|
Halife’yi, Halifelik Makamına
Kimler Getirir?
Şeriat mutlak anlamda yönetimi ve yönetim yetkisini ümmete
vermiştir. Halife’nin seçilip atanması da sadece bir cemaat ya da guruba değil Müslümanların
tamamına verilmiştir. Zira bey’at Müslümanların tamamına tıpkı
şu hadiste işaret edildiği gibi farzdır. "Kim ki boynunda bey’at olmaksızın ölürse
cahiliye ölümü ile ölmüş olur.”
Bu
hadisin delaleti her Müslümanı kapsamaktadır. Bu nedenle diğer Müslümanların
dışında sadece hal ve ahd ehli, Halife’yi seçme hakkına sahip
olmadığı gibi sadece belirli kişiler de bu hakka sahip değildir.
Halife’yi tayin etme hakkı herhangi bir kişinin istisnası söz
konusu olmaksızın -hatta facir ve münafık olsalar dahi- akil, baliğ
ve Müslüman oldukları sürece bütün Müslümanlara ait bir haktır.
Çünkü bu konudaki nasslar geneldir. Henüz büluğa erişmemiş bir
çocuğun bey’atının kabul edilmemesi dışında başka
birilerinin bey’atını yasaklayan her hangi bir nassa rastlanmamıştır.
Müslümanların hepsinin Halife’nin belirlenmesine bizzat
katılma hakları olmakla beraber, bu katılım şeran şart değildir.
Bey’at her ne kadar farz olsa da farz-ı ayn değil farz-ı
kifayedir. Bu farziyet Müslümanların bir kısmınca yerine
getirilmesi ile diğerlerinden düşer. Ancak Müslümanların tümüne
Halife’yi belirleyebilme haklarını kullanma imkanının verilmesi
icab eder. Mesele Müslümanların Allah'ın farzlarından bir farz
olan bir Halife’nin seçilmesi farzını yerine getirmeleridir. Müslümanların
tamamının bu farza katılmaları değildir. Burada iki sorun ortaya
çıkmaktadır: Bunlardan birincisi Halife’nin seçimi ile ilgili Müslümanların
tamamının rıza ve olurunu alma; ikincisi ise Müslümanların tümünün
Halife seçimine katılabilme hakkı yanında Müslümanların tümünün
rızası ile gerçekleştirilmesidir.
Birinci
sorunu açacak olursak: Halife’yi seçecek kişilerle ilgili
herhangi bir sayı şart koşulmamıştır. Fakat belli bir grup bir
kişiye Hilâfet için bey’at
ederlerse diğer Müslümanların sükutu ya da bu bey’ata dayalı
bir itaati kabul etmeleriyle veya razı olduklarına işaret eden
herhangi bir durum ile bu bey’at geçerlik kazanır ve tüm Müslümanların
Halife’si olarak kişi şer'an seçilmiş olur. Bunların sayısı
beş kişi de olsa durum değişmez. Çünkü Halife’yi belirleme işinin
gerçekleştirilmesinde beş kişi ile istenen çoğunluk gerçekleşmiş
olur. Susmakla ve eli çabuk
tutmakla ya da buna benzer bir durumla da rıza gerçekleşir. Ancak
bu işin hür bir irade ve tam anlamıyla görüş açıklama imkanı
ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Şayet bütün Müslümanların rızası
ile gerçekleşmeyecek olursa Halife’nin belirlenmesi gerçekleşmiş
olmaz. Fakat Halife Müslümanların çoğunluğunun rızalarına
sahip olan belli bir grup tarafından belirlenirse Halifelik geçerli
olur. Bunların sayılarının az ya da çok olmaları önemli değildir.
Bazı fakihlerin; "Halife’nin hal
ve akt ehlinin bey’atı ile belirlenir" şeklindeki sözlerinin çıkış
noktası da budur. Çünkü fakihler, hal ve akt ehlini, yaptıkları
bey’at ile Müslümanların rızasını gerçekleştiren topluluk
olarak kabul ederler. Hal ve akt ehlinin, Halifeliğin aktedilme şartlarını
taşıyan ve Halife olması caiz olan herhangi bir kimseye bey’atlarını
muteber kabul ederler. Bu sebeple hal ve akd ehlinin bey’atı tek başına
Halife’nin seçilmesi için yeterli bir şart değildir. Hal ve akd
ehlinin bey’atlarının olması Halife’nin şer'an seçilmiş
olmasının şartı da değildir. Hal ve akt ehlinin bey’atı
kendisi ile Müslümanların rıza ve tasvibinin gerçekleştiğine
dalalet eden işaretlerden birisidir. Zira hal ve akd ehline Müslümanların
temsilcileri olarak itibar edilir. O halde Müslümanların rıza ve
tasvibinin gerçekleştiğine delalet eden her türlü işaretin
bulunması durumunda Halife şer'an seçilmiş olur.
Bu konudaki şer’î hüküm şudur:
Müslümanların rıza ve tasviplerini herhangi bir işaret ve belirti
ile gerçekleştirecek şekilde bir topluluğun Halife’yi tayin işini
gerçekleştirmeleridir. Beyat
edenlerin hal ve akt ehlinin çoğunluğunu teşkil etmeleriyle, Müslümanların
çoğunluğunun temsilcileri olmaları arasında fark olmadığı
gibi, Müslümanların yapılan bey’ata karşı ses çıkarmamaları
yahut bu bey’ata bağlı olarak çabucak itaata yönelmeleri
veya herhangi bir yolla bunu ortaya koymaları fark etmez. Bu konuda Müslümanlara
görüşlerini açıklayabilme imkanları tanındığı sürece Halife’nin
bu durumlardan birisi ile seçilmesinde bir sakınca yoktur. Bey’at
edenlerin hal ve akt ehlinden olmaları, 5
ya da 500 kişiden az yahut çok olmaları, başkent halkından
ya da bölge insanından olmaları gibi şartlar şer’î hükümden
değildir. Bu konudaki şer’î hüküm şudur: Müslümanların tümünün
fikirlerini açıkça ve rahatlıkla beyan edebilecekleri imkanların
kendilerine sağlandığı bir ortamda yaptıkları bey’atlarda Müslümanların
çoğunluğunun rızalarının gerçekleşmiş olmasıdır.
