HİLÂFET
DEVLETİ BEŞERİ BİR DEVLETTİR,
İLAHİ BİR DEVLET DEĞİLDİR
İslâm
Devleti Hilâfettir. Çünkü Hilâfet, yönetim yetkisi, otorite ve
şer’î hükümlerden benimseme yolu ile kanun haline getirme
yetkilerini elinde bulunduran kişinin bulunduğu makamdır. Halifelik
dünyada İslâm şeriatının hükümlerini uygulayıp ayakta tutmak
için Müslümanların tümünün genel bir başkanlığıdır.
Hilafet; İslâm’ın getirmiş olduğu fikirler ve koymuş olduğu hükümlerle,
İslâm şeriatının hükümlerini uygulamak, insanlara İslâm’ı
öğretmek, onları İslâm’a davet etmek ve Allah yolunda cihadla
İslâm davetini dünyaya taşımak için yeryüzündeki tüm Müslümanların
genel başkanlığıdır. Bu makama, "imamet" ve "müminlerin
emirliği" adları da verilir.
Halifelik,
dünyevi bir makamdır. Uhrevi bir makam değildir. Varlık sebebi İslâm
dinini insanlara uygulamak ve
insanlar arasında onu yaymaktır. Halifelik, nübüvvetten kesinlikle
ayrı ve farklıdır. Çünkü nübüvvet ve risalet, peygamber
veya Rasullerin, Allah'ın şeriatını insanlara tebliğ etmek üzere
vahiy yoluyla aldığı makamın adıdır. Bu konuda
Peygamberin vahiy yoluyla aldıkları şeriatı uygulamaması söz
konusu olamaz.. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Peygambere
düşen ancak apaçık tebliğdir."
"Sana düşen ancak tebliğdir." "Peygambere
düşen, tebliğden başkası değildir."
Tebliğ,
halifelikten farklı bir şeydir. Halifelik, yüce Allah'ın şeriatını
insanlara uygulamaktır. Nebinin ve Rasul’ün, peygamber olabilmesi
için Allah'ın kendisine bildirdiği vahiyleri uygulaması şart
değildir. Nebi ve Rasul olması için Allah'ın kendisine şeriat
vahyetmiş olması ve bu şeriatı tebliğ etmekle emrolunması şarttır.
Buna göre Musa, İsa, İbrahim (hepsine selam olsun) efendilerimiz
Nebi ve Rasul idiler. Fakat bizzat kendileri, getirdikleri şeriatı
uygulama alanına geçiremediler ve bunlar yönetici değillerdi.
Buna göre nübüvvet ve risalet
makamı halifelik makamından farklıdır. Nübüvvet ilahi bir makamdır.
Allah bu makamı dilediğine verir. Halifelik ise beşeri bir makamdır.
Müslümanlar bu makama getirmek için diledikleri kimselere biat
ederler. Müslümanlar aralarında diledikleri kimseleri başlarına
halife yaparlar. Efendimiz Muhammed (s.a.v.)
getirmiş olduğu şeriatı uygulayan bir hakim idi. Hem Nübüvvet
ve risalet ile görevliydi hem de İslâm hükümlerini uygulamak
hususunda Müslümanların başkanlık makamını yürütüyordu.
Allah ona risaleti emrettiği gibi yönetimi de emretmişti. Yüce
Allah ona şöyle buyurmaktadır: "Ve onlar arasında Allah'ın
indirdikleri ile hükmet." "Şüphesiz
biz sana kitabı insanlar arasında Allah'ın sana gösterdikleri ile
hükmedesin diye hak ile indirdik." buyurduğu
gibi şöyle de buyurmaktadır: "Ey
peygamber Rabbinden sana indirileni tebliğ et."
"Bu
Kur'an bana, onunla sizleri ve kendilerine ulaştığı kimseleri
uyarayım diye vahyolundu."
"Ey bürünüp sarınan kalk ve
uyar."
