|
Ordunun Kısımları
Ordu
iki kısımdır. Bunlardan bir kısmı ihtiyatlardan oluşur. Bunlar
ise, silah taşıyabilme gücüne sahip tüm Müslümanlardır. Bir kısmı
da sürekli askerdirler. Bunlara devlet bütçesinden tıpkı diğer
memurlar gibi maaş tahsis edilir.
Bu da cihadın
farz oluşundan ötürüdür. Her Müslümana cihad farz kılınmıştır.
Cihad için gereken eğitimi yapmak da farzdır.
Bundan dolayı bütün Müslümanlar ihtiyat ordusundandır. Çünkü
cihad olanlara farzdır. Onların bir bölümünün sürekli
olarak asker olmalarının delili; "Bir vacibin yerine
getirilebilmesi için gerekenler de vaciptir" şer’î
kaidesidir. Çünkü sürekli olarak cihad farizasını yerine
getirmek, İslâm beldesini himaye edip, Müslümanları kâfirlerden
koruyabilme farizası sürekli bir ordu bulunmaksızın yerine
getirilemez. İşte imamın daimi bir ordu meydana getirmesinin
farziyetindeki gerekçe budur.
Sürekli
olarak ordu içerisinde bulunan askerlere memurlar gibi maaşların
tahsis edilmesine gelince: Bu durum askerler arasında bulunan gayr-i
müslimler için açık bir husustur. Çünkü kâfirlerden cihad
etmeleri istenmez. Eğer Müslümanlarla birlikte savaşmak isterlerse
kabul edilebilir. Bu durumda onlara bir mal verilmesi caizdir.
Tirmizi'nin Zühri'den rivayet ettiği bir hadiste şöyle
denilmektedir: "Nebi (s.a.v.), kendisi ile birlikte savaşa katılan bir Yahudi topluluğa pay verdi.”
Bir diğer rivayete göre de; “Safvan b. Ümeyye, müşrik
olduğu halde Nebi (s.a.v.)'le birlikte Huneyn savaşına katıldı. Nebi (s.a.v.) kalpleri İslâm’a
ısındırılmak istenenlerle birlikte Huneyn ganimetlerinden ona da
pay verdi.” Yine İbni
Hişam'dan gelen bir rivayet şöyledir: "İçimizde, kim olduğu
bilinmeyen, Kuzman denilen garip
bir adam vardı. Ondan bahsedildiği zaman Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: “O,
cehennem ehlindendir.” Dedi ki: Uhud günü o çok şiddetli bir
şekilde savaştı. Tek başına sekiz veya dokuz müşrikle savaştı...”
İşte bu
deliller kâfirin, İslâm Ordusuyla birlikte bulunmasının caiz olduğunu,
orduda bulunması dolayısıyla ona bir miktar mal verilebileceğini göstermektedir.
Aynı şekilde icarenin tarifi, bir bedel karşılığında sağlanacak
bir menfaat üzere yapılan bir akittir, şeklindedir. Bu da ücretle
tutan kimsenin, ücretle çalıştırdığı kimseden elde etmesi mümkün
olan her türlü menfaat karşılığında icarenin yapılmasının
caiz olduğunu göstermektedir. Bunun kapsamına kişinin, askerlik ve
savaş maksadıyla ücretle tutulması da girer. Çünkü bu bir
menfaattır. Dolayısı ile icarenin herhangi bir menfaat üzere yapılabileceğine
dair genel delil olma özelliği kâfirin, askerlik ve savaş için ücretle
tutulmasının caiz olduğuna delildir. Müslüman olmayan kimse açısından
durum böyledir.
Müslüman
açısından duruma gelince; Müslüman için cihad, her ne kadar bir
ibadet ise de, Müslüman kişinin askerlik ve savaş için ücretle
tutulması caizdir. Buna delil; icarenin genel kapsamıdır. Diğer
taraftan bir ibadeti ifa etmek üzere yapılan icare de -eğer bu
ibadetin faydası, o ibadeti işleyen kişiyi aşarak başkalarına da
dokunuyorsa- caizdir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz karşılığında ücret almaya
en çok hak kazandığınız şey Allah'ın Kitabıdır.”
