|
Velayet-i Ahd
(Veliahtlık) Sistemi İle
Hilâfet’e Geçmek
İslâm
Nizamı, İslâm'a tamamen ters olan veliahdlık sistemini reddetmiştir.
Zira yönetim yetkisi Halife’nin değil ümmetindir. Halife ancak
Hilâfette kaldığı müddetçe yönetimde ümmete vekalet eden kişidir.
Vekaleten yönetimi elinde tutan birisinin kendine ait olmayan bir
hakkı başkasına vermesi nasıl caiz olur?
Ebu
Bekir'in Ömer için yaptığı şey veliahd tayini değildir. Onun
yaptığı veliahdlık değil Halife hayatta iken yapılan bir seçimdir.
Halife ölünce de Ömer'e bey’at edilmiştir. Ebu Bekir'in bu
husustaki konuşmasında da bu hususa işaretler vardır. Yaptığı işte
Müslümanların rızasını gözetti. Kendi yerine Ömer'i tavsiye
etmeye karar verince halka şöyle hitab etti: "Size Halife
olarak aday göstereceğim kişiden razı olur musunuz? Ben ne zorla
velayet ediyorum ne de bir yakınımı tayin ediyorum." Bu esastan hareketle
Ömer (r.a.) oğlu Abdullah'ı, Halife seçmekle görevlendirdiği altı kişiye
Halife olmaması şartı ile dahil etmiş ve ona sadece görüş
belirtme hakkı vermiştir. Böylelikle
veliahdlık şüphelerini ortadan kaldırmıştır.
Bu uygulama
veliahtlık hususunda Muaviye’nin yaptığının tam anlamı ile
tersidir. Muaviye’nin ortaya çıkardığı İslâm Nizamına
tamamen terstir. Muaviye'yi böyle bir münkeri bid’at olarak ortaya
koymaya iten sebepler şunlardır:
1- Muaviye devlet başkanlığını
Hilâfet olarak değil "mülk" olarak algılıyordu. Bakınız
barıştan sonra Kûfelilere hitab ederken şöyle diyordu:
"Ey
Kufe ehli! Siz sanıyor musunuz ki sizin namaz kaldığınız, zekât
verip, hac yaptığınızı bildiğim halde ben sizinle namaz, zekât
ve hacc uğruna savaştım? Ben ancak sizin başınıza emir olmak ve
tepenizde emir olmak için savaştım. Siz istemediğiniz halde Allah
bunu bana verdi. Bilin ki bu fitnede isabet alan her mal ve kan heder
olmuştur. Koştuğum şartların tümü de iki ayağımın altındadır."
Evet
Muaviye’nin bu konuşmasına bakıldığında bizzat kendisinin İslâm’a muhalefetini ilan ettiği görülmektedir. Özellikle
Müslümanların başına emir olup onların idaresini eline geçirmek
için savaştığını söylerken de bu niyetini açıkça dışa
vurmuş oluyordu. “Benim size söz verdiğim şartların tümü
ayaklarımın altındadır” derken daha da fahiş bir şeyi ifade
ediyordu. Halbuki Allahu Teâla şöyle buyuruyor : "Verilen sözü
de yerine getirin, çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir."
Evet sözlerine
bakarsak Muaviye'nin İslâm’la kayıtlı olmadığını ilan ettiğini
görürüz. Yerine oğlu Yezid'i ataması da onun İslâm’a kasten
muhalefet ettiğini göstermeye yeter. Muaviye tüm yaptıklarını
anlayışı gereği "Krallığını" oğluna bırakmak için
yapıyordu. Bu konuda Müslümanlardan kime görüş sormuşsa istediği
karşılığı alamamıştı. Bu uğurda parayı da kullandı, ancak
onun isteklerine toplumda doğru dürüst bir varlığı ve Müslümanlar
katında ağırlığı olmayan insanlar boyun eğiyordu. Beklediği
desteği göremeyince de kılıca sarıldı.