Ancak
Peygamber (s.a.v.) yüce
Allah'ın; "Allah alışverişi helal,
faizi haram kılmıştır." ayeti gibi
risaleti sözlü olarak tebliğ etmekle görevli olduğu gibi
Hudeybiye antlaşmasında olduğu gibi gibi ameli olarak tebliğ
etmekle de görevli idi. Tebliğe kesin olarak bağlı kalıyor, bu işin
yerine getirilmesi için kesin ve tartışılmaz emirler veriyor,
herhangi bir şekilde danışma yoluna gitmiyordu. Aksine vahyin dışında
ortaya atılan görüşleri reddediyordu. Hakkında henüz vahyin
nazil olmadığı bir hükme dair kendisine soru sorulduğunda ise
vahiy nazil oluncaya kadar susup cevap vermiyordu. Fakat indirilen hükümleri
uygulamakla, insanlara tebliğ etmekle karşı karşıya kaldığında,
insanlarla istişarelerde bulunur, kendi görüşüne ters düşse
bile bazen çoğunluğun görüşüne göre hareket ederdi. Verdiği hükmün
olaya tıpatıp uygun olduğunu kesin olarak söylemez, aksine verdiği
hükmün konu ile ilgili delillere uygun olduğunu söylerdi.
Tevbe
suresi nazil olunca Ebu Bekir'e (r.a) yetişmek üzere Ali b. Ebi
Talib'i (r.a) arkasından gönderdi ve Hac mevsiminde bütün
insanlara tebliğ etmek üzere Tevbe Suresini herkesin önünde açıkça
ilan etmesini emir buyurdu. Ali de onlara Arafe'de bu sureyi okudu ve
onu tebliğ etmek amacıyla onları ayrı ayrı dolaştı. Hudeybiye
barışını akt ettiğinde de ashab-ı kiramın tümünün görüşlerini
reddetti ve uygun gördüğünü kabul etmeye onları zorladı. Çünkü
bu Allah'tan gelmiş bir vahiydi. Cabir, “Malımı ne yapayım?” diye sorunca kendisine vahiy
nazil oluncaya kadar ona cevap vermedi.
Buhari'nin
Muhammed b. el-Münkedir'den rivayetine göre o şöyle demiştir: "Cabir
b. Abdullah'ı şöyle derken dinledim: Hastalandım, Rasulullah (s.a.v.) ile Ebu Bekir yürüyerek
beni ziyarete geldiler. Yanıma geldiklerinde baygın düşmüştüm.
Rasulullah (s.a.v.)
abdest aldı. Sonra abdest suyundan üzerime döktü, kendime geldim.
Ey Allah'ın Rasulü! Malım hakkında nasıl bir hükme varayım, malım
hakkında ne yapayım? dedim. Miras ayeti ininceye kadar bana cevap
vermedi."
Rasulullah (s.a.v.) risalet ve insanlara tebliğ yükümlülüklerini
yerine getirirken böyle davranırdı. Yönetim görevlerini omuzlarken ise başka bir yol izliyordu. Uhud savaşından önce Müslümanları
mescidde topladı ve Medine'de mi savaşalım, yoksa dışarıya mı
çıkalım diye onlarla danıştı, çoğunluk Medine dışına çıkma
görüşünü belirtiyordu. Kendisi ise çıkmama görüşündeydi.
Fakat çoğunluğun görüşüyle amel ederek Medine'nin dışına çıktı
ve Medine dışında savaştı. Aynı şekilde insanlar arasında hüküm
verirken, başkalarının haklarına tecavüz etmemeleri hususunda
onları uyarırdı.
Buhari'nin
Ümmü Seleme'den rivayetine göre Rasulullah
(s.a.v.) odasının kapısında, hasımların davalaştığını işitti.
Yanlarına çıkıp şöyle dedi: "Ben ancak bir beşerim. Hasım bana gelir ve olur ki sizden
biriniz diğerinden daha beliğ konuşabilir. Ben de onun doğru sözlü
olduğunu sanırım da buna göre onun lehine hüküm veririm. Her
kime bir Müslümanın hakkını verecek olursam aldığı şey ancak
ateşten bir parçadır. Bunu ister alsın isterse bıraksın.”
Yine Enes (r.a.)'den
rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) ashabına şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ben, kanı veya malı hususlarında
herhangi bir kimseye yaptığım bir zulümden dolayı hakkını
benden istemeksizin aziz ve celil olan Allah'ın huzuruna çıkacağımı ümit ederim.”
İşte bütün
bunlar Peygamber'in iki makamı şahsında birleştirdiğini göstermektedir.
Peygamberlik ve risalet makamı ile Allah'ın kendisine vahiy yoluyla
bildirmiş olduğu şeriatını uygulamak için dünyada Müslümanların
başkanlığı makamı. O, her iki makamın yükümlülüklerini, o makamın
gerektirdiği şekilde kullanıyor ve tasarrufta bulunuyordu.