Burada bütün
Müslümanlardan kasıt ise; İslâm Devleti’ne boyun eğen bütün
topraklar üzerinde yaşayan Müslümanlardır. Eğer Halife varsa önceki
Halife’ye "raiyye" olanlardır. Daha önceden İslâm
Devleti mevcut değilse, İslâm Devletini kurup kendilerinin akitleri
ile Halifelik akdini gerçekleştiren, bu devleti var eden ve bu
devlet aracılığı ile İslâmi hayatı yeniden başlatanlardır.
Bunların dışında kalan diğer Müslümanların bey’at etmeleri
şart değildir. Razı olmaları şartı da yoktur. Çünkü bunlar ya
İslâm otoritesine karşı çıkan kimselerdir ya da daru'l küfürde
yaşayıp daru'l İslâm’a katılma imkanı bulamayan kimselerdir.
Her iki grup insanın da Halifelik akdinde bey’at hakları yoktur.
Bunların sadece itaat bey’atında bulunma görevleri vardır.
Çünkü İslâmi otoriteye karşı çıkanlar bağî hükmündedirler.
Bilfiil İslâmi otoriteyi tesis etmedikleri veya İslâm
otoritesi altına girmedikleri sürece daru'l küfürde
yaşayanlar İslâm otoritesini gerçekleştiremezler. Buna göre
Halifelik akdi için beyat hakkına sahip olan ve Halifeliğin
şer'an işbaşına getirilebilmesi için rızalarının gerçekleşmesi
şart olan kimseler fiilen İslâm’ın egemenliğini gerçekleştiren kimselerdir.
Bu sözlerimiz
akli bir inceleme sonucu söylenen
sözlerdir. Buna dair şer’î bir delil yoktur, denilemez. Böyle
bir itiraz ileri sürülemez çünkü, bu açıklamalar hükmün
menatı (bu hükmün verilmesine sebep olan vakıa) hakkındaki bir
araştırmadır. Bizzat hükmün kendisi hakkında bir araştırma değildir.
İşte bundan dolayı bu konuda şer’î bir delil getirilemez.
Aksine olayın gerçek yapısı açıklanır. Mesela "ölü eti
yemek haramdır" ifadesi şer’î bir hükümdür. Meytenin ne
olduğunun tahkik edilmesi ise hükmün menatını teşkil etmektedir.
Yani hükmün kendisiyle ilgili olduğu konudur. Buna göre Müslümanların
bir Halife tayin etme işini gerçekleştirmeleri şer’î bir hükümdür.
Bu tayinin rıza ve hür tercih ile yapılması ise bir başka şer’î
bir hükümdür. İşte hakkında delil getirilebilecek olan
budur. Kendileri vasıtası ile tayinin gerçekleşeceği Müslümanlar
kimlerdir? Rıza ve hür tercihin ne ile gerçekleşeceği
meselesi ise hükmün menatını teşkil etmektedir. Yani hükmü ele
alıp çözümlemek üzere geldiği konu budur. Şer'î hükmün buna
intibak etmesi ise, şer'î hükmün o hususta gerçekleşmesini sağlar.
Buna göre hakkında şer'î hükmün geldiği bu şeyin
hakikatının açıklanması için araştırma yapılır.
Hükmün
menatı hükmün illetinin kendisidir. O bakımdan bunun için de şer’î bir delilin bulunması kaçınılmazdır,
denilemez. Çünkü hükmün menatı ile hükmün illeti ayrı şeylerdir.
İllet ile menat arasında büyük bir fark vardır. İllet, hükmü
vermeye iten sebeptir. Yani Şari’nin o hükümden neyi maksat
olarak gözettiğine delalet eden şeydir. Hükümden Şari’nin
maksadının ne olduğunu anlayabilmemiz için buna delalet eden şer'î
bir delilin var olması kaçınılmazdır.
Hükmün menatı ise hükmün kendisine taalluk ettiği konudur.
Yani hükmün kendisine uygulandığı meseledir. Onun delili veya
illeti değildir. Hükmün kendisine taalluk ettiği şey olmasının
anlamı ise hükmün kendisine bağlı kaldığı şey demektir. Yani
hüküm onun için getirilmiştir. Diğer bir ifade ile o
meseleyi çözmek için hüküm vardır. Yoksa hüküm o gerekçeyle gelmiş değildir
ki menat hükmün illetidir denilebilsin. Buna göre hükmün
menatı, şer’î hükümdeki nakli olmayan taraftır. Bu menatın
tahkik edilmesi illetin tahkik edilmesinden ayrıdır. İlletin tahkik
edilmesi, illetiyle birlikte gelmiş olan nassın anlaşılması
ile mümkün olur ki bu da naklin anlaşılmasıdır, Menatın kendisi
değildir. Aksine menat nakledilen şeylerin dışında
kalır. Menattan kasıt ise şer'î hükmün kendisine uygulandığı
vakıadır
|