|
Muhakemelerin Teşkili
Mahkemenin,
yargı hususunda kesin sözü söyleme yetkisine sahip tek hâkimden
fazla hâkimden oluşması caiz değildir. Ancak bu tek hâkimle
birlikte bir başka hâkimin veya daha fazla hâkimin olması caizdir.
Fakat diğer hâkimlerin hüküm verme yetkileri olmaz. Onların danışma,
görüş belirtme yetkileri olmakla birlikte, ileri sürecekleri görüş
asıl hâkim için bağlayıcı değildir.
Çünkü
Rasul (s.a.v), tek mesele konusunda hüküm vermek üzere iki tane hâkim
tayin etmemiştir. Tek mesele için yalnızca bir hâkim tayin etmiştir.
Aynı şekilde hüküm vermek, bağlayıcı olmak üzere şer’i hükmü
bildirmektir. Şer'i hüküm ise Müslüman hakkında birden fazla
olamaz. Çünkü şer’i hüküm, Allah'ın hükmüdür. Allah'ın hükmü
ise bir tanedir. Bir hükmün birden çok şekilde anlaşılabileceği
doğrudur. Fakat belirtilen hüküm gereğince amel etmek açısından
Müslüman hakkındaki hüküm tektir. Mutlak olarak birden fazla
olamaz. Bizzat o hâkimin anladığı ne ise, o kimse hakkında Allah'ın
hükmü odur. Onun dışındaki hükümler, o kişi hakkında Allah'ın
hükmünü temsil etmez. Onun nazarında bunlar şer’i bir hüküm
olarak itibar edilse dahi bu böyledir.
Kişinin
taklit edip bu taklidi gereğince amel ettiği hüküm, o kimse hakkında
Allah'ın hükmüdür. Onun dışında kalan hükümler ise, o kişi
hakkında Allah'ın hükmünü ifade etmezler. Hâkim de bağlayıcı
olmak üzere mesele hakkında Allah'ın hükmünü bildirdi mi, bu
bildirimin tek olması icab eder. Çünkü bu bildirim, bağlayıcı olmak üzere Allah'ın hükmünü bildirmektir.
Gerçekte o, Allah'ın hükmüyle amel etmektir. Anlaşılması
birden çok olsa dahi gereğince amel edilmesi durumunda Allah'ın hükmü birden fazla olamaz. İşte bundan dolayı, hâkimin birden
çok olması sahih değildir. Zira, Allah'ın hükmünün birden çok
olmasına imkan yoktur. Tek bir mesele, yani tek bir mahkeme açısından
durum böyledir.
Ancak tek
bir beldedeki tüm yargı konularında, aynı yerde birbirinde ayrı
iki mahkemenin bulunması ise caizdir. Çünkü yargı, Halife tarafından
verilen bir vekalettir. Bu, birden çok vekil tayin etmenin caiz olduğu
vekalete benzer. Bu nedenle aynı yerde birden çok mahkemenin
bulunması caizdir.
Aynı yerde
bulunan iki hâkimden birisini tercih etme hususunda, dava sahipleri
arasında anlaşmazlık olduğu taktirde; davalının tercihi ağırlık
kazanır. Böyle bir durumda onun istediği hâkim meseleye bakar.
Çünkü hakkını talep eden odur. Onun isteği, kendisinden hak
talep edilenin isteğinden daha ağır basar.
Hâkimin
yargı meclisi dışında bir yerde hüküm vermesi caiz olmadığı
gibi, "beyyine" (delil) ve "yemin" de, yargı
meclisi dışındaki bir yerde muteber değildir.
Bunun böyle
olması, Abdullah B. Zübeyir'den gelen şu rivayettir: Abdullah der
ki: "Rasulullah
(s.a.v), birbirinden davacı iki kişinin hâkimin önünde
oturmalarına hükmetti.”
İşte bu hadis, yargılamanın yapılacağı konumu açıklamaktadır.
Bu ise bizatihi meşru bir konumdur, Yani yargılamanın husule geleceği
belli bir konumun varlığı
kaçınılmazdır. Bu konum ise dava sahiplerinin hâkimin önünde
oturmaları şeklindedir. İşte yargı meclisi denilen şey de budur.