Her bir makama uygun olarak yaptığı tasarrufu ötekinden farklıydı.
İnsanlardan
yönetim hususunda biat aldığı gibi, bu biatı kadınlardan da
erkeklerden de almıştı. Fakat henüz ergenlik yaşına ulaşmamış
küçüklerden böyle bir biat almamıştı. İşte bu husus onun aldığı
biatın peygamberlik üzere bir biat değil de yönetim kastıyla alınan
biat olduğunu pekiştirmektedir. Bundan dolayıdır ki, yüce Allah'ın
risaleti tebliğ ve yükümlülüklerini ifa hususunda herhangi bir
sebep dolayısıyla ona sitem etmediğini görüyoruz.
Aksine çağrısına, insanların icabet etmemeleri dolayısıyla
rahatsız olmamasını istediğini görüyoruz. Çünkü risaletin görevlerini
yerine getirmek yalnızca tebliğden ibarettir. Sana düşen
tebliğden başkası değildir anlamında yüce Allah ona şöyle
hitap ediyordu: "O halde nefsin onlar hakkında birtakım üzüntülere
dalmasın."
"Onlar için üzülme ve kurmuş oldukları tuzaklardan
dolayı kendini sıkıntıya koyma." "Sana düşen
ancak tebliğdir."
Fakat daha
önce nazil olmuş ve tebliğ etmiş bulunduğu hükümleri uygulamak
kastıyla ve yönetimin mükellefiyetlerini yerine getirirken yapmış
olduğu bir takım
fiillerden dolayı yüce Allah ona sitemde bulunmuştur. Daha önceden
inmiş bulunan hükümleri uygularken hilaf-ı evla olanın tersine
hareket ettiği için Rasulüne sitem etmiş ve şöyle demiştir: "Hiçbir
peygamberin yeryüzünde ağır basıp zaferler elde edinceye (düşmanı
iyice ezinceye) kadar esirler alması olacak bir şey değildir." "Allah
seni affetti. Onlara niçin izin verdin?"
İşte bütün
bunlardan yönetim hususundaki başkanlık makamının peygamberlik
makamından farklı olduğu, halifelik makamının uhrevi bir makam
olmayıp dünyevi bir makam olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Yine bu açıklamaların tümü, halifeliğin dünyada bütün
Müslümanların genel başkanlığı olan beşerî bir makam olduğunu
göstermektedir. İlahi bir makam değildir. Çünkü bu makam
Rasulullah (s.a.v.)'in de üstlenmiş
olduğu yönetim makamıdır. Bu makamı vefatı ile bırakmış ve bu
hususta kendisine Müslümanlardan birisinin halef olmasını farz kılmıştır.
O halde halifelik, yönetim hususunda Rasulullah (s.a.v.)'e
halife olmak üzere onun yerine geçmektir. Hilafet nübüvvet
hususunda Rasul’ün yerine geçmek değildir. Halifelik, Allah'tan vahiy ve şeriat almak hususunda değil, İslâm
hükümlerini uygulamak, İslâm
davetini taşımak için Müslümanların başkanlığı alanında
Allah Rasulü’nün yerine geçmektir.
Rasulullah
(s.a.v.)'in masumiyetine
gelince; Onun masumiyeti peygamber oluşu
bakımından söz konusudur. Yönetici olması açısından masum değildir. Çünkü
masumiyet, kendi şeriatlarıyla insanlara hükmedip etmediklerine, uygulayıp uygulamadıklarına bakılmaksızın tüm
Nebilerin ve Rasullerin taşıması gereken sıfatlardandır.
Musa, İsa ve İbrahim (hepsine selam olsun) masum peygamberlerdir.
Aynı şekilde efendimiz Muhammed (s.a.v.)'de masumdur. Bu masumiyet (ismet), yönetici olması
dolayısıyla değil peygamberliği ve risaleti dolayısıyladır.
Ancak
Rasulullah (s.a.v.)'in yönetim
yükümlülüklerini yerine getirirken haram bir fiil işlememesi ve
farz bir fiili yerine getirmeyi terk etmemesine gelince: Bu, onun nübüvvet ve risalet bakımından masum oluşundan
dolayıdır. Yönetici oluşundan kaynaklanan bir sonuç değildir.