Allah'ın Kitabını öğretmek bir
ibadettir. Aynı şekilde Müslümanın ibadet olmakla birlikte,
Kur'an öğretmek, imamlık yapmak, ezan okumak karşılığında ücretle
tutulmasının caiz olduğu gibi
cihad ve askerlik için tutulması da caizdir. Üstelik kendisi
için cihad etmek farzı ayn olan kimselerin dahi, Müslüman olarak
cihad etmek üzere ücretle tutulmalarının caiz olduğunun delili
hadis-i şerifte açıkça varid olmuştur.
Buhari,
Abdullah b. Amr'dan Rasulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Gaziye ecir vardır. Câil’e
ise hem câil hem de gazi ecri vardır.”
Gazi, bizzat gaza eder. Câil ise başkası adına ücret karşılığında
gazaya çıkar.
El-Kamus
el-Muhit'de şöyle denilmektedir: "Ciâle, bir kişi için bir işi yapması
karşılığında ona verilen şey demektir. Kişilerin kendi aralarında
bir şeyler tayin etmelerine de tecâül denir. Senin, adına belli
bir ücret karşılığında gaza ettiği şeye de cuûl
denilir."
Ecir
kelimesi ise, hem ücret hem ilahi mükafat anlamına gelen sevap hakkında
da kullanılır. Ecrin salih amel karşılığında yüce Allah'ın
kuluna verdiği sevap hakkında, icarenin de insanın bir diğer
kimseye yaptığı işin karşılığı anlamında kullanılmasına ve
"ecir" kelimesinin de buradan gelmesine gelince; bu şekildeki
örfi tahsisin bir dayanağı yoktur. Sözlükte açıkça ifade
edilen şey şudur: Ecir, herhangi bir amel karşılığında verilen
karşılıktır. El-Kamus el-Muhit'te şöyle denmektedir: "Ecir, icare gibi bir
işe karşılık olarak tespit edilen karşılıktır. Çoğu ücûr
ve âcâr gelir."
"Gazi
için gazasının sevabı vardır" hadis-i şerifinin manası ise şudur: Câil için
alacağı ücret söz konusudur. Çünkü müşterek lafız, kullanıldığı
taktirde karine yoluyla onunla ne denmek istendiği tayin edilir.
Burada ise gazi kelimesi, ecir ile kastedilenin sevap olduğunu, Câil
kelimesi ise, ecirden kastın ücret olduğunu tayin etmektedir. Çünkü
bu kelimelerin her birisi maksat olan anlamı tayin eden bir karinedir.
Beyhaki, Cübeyr b. Nüfeyr'in şöyle dediğini nakletmektedir:
Rasulullah (s.a.v.) şöyle
buyurmaktadır: "Ümmetimden gazaya çıkıp buna karşılık
cüûl (ücret) alıp, böylelikle düşmanlarına karşı güç
kazananların misali, kendi öz
evladını emziren ve buna karşılık ücretini tahsil eden Musa'nın
annesine benzer.” Aynı şekilde
cihad yapan bir kimsenin yaptığı ibadet ile Allah'a yaklaşan
kurbet ehli kimselerden olması gibi bir özellik de aranmaz. Bu
nedenle cihad için ücretli tutmak sahih olur. Buradan hareketle
askere, tıpkı memurlar gibi maaş tespit edilebilir.
Silahlı kuvvetler tek bir kuvvet
olup bu da ordudur. Bunların içerisinden
özel bir şekilde düzenlenen ve özel bir kültür verilen özel
bir kesim seçilir ve bunlara da polis denir.
Rasulullah
(s.a.v.)'in yanındaki
silahlı kuvvetler ordunun kendisiydi. Ordu içerisinden polisin yaptığı
görevleri yapacak bir grup seçmiştir. Orduyu donatmış, orduya
liderlik etmiş ve ordu için komutanlar
tayin etmiştir.
Buhari'nin
rivayetine göre Enes şöyle demiştir: "Kays b. Sa'd,
Peygamber (s.a.v.)'in
yanında güvenlik güçleri komutanı
ayarında idi.” Burada
kastedilen kişi, Ensar'ın Hazrec kabilesinden Kays b. Sa’d b.
Ubade'dir.