Yargının sahih olması için bu bir şarttır. Yani yargının, yargı
olabilmesi için; yargılamanın yapılacağı belli bir meclisin
bulunması kaçınılmazdır. Bu da dava taraflarının hâkimin önünde
oturmaları şeklindedir. Bunu ayrıca Ali (r.a.)'ye dair şu hadis-i
şerif de desteklemektedir. Rasulullah (s.a.v) ona şöyle demişti: "Ey Ali, dava tarafları
senin önünde oturacak olurlarsa; birincisini nasıl dinledinse, diğerini
de dinlemedikçe aralarında hüküm verme." Aynı şekilde:
"Dava sahipleri önünde oturduklarında" sözü de özel bir meclisi açıklamaktadır.
O halde yargı meclisi yargının
sıhhati için bir şarttır. Yeminin muteber olması için de bir şarttır.
Çünkü Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Fakat yemin, müdda'a aleyhe (davalıya)
aittir.”
Davalı aleyhine böyle bir sıfat
ancak yargı meclisinde söz konusu olur. Aynı şekilde beyyinenin
de, yargı meclisi dışında herhangi bir kıymeti yoktur. Zira
Rasulullah (s.a.v):"Beyyine
(delil getirme) dava edene aittir. İnkar edenin ise yemin etmesi
gerekir.”
Böyle bir
niteliğe sahip olmak da ancak yargı meclisinde mümkün olur.
İntikal
eden meselelerin türlerine göre mahkemelerin derecelendirilmesi de
caizdir. Bazı hâkimlerin, belli bir sınıra kadar muayyen bir takım
meseleler hakkında hüküm vermeleri suretiyle, özel alanların
belirlenmesi diğer davaların ise başka mahkemelere bırakılması
caizdir.
Bunun böyle
oluş sebebi, aralarından herhangi bir fark olmaksızın yargının
esas itibariyle Halife tarafından verilen vekaletle
görülmesidir. Zira bu da vekalet cinsindendir. Vekaletin genel olması
caiz olduğu gibi özel olması da caizdir. Bundan dolayı bir
hâkimin muayyen bir takım
meselelere bakmak üzere görevlendirilmesi ve başka davalara
bakmaktan men edilmesi caizdir.
Tayin edilen meselelerin dışındakilere ise bir başkasının tayin
edilmesi caizdir. Aynı yerde olsa dahi diğer davalara bakmak üzere
başka hâkimlerin tayin edilmesi de caizdir.
İşte
buradan hareketle mahkemelerin derecelendirilmesi caizdir. Nitekim bu,
ilk dönemlerde bile Müslümanlar arasında görülen
ve bilinen bir şeydi. el-Maverdi,
"el-Ahkamu's Sultaniye" adlı eserinde şunları söylemektedir: "Ebu Abdullah ez Zübeyri der ki;
Basra'daki emirler, bir süreden beri Ulu Camiye birsini hâkim olarak
tayin eder ve buna mescid kadısı adını verirlerdi. Bu kadı, iki yüz
dirhem ile yirmi dinar ve daha aşağı mali meseleler hakkında hüküm
verebilir, nafakaları tayin edebilirdi. Bulunduğu yerden başka bir
yere gidemez ve onun için belirlenen bu miktardan fazlasına ait
davalara bakamazdı."
Amr b. el-As'a
verdiği vekalette olduğu üzere Rasul (s.a.v), yargı hususunda tek
bir mesele hakkında kendisine vekil tayin etmiştir.
Valiliklerden herhangi birinde, bütün meseleler hakkında hüküm
vermek üzere de kendisine vekaleten hâkim tayin etmiştir.
Nitekim Ali b. Ebu Talib'i, Yemen kadısı olarak tayin etmesi böyledir.
İşte bu hususlar hâkimlik alanının belli bir alanla sınırlandırılmasının
da, genelleştirilmesinin de caiz olduğunu göstermektedir.
İstinaf mahkemeleri de, temyiz
mahkemeleri de yoktur. Bir meseledeki yargı kesinlik bakımından tek
derecelidir. Hâkim; hükmü sözlü olarak ifade etti mi, artık onun
verdiği hüküm geçerlidir. Allah'ın Kitabından. Rasul’ün sünnetinden
veya sahabenin icmasından kesin bir delile muhalif olmadıkça bir başka
hâkim hükmü kesinlikle verilen hükmü bozamaz.
