece Medine'de bulunan ehl-i hal ve akd ile (Müslümanların ileri
gelenleri ile) yetinildi. Mekke ve Arap yarımadasındaki Müslümanların
görüşleri alınmadı. Ömer (r.a.)'in bey’atında da aynı durum
söz konusu oldu. Ancak Osman (r.a.)'a yapılan bey’atta Ömer'in Ebu Bekir tarafından aday gösterilmesinde
olduğu gibi sadece hal ve akd ehline sorulmakla yetinilmedi.
Abdurrahman b. Avf Medine'deki tüm Müslümanların görüşünü aldı.
Ali (r.a.)'in Hilâfetinde ise Medine ve Kûfe ahalisinin çoğunluğunun
bey’atı ile yetinildi. Yalnızca Ali'ye bey’at edildi. Öyle ki
bu bey’at Ali’ye karşı çıkıp onunla savaşanlarca da kabul
edildi. Ondan başkasına bey’at etmedikleri gibi ona yapılan
bey’ata dahi itiraz etmemişlerdir. Onlar sadece Osman'ın kanını
istemişlerdir. Bunlar, Halife’ye herhangi bir nedenden dolayı karşı
çıkan isyankarlar (bâğîler) hükmündedirler. Halife’nin öncelikle
onları mesele hakkında aydınlatması
eğer gerekirse itaatı altına girmeleri için
onlarla savaşması gerekir. Onlar ayrı bir Hilâfet de oluşturmadılar.
Tüm bu
bey’at hâdiseleri yani diğer bölgeler arasında yalnızca başkent
halkının çoğunluğunun Halife’ye bey’at etmesi sahabenin gözleri önünde gerçekleştiği halde onlardan hiçbirinin muhalefeti
bize ulaşmamıştır. Sahabelerin Halife’nin şahsı ve
uygulamalarına çeşitli itirazları vaki olmakla birlikte
Halife’nin sadece Medine ahalisinin çoğunluğunun bey’atı ile
seçilmesi sahabece tepki ile karşılanmadı. Bu olay, yönetim
hususunda Müslümanların görüşlerini temsil eden kişilerce
Halife’nin seçilmesinin caiz olacağına dair sahabe icmasını göstermektedir.
O dönemde seçimler sırasında bey’at eden hal ve akd ehli ve
Medine ahalisinin çoğunluğu, İslâm Devleti'nin dört bir köşesindeki
İslâm ümmetinin siyasi temsilcileri idiler.
Bu anlatılanlara
dayanarak, Raşid Halifeler döneminde olduğu gibi bir önceki
Halife’nin itaatı altında İslâm ümmetinin temsilcilerinin çoğunluğunca
bey’at gerçekleştiği takdirde Halifelik akdi de gerçekleşmiş
olur. Ümmetin temsilcilerince yapılan Hilâfet bey’atından sonra
ümmetin diğer fertlerince yapılacak bey’at ise ancak itaat
bey’atı derecesindedir. Geride kalanların bey’atı in’ikad
bey’atı yani Hilâfet sözleşmesini geçerli kılan bey’at değildir.
Buraya
kadar anlattıklarımız Halife’nin vefatı yahut azli durumunda
yerine yeni bir Halife’nin seçilmesi ile ilgilidir. Ancak İslâm
beldelerinin hiç birinde Halife’nin bulunmadığı bir durumda şeriat
hükümlerini yürürlüğe koyması ve dünyaya İslâm Davetini
ulaştırması için bir Halife’nin seçilmesi tüm Müslümanlara
farz olur. İstanbul’da Hicri 1343/1924 yılında İslâmi
Hilâfet’in kaldırılmasından günümüze H. 1417/M. 1996'ya kadar
olan fiili durum gibi. Bu durumda olan İslâm dünyasının her bölgesinin
halkları bir Halife’ye bey’at etmeye ehildirler. Bu bölgelerden
herhangi birinin
bey’atı ile Hilâfet tesis edilir. Müslüman bir beldenin halkı
bir Halife’ye bey’at edip Hilâfet sözleşmesini gerçekleştirdiğinde
bütün Müslümanların bu Halife’ye itaat bey’atı vermeleri
farz olur. Halife’ye bey’at edilen bölge ister Mısır, Türkiye
ve Endonezya gibi büyük bir ülke olsun isterse Ürdün, Tunus veya
Lübnan gibi küçük olsun, kendisinde şu dört husus
bulunduğu sürece fark etmez.
1-Hilâfet ilan edilen
bölgenin otorite ve idaresi sadece Müslümanlara ait olmalıdır.
2-Bölgedeki Müslümanların güvenliği Müslümanlarca sağlanmalıdır.
Güvenlik noktasında kafirlerin hiç bir yardımı olmamalıdır. Kısaca ülkenin iç ve dış güvenliği sadece Müslümanlara
dayanmalıdır.
3-Bölgede İslâm hemen ve
bilfiil kapsamlı bir inkılapla ve İslâm’a uygun olarak, her şey
kökten değiştirilerek uygulanmaya konulmalı
ve İslâm Davetini yüklenme işine teşebbüs edilmelidir.