Buna göre yönetim işlerini ifa etmesi, ismet sıfatına sahip olmasını
gerektirmez. Fakat Peygamber (s.a.v.) fiili
konum olarak, Nebi ve Rasul oluşundan dolayı masumdu. İşte bu sebepten dolayı insan sıfatıyla yönetim işlerini
üstleniyor ve insan olarak hüküm veriyordu. Kur'an-ı Kerim onun
bir beşer olduğuna dair açık ifadeler ihtiva etmektedir. Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki; ben, ancak sizin gibi
bir beşerim."
Daha sonra
yüce Allah'ın şu buyruğu onun diğer insanlardan farklı oluş yönünü
şöylece açıklamaktadır: "Ancak bana vahyediliyor."
Onun ayırıcı
özeliği kendisine vahiy gelmesidir. Yani peygamberliğidir. Bunun dışında
ise o, diğer insanlar gibi bir beşerdir. O halde yönetim hususunda
da diğer insanlar gibidir, beşerdir. Buna göre ona halife olacak
olanın da elbette diğer insanlar gibi beşer olacağından şüphe
yoktur. Çünkü halife, peygamberlik ve risalette değil ancak yönetim
hususunda onun halifesidir. Bundan dolayı halifelikte ismet sıfatı
şart değildir. Zira yönetimin gerektirdiği bir nitelik değildir.
Bu nitelik ancak peygamberliğin gereklerindendir. Halife ise yöneticiden
başka bir şey değildir. O halde halifelik görevine gelecek
olanlara ismeti şart koşmanın gereği de yoktur. Hatta bu göreve
gelecek olanlarda ismet şartının aranması caiz bile değildir.
Çünkü ismet, peygamberlere hastır. Peygamberlerden başkası hakkında
ismetin söz konusu olması
caiz olmaz. Zira Nebide ve Rasulde bu sıfatın varlığı tebliği
gerekli kılmaktadır. Bu da tebliğ ettiklerinde masum olmaları
demektir. Haramları işlememe hususunda da masum olması ise, tebliğde
ismete bağlı bir konudur. Çünkü tebliğde
ismet, haramları işlemekten yana korunmuşluk olmadıkça tamam
olmaz. O halde ismeti gerekli kılan risaletin tebliğ
edilmesidir. İnsanların tasdik etmeleri veya etmeyişleri değildir.
Bu sıfatı gerektiren amellerde hata etmek ya da etmemek de değildir.
Bu sıfat, risaleti tebliğ etmek için gereklidir. Zira peygamber
Allah tarafından korunmuş (masum, ismet sıfatına sahip) olmasaydı,
risaleti gizlemesi yahut ona bir şeyler ilave etmesi ya da ondan bir
şeyler eksiltmesi ya da Allah'a karşı söylemediği bir şeyi yalan
söyleyip, uydurması veya tebliğ etmekle emredildiğinden başkasını
tebliğ ederek hata etmesi mümkün olurdu.
Bütün bunlar, Allah tarafından peygamber olarak gönderilmeye
aykırıdır; onun tasdik edilmesi farz olan peygamber
oluşuna uymamaktadır. O bakımdan peygamberin risaletinin tebliğ
hususunda masum olmak sıfatına sahip olması kaçınılmazdır. Buna
bağlı olarak onun haramları işlemekten yana masum olması da söz
konusudur. İşte bundan dolayı ilim adamları haramları işlemekten yana peygamberlerin korunmuşluğu hususunda
farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi peygamberler yalnızca büyük günahları işlemekten
yana korunmuşlardır, küçük günahları işlemesi caizdir derken;
kimisi de peygamberler, büyük-küçük her türlü günahı işlemekten
yana korunmuştur derler. Onlar bu görüşleri, fiiller, tebliğin
tamamlayıcı unsuru mudur değil midir? açısından ele alarak söylemişlerdir.
Eğer fiiller tebliğin tamamlayıcı unsuru ise tebliğde ismet
bunları da kapsar ve peygamber bunlardan yana da korunmuş olur. Zira
tebliğ bu fiillerden korunmuş olmadıkça tamam olamaz. Eğer
fiiller tebliğin tamamlayıcı unsuru ise tebliğde ismet bunları
kapsamaz. Çünkü bunlar olmadan da tebliğ tamamlanabilmektedir.