Hâkimin
verdiği hüküm, kendisi tarafından da bir başka hâkim tarafından
da bozulamaz. Zira Kitaptan ve sünnetten zanni bir delilden alınmıştır.
Zanni bir delilden alınmak suretiyle bir hâkimin verdiği hükmün
bozulamayacağının delili bu husustaki sahabenin icmasıdır. Ebu
Bekir ictihadı ile birtakım meseleler hakkında hüküm vermiş, Ömer
ona muhalefet etmiş, fakat onun verdiği hükümleri bozmamıştır..
Aynı şekilde Ali'de, ictihadında Ömer'e muhalefet ettiği halde
onun hükümlerini bozmamıştır. Ali, hem Ebu Bekir'e hem de Ömer'e
muhalefet etmekle birlikte; her ikisinin verdiği hükümleri de bozmuş
değildir.
Necran halkı,
Ali'ye gelerek şöyle dediler: "Ey müminlerin emiri;
kitabın elinde, şefaatın dilindedir.” Bunun üzerine Ali: “Yazıklar
olsun size, Ömer, işi dosdoğru olan bir kimse idi. Ben, Ömer'in
verdiği hükmü asla geri çevirmem."
Yine
rivayet olunduğuna göre Ömer, "el-Müşerreke" diye bilinen
miras meselesinde; anne-baba bir erkek kardeşleri mirastan düşürmüş,
daha sonra bunları diğer kardeşlerin hisselerine ortak
ederek şöyle demiştir: Daha önceki mesele hükmettiğimiz gibidir.
Şimdi de bu, bizim hükmettiğimiz gibidir. Böyle diyerek,
birbirleriyle çelişkili oldukları halde her iki hükmü de infaz
etmiştir.
Yine Ömer, dede hakkında değişik hükümler verdiği halde, önceki
verdiği hükümleri reddetmemiştir.
Bu meseleye
müşerreke meselesi denmesinin sebebi bazı ilim adamlarını nbu
durumda, anne bababir kardeşler ile, anne bir kardeşleri anne bir
kardeşin hissesinde ortak ederek, bu hisseyi aralarında eşit olarak
paylaştırmıştır.
Bu meseleye
aynı zamanda El-Himariye de denir. Çünkü rivayete edildiğine göre;
Ömer b. Hattab, önce Anne-baba bir çocukların miras payını düşürmüş.
Onlardan birisi şöyle demiş: "Ey müminlerin emiri,
farzet ki babamız eşekti, annemiz bir değil mi?" Bunun üzerine
Ömer onları aynı hissede ortak yaptı.”
Rivayet
olunduğuna göre Şüreyh, birisi anne bir kardeş olan, iki amca oğlu
hakkında malın tümünün kardeşe ait olduğuna dair hüküm
vermesi üzerine hüküm
Ali (r.a.) ye götürülmüş, o da şöyle demiştir:
"Bana
o adamı getiriniz."
Şüreyhi
getirmeleri üzerine, Ali sorar:
"Sen
bunu Allah'ın kitabının neresinde buldun?"
O şu cevabı
verdi:
Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "Akrabalar, Allah'ın kitabınca birbirlerine
daha yakındırlar."
Bu
sefer Ali ona: "Eğer mirası aranan erkek
veya kadın, çocuğu veya babası bulunmayan bir erkek olur veya kız
kardeşi bulunursa; bunlardan her birinin payı altı da birdir." ayetini
okuduktan sonra Şüreyh'in verdiği hükmü bozdu.
Ancak, İbni
Kudame'nin el-Muğni isimli eserinde de geçtiği üzere Ali'nin Şüreyh'in
verdiği hükmü bozduğu sabit değildir. Ancak, sahabelerin bir takım
meselelerde kendi ictihadları ile hükmettikleri, bu hükümlerde Ebu
Bekir, Ömer, hatta Ali'nin görüşlerine muhalif olmalarına rağmen
onlardan birisinin diğerinin hükmünü bozmadığı sabittir. Ömer'in,
aynı mesele hakkında birbirinden farklı ve ayrı hükümler verdiği
ve bütün hükümleri geçerli kıldığı da sabittir. Birbirleriyle
çelişmelerine rağmen
ikinci hükümle birinci
hükmünü reddetmemiştir. Bu hususta onun şöyle dediği sabittir: "O, o zaman verdiğimiz
hükme göredir. Bu da şimdi verdiğimiz hükme göredir."