4-Bey’at edilen Halife tercih (efdaliyet)
şartlarına sahip olmasa bile in'ikad şartlarına kesinlikle sahip
olmalıdır. Zira öncelikli şartlar
in’ikad/akit şartlarıdır.
Bu dört hususa sahip olan bölgenin bey’atı ile Hilâfet
sözleşmesi tamamlanmış olur. Bölge halkı İslâm ümmetinin hal ve akd
ehlinin çoğunluğunu temsil etmese bile Hilâfet geçerlidir. Zira
Hilâfeti kurmak farz-ı kifayedir. Kim bu farzı ikame ederse farz
yerine gelmiş olur. Hal ve akd ehlinin çoğunluğunun bey’atını
alma şartı Halife’nin
mevcudiyetini takiben Halife’nin ölmesi veya azledilmesi durumunda söz konusudur. Ancak Hilâfet’in mevcut olmadığı
bir dünyada Hilâfet tesis ediliyorsa, Hilâfet sözleşmesinin şartlarına
sahip olan birisi şeriata uygun olarak Halifeliğini ilan ettiğinde
bey’at edenlerin sayısına bakılmaksızın Hilâfeti geçerli olur.
Çünkü bu durumda mesele, Müslümanların üç günden fazla yerine
getirmeyi ihmal ettikleri bir farzı yerine getirme meselesidir. Diğer
Müslümanlar, bu farza karşı gösterdikleri ihmal ve kusur sebebi
ile istedikleri şahsı seçme hakkını kaybederler. Bu
nedenle kim bu farzı yerine getirirse Hilâfet akdi yapmak onun hakkıdır.
Hilâfeti ikame farzını yerine
getirip bu uğurdaki çalışması ile Hilâfet kurulup bir
Halife’ye bey’at edildiğinde bu Halife’nin sancağı altına
girip bey’at etmek tüm Müslümanlara farz olur. Aksi takdirde günahkar
olurlar. Halife’ye düşense tüm Müslümanları kendisine bey’at
etmeye çağırmaktır. Bu çağrı kabul edilmediğinde çağrıya
icabet etmeyenlerin hükmü bâğîlerin hükmüdür ki Halife onları
hükmü altına alasıya kadar savaşır.
Eğer anılan dört şartı yerine getirilip bir Halife’ye
bey’at edildikten sonra aynı ülkede ya da bir başkasında ikinci
bir Halife’ye bey’at edilirse ikincisinin bey’atı geçerli
olmaz. Müslümanlar,
İkinci Halife bu işten vazgeçip ilk Halife’ye bey’at edinceye
kadar onunla savaşmalıdırlar. Bu söylediğimizin delili Abdullah
b. Amr b. el-As'tan rivayet edilen şu hadistir: Rasulullah (s.a.v.)
şöyle dedi: "Kim bir imamın elini
sıkıp ona bey’at ederse ve kalbiyle bağlanırsa gücü yettiği kadar ona itaat
etsin. Eğer bir başkası çıkar da imamla yönetimi ele geçirmek
için çekişmek isterse onun boynunu vurun.”
Zira Müslümanları İslâm sancağı
altında ancak Halife birleştirebilir. Halifeleri varsa Müslümanların
bir cematından söz edilebilir. Böyle bir durumda bu cemaata katılmak
Müslümanlara farz olduğu gibi ondan ayrı durmaları da günahtır.
Bu hususla ilgili olarak İbn Abbas Rasul (s.a.v.)'in şöyle
dediğini rivayet etmiştir: "Her
kim emirinde hoşuna gitmeyen bir şey görürse buna sabretsin. Çünkü
cemaattan bir karış ayrılıp da bu haliyle ölen kimse ancak
cahiliye ölümü ile ölmüş olur.”
İbn Abbas
(r.a.)'tan başka bir rivayette Nebî (s.a.v.) şöyle demiştir: "Her kim ki emirinden
hoşlanmayacak bir şey görürse sabretsin. Çünkü insanlar arasında
sultanın itaatı dışına çıkıp da ölen bir kimse ancak cahiliye
ölümüyle ölür.”
Bu iki
hadisten, cemaattan ayrılmamak ve imamın itaatının dışına çıkmamak
gerektiği anlaşılmaktadır.
Gayri
müslimlerin Halife’ye bey’at hakkı olmadığı gibi bu hak
onlara farz değildir. Zira bey’at İslâm, Allah'ın kitabı ve
Rasulullah (s.a.v.)in Sünneti üzerine olur. Bu ise İslâm’a,
Kitab’a ve Sünnet’e iman etmeyi gerektirir. Gayri müslimlerin yönetimde
söz sahibi olması caiz olmadığı gibi yöneticiyi seçmesi de caiz
değildir Zira kafirler için Müslümanlar üzerinde herhangi bir yol
ve otorite hakkı yoktur. Dolayısı ile bey’at hakları da söz
konusu değildir.
|