Bu konuda
Tirmizi'nin rivayeti ise şöyledir: "Kays b. Sa'd, Peygamber (s.a.v.)'in yanında güvenlik
güçleri komutanı ayarında idi. Ensardan birisi şöyle dedi: Yaptığı
işler bakımından (emniyet müdürü konumundaydı).”
İbni
Hayyan bu hadisi şöyle yorumlamaktadır: "Huzuruna girdikleri
taktirde Muhammed Mustafa'nın müşriklerden korunması için." Aynı şekilde
polis teşkilatı ordudan önce gelen bir gruptur. El-Ezheri şöyle
demektedir: "Her şeyin şurtası, o şeyin hayırlılarıdır.
İşte polis de bunlardandır. Çünkü onlar ordunun seçkinleridirler.
Ordunun önünden geçen ilk kesim olduğu da söylenmiştir. Kıyafet
ve görünüşlerinde kendileri vasıtasıyla tanındıkları özel
bir takım alametlerinin bulunmasından dolayı onlara 'şurta'
denilmiştir."
Bu el-Esmai
(adındaki lügat bilgini)'nin tercih ettiği görüştür. İşte bütün
bunlar, şurta’nın (güvenlik ve polis güçlerinin) silahlı
kuvvetler arasında yer aldığının delilleridir. Polis müdürünü
tayin eden de Halife’dir. Tıpkı ordu komutanını tayin ettiği
gibi. Polis teşkilatı ordunun bir bölümüdür. Ancak polisin,
ordunun bir bölümü veyahut ondan bağımsız bir güç olması,
Halife’ye terk edilmiş işlerdendir. Fakat hadis-i şeriften, polis
müdürünün, imama gelebilecek herhangi bir zararı önlemek için
tayin edildiği anlaşılmaktadır. Aynı şekilde yöneticiye,
gelebilecek zararları önlemesi de böyledir. O halde polis müdürü,
imama ve aynı şekilde hâkime gelebilecek şeyleri def etmek için
gerekli salahlı güçleri oluşturmak için tayin edilir. Bu silahlı
güçler gerek duyacakları hususları imamın ya da yöneticinin emirlerini
yerine getirmeye ve kendilerine gelmelerinden korktukları kötülükleri
önlemeye hazırdırlar.
Sözlük
anlamından anlaşıldığına göre polis; aynı şekilde ordunun önünden
giden, bir takım alametleri olan, ordunun belli bir bölümünün de
adıdır. Belki bu, orduya ait polis
de olabilir. O halde bunun
ordunun bir parçası olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Şu kadar
var ki, yöneticilerin eli altında bulunan polisin, ordunun
bir parçası olduğuna delil olabilecek herhangi bir şey yoktur.
Bunların yapacakları işler, hâkimin önünde ve eli altındadır.
Fakat yine bunların devletin silahlı kuvvetlerinden olduklarına
delil olabilecek ifadeler de bulunmaktadır. Halife, buna göre şurtayı
ordunun bir parçası haline getirebildiği gibi, ordudan ayrı olarak
da müteala edilebilir. Ancak, Halife’nin tayin etmesi, bunlarla ilişkileri
ve bunların Halifeden emir almaları bakımından silahlı kuvvetler
bir bütündür. Bunların ordu ve polis diye birbirinden ayrı bölümlere
ayrılması, silahlı güçler bünyesindeki silahlanma birliğini zayıflatır,
güçsüzleştirir. Çünkü polis, her zaman için yöneticilerin eli
altında sıradan işlerle meşgul olur. İşte bundan dolayı daha
uygun olanı bütün silahlı güçlerin tek bir güç olmasıdır. Ta
ki, silahlanma birimi, cihad için silahlanmayı ilgilendiren
hususlarda yanı düzenlemelere uymak suretiyle hepsinden istenen güç
seviyesinde bulunsun.
İşte bu
nedenle silahlı kuvvetler, bizzat ordunun kendisidir. Bunlar arasından
polis ve güvenlik işlerini yerine getirecek polis adında bir bölüm
seçilir ve bunlar ordunun bir parçasını teşkil eder. Kısa bir süre
sonra bu kesimler değiştirilir ve orduya iade edilirler. Onların dışında
bir başka kesim bu işi yapmak üzere seçilir. Böylelikle bütün
ordu, bir arada cihad meydanlarına katılma gücüne sahip olmaya ve
aynı anda bunlara hazırlıklı olmaya devam edebilir.