Bu olaylar, hâkimlerin
verdikleri hükümlerin bozulamayacağına delalet etmektedir. İbn
Kudame, "el-Muğni"de
der ki: "Kadı'nın ictihadında herhangi bir nassa veya icmaya muhalefet
etmeksizin değişiklik olursa, veya kendisinden öncekilerinin
ictihadına muhalefet ederse; mahalefeti dolayısıyla eski hükmü
bozamaz. Çünkü ashabı kiram (Allah hepsinde razı olsun), bu
hususta icma etmişlerdir."
Hâkimin
birden fazla olmasının caiz olmayışının delili de, hâkimin
verdiği hükmün nakzedilmesinin caiz olmayacağına delildir. Zira,
Allah'ın hükmü birdir ve birden çok olamaz. Bir mesele hakkında
Allah'ın hükmü gereğince amel
edildiği taktirde hüküm yürürlüğe girmiş olduğu için
onun nakzedilmesi sahih değildir. Hâkim, bir mesele hakkında hüküm
verdi mi, Allah'ın hükmünü uygulama alanına koymuş olur. Dolayısıyla
onun yerine getirilmesi bir farz olur. Bundan dolayı, hâkimin hükmü
mutlak olarak bozulamaz. Çünkü o hükmün bozulması, Allah'ın hükmünün
bozulması anlamına gelir. Bu da caiz değildir. Buna göre hüküm
veren hâkimin bizzat kendisinin dahi, kendi hükmünü bozması caiz
değildir. Çünkü, Allah'ın hükmü birden çok olamaz. Böyle bir
hükmün bozulması, Allah'ın hükmünün bozulmasının dışında
Allah'ın hükmünün birden fazla olması anlamına gelir ki, bu da mümkün
(caiz) değildir.
Ömer b. el-Hattab (r.a.)'ın,
Ebu Musa'ya gönderdiği mektubunda şu ifadeleri kullandığına dair
rivayete gelince: "Dün
vermiş olduğun bir hükmü, daha sonra gözden geçirecek olup da
o hususta doğruya iletilecek olursan sakın bu seni hakka dönmekten
alıkoymasın. Çünkü hak kadîmdir. Hakka dönmek ise batılda ayak
diremekten hayırlıdır." Bu mektubun sahih olduğunu kabul
etsek dahi, nihayet bu Ömer'in sözüdür
ve şer’i delil olamaz.
Ashabı
kiramın buna ses çıkarmadıkları, dolayısıyla bunun bir icma
olduğu da söylenemez. Çünkü susmanın icma olarak sayılabilmesi
için, tüm insanların kabul edecekleri bir hükme sahabenin muttali
olmaları ve şer'an karşı çıkılıp reddolunması gereken -ta ki
bir münkere karşı susmuş olmasınlar- türünden şöhret bulmuş
bir olay olması gerekir. Böyle bir mektup ise; muayyen bir hâkime gönderilmiş
bir mektuptur, umumi değildir. Bu mektup daha sonraları şöhret
bulmuş olsa dahi, ashabı kiram nezdinde şöhret bulmuş genel bir
hadise değildir. Üstelik bu adeten karşı çıkılıp, reddolunması
gereken bir husus da değildir. Çünkü o mektubun muhtevasında
bulunan şeyler, şeriatın kabul etmediği şeyler de değildir. Ayrıca
mektupta yazılı olanlardan maksat şudur: Dün vermiş olduğun
bir hükmün hatalı olduğunu daha sonra anlayacak olursan bir diğer
olayda verdiğin bu hükümde ısrar etmeden doğruluğuna kanaat
getirdiğin hükme göre hareket edersin. Yoksa mektupta geçen ifade
daha önce verdiğin hükmü bozarsın anlamına gelmemektedir. Bu
nedenle mektupta: "Seni hakka dönmekten..." ifadesi kullanılırken "verdiğin
hükümden dönersin" ifadesi kullanılmamıştır. Hakka dönmek ise, hatalı
olan görüşü terk edip doğruya dönmektir. Bunda ise hükmün
bozulmasının caiz olduğuna dair bir delil yoktur. İşte bundan
dolayı İslâm’da "daha önceki yargılar ve ictihadlar"
adı ile anılan bir şey yoktur. Yani bir mesele hakkında önce şu
hüküm verilmiştir diyerek aynı hükmü tekrarlamak söz konusu değildir.
