ŞÛRANIN HÜKMÜ
Şûra,
(şavera)
kelimesinin mastarıdır. Kendisine danışılan kimseden görüş istemek anlamına gelmektedir. Onunla danıştı,
ondan meşveret istedi denilir.
Şûra
ve (elmeşuverat)
kelimeleri aynı anlama gelmektedir. Şin harfinin sükün olması ile
okunan (elmeşverat) kelimesi de aynı anlama gelmektedir. Lisanü'l Arab'da şöyle geçmektedir:
"Filan kişi de iyidir denilir."
El-Ferra der ki: (elmeşuverat)
kelimesinin aslı (elmeşverat)’dir. Daha sonra kolay söylenmesi için
sonraları (meşverat) şekline dönüşmüştür. Bu konuda el-Leys ise şöyle demektedir: Meşvere,
mefale kalıbında olup (el-işarat) kelimesinden türetilmiştir. (meşuverat) denilir ki bu da şûra anlamına gelmektedir. Şin harfinin dammesi
ile okunan (el-meşuverat) kelimesi (elmeşverat) kelimesi ile aynı anlama gelmektedir. Bir iş hususunda onunla istişare
ettim dersin. Muhtar Es-Sıhah'da ise şöyle denilmektedir: (elmeşverat) şûra demektir. Şin harfinin dammesi ile okunan (el-meşuverat) kelimesi de aynıdır. Bir iş hususunda şûra yaptı yani istişare
etti deriz.
Şûranın meşruiyyetinin asıl delili, Allah Sübhanehu ve
Teâla’nın kerim Rasulüne müminlerle istişare etmesini emreden şu emridir: "İş
hususunda onlara danış." İstişare
ile ilgili bu emir mutlak bir talebi ifade etmektedir. Ancak bu
talibin; farz, mendub veya mübah olup olmadığını
karineler belirleyecektir.
Ayette yer
alan istişare isteği vucub (farziyet) ifade edecek bir karine ile
birlikte gelmemektedir. Tam tersine vucub anlamının dışında bir
anlamla gelmiştir. Şöyle ki:
1- Aynı ayette geçen "iş
hususunda" ifadesi, türü ne olursa olsun her hususta istişareyi
ifade etmektedir. Ancak farzlar ve haramlar gibi belli bir şekilde nasslarla
açıklanmış ve insanların görüş belirtmelerine, hatta istişare
yapılmasına kesinlikle imkan bırakmayan şer’î hükümler
vardır. Çünkü kanun koyucu yalnızca yüce Allah'tır. Tek hakim
O'dur ve hüküm O'na aittir. Zira
yüce Allah ayetti kerimelerde şöyle buyurmaktadır: "Hüküm
(koymak) ancak Allah'a aittir." "Rabbinizden
size indirilene tabi olun." "Rasul
size neyi getirdiyse onu olan. Sizi neden yasakladıysa onu da bırakın."
Bu ayetler
ve bunların dışındaki daha birçok ayet insanlara danışmanın hiçbir
değeri ve yeri olmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla bu hükümler, şûra ayetinde geçen "El-emr"
kelimesinin genelliği kapsamı dışında tutulmaktadırlar.
Öyleyse istişare veya şûra farzların ve haramların dışında
kalan mübah işler için söz konusudur. İşte bu, şûranın
farziyetini ve kesinliğini ortadan kaldıran bir karinedir.
2- Aynı ayette yer alan: "Artık
kararını verdiğinde de Allah'a güven"
ifadesindeki "karar verme" olayı doğrudan doğruya Rasül
(s.a.v)'e bırakıldığının
nassıdır. Bu ifade, karar almada danışmanlara yer vermemektedir.
İstişare yapmanın farz olmadığının ikinci karinesi de budur.
3- Rasulullah (s.a.v)'in
sahabelere danışmadan; valileri, kâdıları, katipleri, seriyye
emirlerini ve ordu komutanlarını
tayin etmesi, antlaşmalar
yapması, elçiler ve heyetler göndermesi gibi doğrudan doğruya
kendi kararı yaptığı işlerin tümü, ayette yer alan danışma
talebinin kesinlik ve farziyet ifade etmediğinin üçüncü
karinesini oluşturmaktadır. Eğer ayette yer alan "onlara danış"
ifadesi kesinlik ve farziyet anlamında olmuş olsaydı Rasulullah (s.a.v) bu işlerin tümünde
sahabelere danışırdı.
Şura, meşûra
ve istişare kelimeleri ile ifade edilen "danışma" olayı
farz olmadığına göre mendub veya mübah olması durumu söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla deliller ve karineler dikkatlice
incelendiği zaman "şûra"nın hükmünün mendub ve
müstahab olduğunu görürüz. Bu cümleden olmak üzere; şûra, meşûra
ve istişare mendubtur. Çünkü:
1- Allah sübhanehu ve Teâla müminleri aralarında şûra
yapmakla övmüştür. "Onların işleri aralarında şûra
iledir."
2- Rasulullah (s.a.v)'in
birçok hususta sahabelerle istişare yapmış olması, şûra yapılmasına
gösterdiği hırsa, verdiği öneme, şûranın faziletine ve
kendisinden sonra Müslümanlara şûra yapmayı öğrettiğine
delalet etmektedir. Tirmizi Ebu Hüreyre'den şunu rivayet etmektedir:
"Rasulullah
(s.a.v)'den daha fazla ashabı ile
istişare yapan kimseyi görmedim.”