Tarihçilerin
naklettiğine göre; valileri, oğlu Yezid için Hicaz Müslümanlarından
bey’at alamayınca yanına askerlerini ve bolca mal alıp Hicaza
gitti. Müslümanların liderlerini çağırdı ve onlara şöyle dedi:
"Benim
aranızdaki geçmişimi ve sizinle olan akrabalık derecemi
biliyorsunuz. Yezid sizin kardeşiniz ve amcanızın oğludur. Sizden
Yezid'i Hilâfet adına öne çıkarmanızı istiyorum. İsterim ki
siz Halife’yi azleden, onu başa getiren, emir tayin eden olasınız.
Malları toplayıp paylaştıran da sizler olasınız.” Abdullah
b. Zübeyr ona verdiği cevapta, kimseyi Halife adayı göstermediği
için Rasulullah (s.a.v.)'in yaptığı gibi yapmak, yahut Ebu Bekir
veya Ömer'in yaptığını, yapmak hususunda muhayyer olduğunu
belirtti. Muaviye bu işe çok kızdı. Diğerlerine sordu. Onlar da
Abdullah b. Zübeyr'in verdiği cevabı verdiler. Muaviye şöyle
dedi:
"Korkutup
uyaran artık mazur görülür. Ben ayağa kalkıp bir konuşma yapacağım.
Allah'a yemin ediyorum ki sizden biriniz bu sırada bir kelime söylerse
daha onun ağzından çıkan söz bitmeden kılıç onun kellesine ulaşacaktır.
Artık kendinizi hayatta bırakmak ancak sizin elinizdedir."
Sonra
askerlerine Hicaz'ın ileri gelenlerinden ve bu şekilde karşı çıkanlardan
her birisinin tepesine iki kişi dikmelerini ve ister doğrulayıcı
isterse yalanlayıcı mahiyette kendisine tek kelime ile dahi olsa söz
söyleyecek olan her birinin kafalarını kılıçlarıyla uçurmalarını
emretti.
Ardından
minbere çıkarak topladığı Müslümanların huzurunda şöyle konuştu:
"İşte
şu gördüğünüz kimseler Müslümanların ileri gelenleri ve en
hayırlılarıdır. Onlar
olmaksızın hiç bir iş halledilemez. Onlara danışılmaksızın hiçbir
hükme varılmaz. Onlar razı olmuş ve bey’at etmişlerdir. Haydi
siz de Allah adına bey’at ediniz."
İşte
Muaviye'nin veliahtlık düzeni üzerinde yükselttiği temel budur.
Oysa İslâm böyle bir şeyden uzak olduğunu açıkça ilan
etmektedir. Ömer şöyle demiştir: "Her
kim Müslümanlar arasında daha hayırlısını bulduğu halde aralarındaki
bir akrabalık veya arkadaşlık dolayısıyla bir kimseyi emir tayin
edecek olursa Allah'a, Rasulüne ve müminlere ihanet etmiş olur."
2- Muaviye, şer’î nasslara karşı hileli yollara sapıyor
ve onları böylece tevil ediyordu. İslâm, Halife’yi seçme hakkını
ümmete vermiştir. Rasulullah (s.a.v.) de bunu böyle yaparak Müslümanların
işlerini yönetmeye daha uygun olanı seçme hususunda işi Müslümanlara
bırakmıştır. Fakat Muaviye, o dönemlerde Bizans ve Sasani
imparatorluklarında egemen olan düzenden etkilenmişti. Bu iki
devlette yönetim miras yoluyla el değiştiriyordu. Bu nedenle
Muaviye de Yezid'i kendisine veliaht olarak tayin etmiş ve
hayattayken ona beyat almak için hileli bir yola sapmıştır.
3- Siyasal konularda Muaviye'nin içtihadı
faydacı temel üzere kuruludur. Şer’î hükümlerle problemi çözmesi
gerekirken var olan problemle çatışma olmaları için şer’î hükümleri
tevil etmektedir. Halbuki bu hususta maddi menfaatı dikkate almadan,
Allah'ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünnetini esas almak suretiyle İslâm’daki
içtihat metodunu izlemesi ve İslâmi hükümleri çağın
problemlerini çözecek şekilde ele alması gerekirdi. Yoksa çağının
problemlerini İslâm’ın hükümlerini başkalaştıracak, değiştirecek
ve ona muhalefet edecek şekilde ele almaması gerekirdi..
|