Aksine herhangi bir mesele hakkında muayyen bir hüküm verilecek
olursa, bu hükmü izlemek hiçbir kimse için bağlayıcı değildir.
Benzeri bir meselede o hükümden başkası ile bizzat o hükmü vermiş
olan hâkim tarafından veya başkası tarafından farklı hüküm
vermek caizdir. Aynı mesele hakkında ise Allah'ın hükmü geçerli
olmuş, yürürlüğe girmiştir. Artık, hâkimin bu hükümlerinden
geri dönmesi ve onu değiştirmesi helal olmaz. İşte bundan dolayı
İslâm’da istinaf ve temyiz mahkemeleri diye bir şey yoktur.
Aksine yargı, kesinlik ifade etmesi bakımından tek derecelidir,
birden fazla derecesi yoktur. Bu husustaki şer’i kaide ise şudur:
"İctihad benzeri bir ictihadla bozulmaz." Yani
herhangi bir müctehid, bir müctehide karşı delil değildir. Bu
nedenle başka mahkemelerin verdikleri hükümleri bozacak
mahkemelerin varlığı doğru olamaz.
Ancak hâkim,
İslâm şeriatıyla hükmetmeyi terk ederek küfür ahkamından bir hüküm
ile hükmedecek olursa veya Kitaptan, sünnetten ve sahabenin icmasından
kesin bir nass ile çelişen bir hüküm verecek olursa veya kasten
adam öldüren bir kimseye kısas hükmünü uygulamak gibi vakıadaki
gerçek durumun tersine bir hüküm vermesinden sonra katilin gerçek
durumu açığa çıkması gibi durumlarda hâkimin verdiği hüküm
bozulur. Çünkü Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: "Kim bizim bu işimizde
(dinimizde) olmayan bir şeyi uyduracak olursa bu, merduttur.”
Cabir b.
Abdullah'tan gelen rivayet ise şöyledir: "Bir adam bir kadın
ile zina etti ve Rasulullah (s.a.v)'in emri ile
adam sopa cezası uygulandı. Daha sonra adamın evli olduğu
anlaşılınca onun recmedilmesini emretti ve adam recmedildi." Malik b. Enes'den:
"Osman (Allah ondan razı olsun)'a altı aylıkken doğum yapmış
olan bir kadın getirildi
ve onun recmedilmesini emretti. Bunun üzerine Ali: Onun recmedilmesi
gerekmez dedi. Çünkü yüce Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır: "(Onun) taşınması ve sütten
kesilmesi otuz aydır." "Anneler
çocuklarını iki yıl emzirirler. Bu emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.” Hamilelik
altı ay olursa recmedilmesi gerekmez. Bunun üzerine Osman kadının
recm edilmemesini emretti ise de kadın çoktan recm edilmişti."
Abdurrezzak
İmam-ı Sevri'den şunu haber vermektedir: "Kâdı, Allah'ın
Kitabına, Rasulullah’ın sünnetine veya üzerinde icma edilen
herhangi bir şeye muhalif bir hüküm verdiği zaman verdiği hükümden
geri döner.”
Böyle
bir hükmü bozma yetkisine sahip olan kişi mezalim kâdısıdır.
Müşerrreke
meselesi, himariye meselesi olarak da bilinir. Ve şu şekildedir:
Ölen; Geriye kocasını, annesini, anne bir erkek kardeşleriyle,
anne-baba bir erkek kardeşleri bırakır. Bu durumda koca; mirasın
yarısını, anne; altı da birini alır. Anne bir erkek kardeşler
asabedirler. Ancak bütün farz hisler, malın tamamını kuşattığından
dolayı onlara bir şey kalmaz.
|