3- Rasul (s.a.v)'e
ashabı ile istişare yapmasını telkin eden ayette yüce Allah Rasulüne,
onlara karşı yumuşak davranmasını, affedici olmasını ve onlar için
mağfiret dilemesini istemektedir. Ayette Allahu Teâla şöyle
buyurmaktadır: "Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak
davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın şüphesiz çevrenden
dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla ve yargılanmalarını
dile. İş hakkında onlara danış."
İşte istişarenin mendub olduğunun bir diğer karinesi de
budur.
Mübah olan
hususlarda istişare yapmak mendub olmakla birlikte
bunların neler olduğu, Allah'ın Kitabında veya Rasulünün sünnetindeki
açık nasslarla şer’î hüküm olarak belirtilmemişlerdir.
Dolayısıyla bunların öğrenilmesi
için incelenmesi ve araştırılması gerekmektedir. Tarifler, teknik
işler, inceleme ve araştırma yapmayı gerektiren konular,
savaş ve hile gibi ileri görüşlü olmayı gerektiren işler de böyledir.
Bu türden işlerin tümü hakkında bilginlerin, tecrübe sahiplerinin ve uzmanların görüşlerine
müracaat edilir. Bu türden konularda sayının çokluğuna
veya azlığına bakılmaz. Danışmanların görüşleri de bağlayıcı
değildir. Esirlerle ilgili hükmü bildiren vahyin inmesinden önce
Bedir esirleri hakkında Rasul (s.a.v)'in sahabeleri ile istişare yapması, Ebu Bekir ve Ömer (r.anhüma)'nın
hilafetleri döneminde bir olayla veya yargıyı ilgilendiren bir
mesele ile karşılaştıkları, Allah'ın
Kitabı ve Rasulünün sünnetinde de bir hüküm bulamadıkları
zaman konu hakkında sahabenin ileri gelenlerine ve alimlerine
müracaat etmeleri bunun delilleridir. Bedir savaşında, Rasul (sav) 'in savaş yerinin tespiti konusunda Habbab b. Münzir'in
görüşünü kabul etmesi de buna delildir.
Mübah amel
ve işlerde şûra mendub olmakla birlikte, her işte veya bir kısmında
Halife’nin kendisini şuraya bağlı kılması caizdir. Bir veya
birkaç işte Halife kendisini bağlı kıldığı zaman bu bağlılığını
devam ettirmesi vaciptir. İstişare yaparak kendisini bağlı hale
getirdiği konularda gereğini yerine getirmesi vaciptir. Osman
(r.a)'ın, kendisinden önceki Halifeler Ebu Bekir ve Ömer'in takip
ettikleri yol üzere hilafet görevini üstlenmeyi kabul etmesinde
olduğu gibi. Bu olay sahabelerin gözleri önünde cereyan ettiği
halde onlardan herhangi birisi buna itiraz etmemiştir.
Halife; inceleme ve araştırma
yapmayı, ileri görüşlü olmayı gerektirmeyen işlerde ve ameli
konularda ümmet meclisine danıştığı zaman çoğunluğun görüşüne
bağlı kalmak zorundadır. Yönetim, eğitim, sağlık, ticaret,
sanayi, tarım ve benzeri iç işlerini ilgilendiren konular bu
kapsama giren konulardandır. Bu türden işleri bilfiil yapmaya kalkışması
durumunda Halife’nin muhasebe edilmesi de aynı kapsamda değerlendirilir.
Zira Rasulullah (s.a.v) Uhud Savaşında müşrik ordusu
ile karşılaşma meselesinde çoğunluğun görüşünü kabul ederek
Medine dışına çıkmıştır. Oysa hem kendisi hem de sahabenin
ileri gelenleri Medine dışına çıkılmaması görüşündeydiler.
Ayrıca Rasulullah (s.a.v)'in Ebu Bekir ve Ömer'e söylediği:
"Siz bir meşverede
ittifak ettiğiniz zaman ben size muhalefet etmem.”
sözü de buna işaret etmektedir.
Ancak
Halife, bu türden işlerin dışında inceleme ve araştırma yapmayı,
tecrübeyi, görüş belirtmeyi ve hile (plan) yapmayı gerektiren
savaşlarla ilgili konularda ümmet meclisi ile istişare yaparsa, çoğunluğun
görüşü bağlayıcı değildir. Bu durumda karar sahibi Halifedir. Çünkü
Rasul (s.a.v)
Bedir'de savaş yerinin tespiti konusunda sahabelerin görüşlerine
iltifat etmeyerek Habbab b. Münzir'in görüşüne göre hareket etmiştir.
Hatta bu konuda onlarla istişare dahi yapmamıştır. Yine Ebu
Bekir (r.a.)’ın, hilafetinin başlangıcında zekât vermemekte
direnenlerle ve mürtedlerle savaşılmasına karşı olan sahabelerin
çoğunluğunun görüşlerine rağmen savaş kararı alması da buna
delildir. Yine ümmet meclisi bu türden işlerin bilfiil yerine
getirilmesi konusunda Halife’yi muhasebe etmeleri halinde de ümmet
meclisinin çoğunluğunun görüşü bağlayıcı değildir.
Ancak
Halife’nin, benimsemek istediği şer’î hükümleri ve kanunları
ümmet meclisinin görüşüne sunması caizdir. Ancak böylesi bir
konuda ümmet meclisinin görüşü bağlayıcı değildir. Görüş
belirtenlerin azlığının veya çokluğunun bir değeri yoktur.
Sonunda karar sahibi yine Halifedir. Çünkü şer’î hükümleri ve
kanunları benimseme yetkisi sahabenin icmasına istinaden Halifeye
aittir. Zira fethedildikten sonra Irak arazisi konusunda Müslümanlarla
istişare yapan Ömer (r.a.)'in aldığı karara süküt eden
sahabelerin icması bu konunun delilidir.
|