Bundan dolayı hilaf-ı evla olan fiilleri işlemekten yana
peygamberlerin masum olmadıkları hususunda bütün Müslümanlar
arasında ihtilaf yoktur. Çünkü tebliğin tamam olması bunlara bağlı
değildir. Buna göre ismet, tebliğe hastır. O bakımdan ismet,
ancak Nebiler ve Rasuller hakkında söz konusudur. Onların dışında
mutlak olarak herhangi bir kimse hakkında varlığı caiz değildir.
İsmet sıfatının
delili ise nakli değil, aklidir. Çünkü şer’î nasslar arasında
ne Kur'an'da ne de hadis-i şeriflerde Nebiler hakkında da Rasuller
hakkında da, başkaları hakkında da herhangi bir kimsenin masum
olduğuna dair bir nass yoktur. Nebinin ve Rasul’ün tebliğde ismet
sıfatına sahip olması aklen gerekli bir özelliktir. Çünkü Nebi
ve Rasul olmaları, masum olmalarını gerektirmektedir. Aksi takdirde
Nebi de olamaz, Rasul de olamaz. Allah'tan aldığı risaleti tebliğ
etmekle mükellef olmayan bir kimsenin masum olmaması aklın gereğidir.
Çünkü böyle bir kimse insandır ve yüce Allah'ın onu yaratmış
olduğu fıtratı gereği hata da edebilir, unutabilir de. Allah'tan
aldığı risaleti tebliğ ile mükellef olmadığı için de masum
olmasını gerektirecek bir özellik söz konusu değildir. Kendisinin
masum olduğunu iddia etmesi Allah'tan aldığı bir risaleti tebliğ
etmekle mükellef olması demektir. Bu da caiz değildir. Çünkü
Allah'ın Rasulü Muhammed (s.a.v.)'den sonra kesinlikle peygamber gelmeyecektir. Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat o
Allah'ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur."
O halde
masumiyet iddiasında bulunmak, risalet iddiasında bulunmayı
gerektirir. Rasul, Allah'tan aldıklarını
tebliğ eden olduğuna ve insan olması itibariyle de tebliğinde hata
ve sapma ihtimali bulunduğuna
göre, Allah'ın risaletini tebliğde değişiklikten ve değiştirmeden
korunmasının zorunluluğu, Rasul’ün hata ve yanılmadan da
masum olmasını gerektirmektedir. İşte yalnızca bu
sebep dolayısıyla ismet, peygamberlerin sıfatlarından bir sıfattır.
İsmeti gerektiren de yalnızca budur. Peygamberden başkasının
bu sıfata sahip olduğu iddia edilecek olursa -değinildiği gibi bu
sıfatın varlığını gerektiren ancak Allah'tan alınan risaleti
tebliğdir- o taktirde böyle bir iddia sahibi, Rasul’ün dışında
olan bu kimsenin masumiyetini ve masumiyetin gereğini de
iddia etmiş olur ki, bu da risaletin tebliğ edilmesidir. Buna
bağlı olarak böyle bir kimsenin Allah'tan aldığı risaleti tebliğle
mükellef olduğunu iddia ediyor demektir. Buna göre halifede
masumiyet şartını aramak caiz değildir. Zira böyle bir şartı öngörmenin
anlamı, onun Allah'tan aldığı risaleti tebliğ etmekle mükellef
olması demektir. Bundan dolayı da
onun masum olması gerektiği kabul edilmektedir ki, böyle bir şey
caiz olamaz.
Bütün
bunlardan açıkça anlaşılan şudur: Halife bir insandır. Hata ve isabet etmesi mümkündür. Herhangi bir insanda görülmesi mümkün
olan yanılma, unutma, yalan, hainlik, masiyet ve bunun dışındaki
diğer hususların onda da görülmesi mümkündür. Çünkü
o insandır. Ne Nebi’dir ne Rasul’dür. Allah Rasulü, bizlere
imamın hata etmesinin mümkün olduğunu haber vermiştir. Aynı
şekilde insanların kendisine buğz etmelerine sebep teşkil edecek
şeyleri yapması, zulüm, masiyet ve bunun dışında kalan herhangi bir
sebep dolayısıyla ona lanet okumalarının da mümkün olduğunu
bildirmiştir. Hatta Peygamber (s.a.v.), halifenin bazen açıktan açığa küfre
sapabileceğini de haber vermiştir.