Polis güçlerine,
düzeni korumak, iç güvenliği kontrol altında tutmak, bütün yönleriyle
tenfizi gerçekleştirmek görevleri verilir. Bunun gerekçesi ise,
daha önce geçen Peygamber (s.a.v.)'in, Haris b. Sa'd'ı huzurunda
polis müdürü konumunda görevlendirmesini ifade eden hadis-i şeriftir.
Bu hadis, polis güçlerinin, yöneticilerin yanında yer aldıklarını
ifade etmektedir. Onların yöneticilerin yanında
bulunmalarının anlamı ise; şeriatın uygulanması, düzenin korunması, emniyetin muhafaza edilmesi için hâkim ve yöneticilerin
gerek duyacakları tenfiz gücünü yerine getirmeleri içindir.
Ayrıca bekçilik görevlerini de yerine getirirler ki, bu da hırsızları,
fesat ehli ile kötülük yapacaklarından korkulan kimseleri
takip etmek için geceleyin dolaşmaktır.
Abdullah b.
Mesud, Ebu Bekir (r.a.) döneminde bu şekilde gece bekçiliği yapan
bekçilerin başında bir emir idi. Ömer b. el Hattab, bizzat gece
bekçiliği görevini yapıyor, kendisi ile birlikte azatlı
kölesini de yanına alıyordu. Bazen beraberine Abdurrahman b. Avf'ı
aldığı da oluyordu. Bundan dolayı bazı İslâm ülkelerinde
dükkan sahiplerinin geceleyin bekçi ve koruyucular tutmaları,
bunlar aracılığıyla evlerini korumaları veya devletin gece bekçileri
tutarak bunların ücretlerini dükkan sahiplerinden alması yanlış
bir uygulamadır. Çünkü böyle bir iş, gece bekçiliği kapsamına
girer ve bunu yapmakla de devlet görevlidir. Bu iş polisin işlerindendir.
İnsanlar bu işi görmekle mükellef tutulmayacakları gibi, bunun harcamalarını karşılamakla da mükellef
değildirler.
İslâm
Ordusu, birkaç ordudan meydana gelen tek bir ordu haline getirilir.
Bu ordulardan her birisi için de bir sıra numarası verilir. Mesela
Birinci Ordu, Üçüncü Ordu denilir ya da oraya vilayetlerden
birinin adı veya amillik bölgelerinden birisinin adı verilir.
Şam Ordusu, Mısır Ordusu, Sana Ordusu gibi isimler kullanılır.
İslâm Ordusu özel kışlalarda
yerleştirilir. Her bir kışlada bir gurup asker bulunur. Kışlada
ya bir ordu veya ordunun bir bölümü veya birkaç ordu konulabilir.
Ancak, bu kışlaların değişik vilayetlerde konuşlandırılması
bir kısmının da bazı askeri üslerde yerleştirilmesi gereklidir.
Kimi kışlalar sürekli olarak gezici olur ve bunlar vurucu güç
olur. Kışlaların her birisine özel bir isim verilir. Habbaniye Kışlası
gibi. Her bir kışlanın özel bir sancağı bulunur.
Bu
gibi düzenlemeler; Halife’nin görüş ve ictihadına göre
ordulara vilayet isimleri ya da belli bir takım rakamların verilmesi
gibi ya mübah isimlendirmeler arasından seçilir ya da ülkesini
himaye edilmesi, ordunun güçlendirilmesi için kaçınılmaz ve
gerekli uygulamalar olabilir. Ordunun kışlalara yerleştirilmesi,
bu kışlaların bazılarının çeşitli vilayetlerde yer alması ve
ülkeyi himaye etmek için bunların stratejik yerlere yerleştirilmesi
gibi.
Ömer
b. el-Hattab, ordu kışlalarını vilayetlere paylaştırmış,
Filistin'de bir ordu ve Mısır'da bir ordu kurmuştu. Devlet
merkezinde de bir ordu bulunurdu. Ayrıca verilecek ilk işaretle
birlikte savaşa hazır tek bir orduyu da emri altında bulundururdu.
|