Ebu
Hureyre Rasulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Şüphesiz ki imam bir
kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur Eğer
aziz ve celil olan Allah'tan korkmayı emreder, adalet yaparsa bundan
dolayı onun için bir ecir söz konusudur. Eğer başkasıyla
emredecek olursa bundan dolayı da onun aleyhine (günah kazanmak) söz
konusudur.” Bu hadis,
imamın masum olmadığını ve Allah'tan korkma (takva) dışında
kalan emirler vermesinin mümkün olduğunu göstermektedir.
Müslim
Abdullah'dan şu hadisi rivayet eder: "Rasulullah
(s.a.v.)
buyurdu ki: "Benden sonra başkalarının size tercih edildiği
ve uygun görmeyeceğiniz işler olacaktır.” Ashap: “Ey
Allah'ın Rasulü, böylelerine
bizden kavuşanlara ne emredersiniz?” Şöyle buyurdu: "Üzerinizdeki
hakkı tastamam yerine getirirsiniz ve kendi lehinize olanları da
Allah'tan istersiniz.”
Avf b.
Malik'ten gelen rivayet ise şöyledir: “Rasulullah (s.a.v.)'i şöyle buyururken
dinledim: "Sizin
imamlarınızın en hayırlıları sizin kendilerini sevdiğiniz ve
onlar tarafından sevildiğiniz, kendilerine dua edip dualarını aldığınız imamlarınızdır. En kötü imamlarınız (yöneticileriniz, devlet başkanlarınız) ise kendilerine buğzettiğiniz
ve kendileri tarafından size buğz edilen, kendilerine lanet
ettiğiniz ve size lanet eden yöneticilerdir.” Dedik ki: “Ey Allah'ın Rasulü, böyle bir durumda
biz, onlarla çekişmeyelim mi?” Peygamber (s.a.v.): “Aranızda namazı ikame ettikleri sürece hayır. Şunu bilin ki, her
kimin başına bir yönetici gelirse onun Allah'a isyanı gerektiren
bir işi yaptığını görürse yaptığı bu masiyeti hoş görmesin.
Herhangi bir şekilde itaatten de el çekmesin.”
Buhari Cünalde
b. Ebi Ümeyye'den şu hadisi rivayet eder: “Dedi ki: Übade b.
es-Samit'in yanına hasta olduğu halde girdik ve dedik ki: "Allah sana afiyet
versin. Peygamber (s.a.v.)'den dinlediğin ve Allah'ın kendisiyle sana
fayda vereceği bir hadisi bize naklet.” Dedi ki: "Peygamber (s.a.v.) bizi çağırdı. Biz
de ona biat ettik. Bizden aldığı biat arasında hoşumuza giden ve gitmeyen
hallerde, zorluk ve kolaylık zamanlarımızda ve bize tercihe rağmen
dinleyip itaat etmek, emir sahipleri ile anlaşmazlık çıkarmamak
üzere beyat ettik. Ancak elimizde o hususta Allah'tan bir burhanın
bulunduğu apaçık bir küfür görmemiz hali müstesna.”
Aişe'den
şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Gücünüz yettiğince
Müslümanlardan hadleri uzaklaştırmaya çalışınız. Eğer onun için
bir çıkar yol varsa, onu serbest bırakınız. Çünkü imamın
affetmek hususunda hata etmesi, cezalandırmakta hata yapmasından
daha hayırlıdır.”
İşte bu
hadis-i şerifler imamın hata etmesinin, yanılmasının, isyan
etmesinin mümkün olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bununla
birlikte Rasulullah (s.a.v.), İslâm ile hükmetmeye devam
ettiği, kendisinden açık bir küfür sadır olmadığı, masiyetin
işlenmesini emretmediği sürece ona itaate bağlı kalmayı
emretmektedir. Rasulullah (s.a.v.)'in, kendisinden sonra gelecek halifeler
arasında Müslümanların münker gördüğü işleri yapanların
bulunacağını, bu durumda bile onlara itaat edilmesi gerektiğini
emretmesine rağmen, halifenin masum olması gerektiği, insanlar hakkında
caiz olan şeylerin halife hakkında caiz olmadığı nasıl söylenebilir?
Bu nedenle Hilafet Devleti ilahi bir devlet değil beşeri bir
devlettir.
|