|
Ümmet Meclisinin Yetkileri
Ümmet
meclisinin yetkileri şunlardır:
1- a- Yönetim, eğitim, sağlık, ekonomi, ticaret, sanayi ve tarım
gibi inceleme ve araştırma yapmayı, tecrübe sahibi olmayı
gerektirmeyen ameli konularda, ve işlerde Halife, ümmet meclisi ile
istişare eder, ümmet meclisi de
ona görüşlerini
bildirir.
b- İnceleme ve araştırma yapmayı,
tecrübe sahibi olmayı gerektiren
teknik işlerde, mali konularda, orduyu ve dış politikayı
ilgilendiren meselelerde Halife’nin ümmet meclisine danışma
ve görüşlerini alma hakkı vardır. Ancak bu konularda meclisin görüşleri
Halife’yi bağlayıcı değildir.
2- Halife’nin benimsemek istediği
hükümleri ve kanunları ümmet meclisine havale etme hakkı vardır.
Ümmet meclisinin Müslüman üyelerinin ise bu gibi meseleleri tartışıp
doğruluğu veya yanlışlığı hakkında
görüş belirtmek hakları vardır. Ancak buna dair
belirttikleri görüşleri Halife’yi bağlayıcı değildir.
3- Ümmet meclisinin, iç işlerinin,
dış işlerini, maliyeyi, orduyu ilgilendiren konularda ve diğer işlerin
tümünde Halife’yi denetleme, muhasebe etme hakkı vardır. Çoğunluğun
görüşünün bağlayıcı olduğu
konularda meclisin görüşü Halife’yi bağlayıcıdır. Çoğunluğun
görüşünün bağlayıcı olmadığı konularda ise bağlayıcı
değildir.
Fiilen tamamlanmış olan bir konuya ait şer’î hükümde
meclis ile Halife ihtilaf ederse, uygulamanın şer’î olup olmadığının tespiti
hususunda konu mezalim mahkemesine götürülür. Bu durumda
mahkemenin görüşü bağlayıcıdır.
4- Ümmet meclisinin, yardımcılar,
valiler ve amillerden hoşnut olmadığını açığa vurma hakkı
vardır. Bu konuda ümmet meclisinin görüşü bağlayıcıdır. Böyle
bir durumda Halife, derhal bu gibi görevlileri azletmek zorundadır.
5- Ümmet meclisinin Müslüman üyelerinin
Halife adaylarını tespit etme ve sınırlandırma hakkı vardır. Bu
konudaki görüşleri bağlayıcıdır.
Meclisin gösterdiği adaylar dışında kalanların adaylığı kabul
edilemez.
İşte ümmet meclisinin yetkileri bunlardır. Bu yetkileri
oluşturan maddelerin her birinin delilleri ise şunlardır:
"a" fıkrasının
delili, şanı yüce Allah'ın şu ayetleridir: "İş hususunda onlarla
müşavere et." "Ve
onların işleri, aralarında müşavere iledir."
Yüce
Allah, bu ayette; "iş hususunda" ifadesine istinaden
müşaverenin genel olarak her
hususta yapılacağını belirtmektedir. Emir kelimesi ise "elif
lam" ile birlikte getirilmiş cins isimdir. "Onların
işleri" ayeti ise izafe halinde getirilmiş bir cins isimdir.
Her iki kelime de umum ifade eden lafızlar arasında yer alır ve her
işi kapsar. Ancak bu genellik, diğer şer’î
hükümlerle tahsis edilmektedir. Çünkü şer’î hükümler
Allah'tan bir vahiydir. Vahyin bulunduğu yerde ise insanların görüşlerine
yer verilmez. Çünkü tek hakim ve kanun koyucu yalnızca Allah'tır.
"b" fıkrasının
deliline gelince: Bu madde, Rasulullah (r.a.)'in
Bedir savaşında, savaş yeri
konusunda diğer sahabelerin görüşlerini almadan Habbab b. Münzir'in
önerisi üzerine savaş yerini seçmesi olayından alınmıştır.
Fikri konular, teknik işler, maliyeyi, orduyu, dış politikayı
ilgilendiren konularda işin erbabına ve uzmanların görüşlerine
müracaat edilir. Bu türden konularda insanların görüşünün çokluğunun
veya azlığının hiçbir değeri yoktur.
Şûranın
mübah olan hususlarda söz konusu olması, şûranın vacip değil,
mendup olduğunun bir karinesidir. Rasulullah (s.a.v.)
birçok işlerde ve birçok zaman sahabelerle istişare yapıyor ve
onların görüşlerini alıyordu. Ahmed'in Enes'den yaptığı
rivayet şöyledir: "Rasulullah (s.a.v)'e Ebu Süfyan'ın başında olduğu kervanın
geldiği haberi kendisine ulaşınca istişare yaptı." Yine
Amed'in Enes'den yaptığı bir başka rivayet ise şöyledir: "Nebi (s.a.v) Bedir savaş˝na çıkma
konusunda ashabı ile istişare yaptı. Ebu Bekir Görüşünü
belirtti. Sonra Ömer ile istişare yaptı. Ömer de görüşünü
belirtti. Sonra diğer Müslümanlarla istişare etti. Bunun üzerine
Ensar'dan bazıları: Ey Ensar topluluğu! Allah'ın Nebisi sizin görüşünüzü
öğrenmek istiyor deyince, Ensar'dan birisi şöyle dedi: Bizim görüşümüzü
mü almak istiyorsunuz ey Allah'n Nebisi? Şüphesiz ki biz, İsrail oğullarının
Musa (aleyhisselam)'a dedikleri gibi: 'Sen ve Rabbin gidin savaşın
biz burada oturacağız' demeyiz. Seni hak ile gönderene yemin olsun
ki atını Berku'l Ğımad'a
sürmüş olsan dahi yine senin peşinden geliriz.”
Ahmed ibni
Hanbel'in Bedir esirleri ile ilgili olarak rivayet ettiği Ömer
hadisi ise şöyledir: ". . .Rasulullah
(s.a.v) Ebu Bekir Ömer ve Ali ile
istişare yaptı...)”
İbni İshak
Zühri'den yaptığı rivayette şöyle der: "İnsanların üzerindeki sıkıntılar iyice şiddetlendiği
zaman Rasulullah (s.a.v), Ğatafan'ın liderleri olan
Uyeyne b. Hısn ve El-Haris b. Avf El-Merri'ye bir heyet gönderdi.
Onlara, beraber oldukları müttefiklerinden ayrılmaları şartıyla
Medine mahsülünün üçte birini vereceğini bildirdi. Allah'ın
Rasulü ile onlar arasında sulh yapılması üzerinde anlaşıldı ve
anlaşma maddelerinin yazılması için kağıt kalem hazırlandı.
Ancak antlaşma imzalanmadı. İmzalanması için ciddi anlamda istek
de yoktu. Sadece Ğatafan'ı oyalamak için yapılan bir işlemdi.
Rasulullah (s.a.v) görüşlerini almak üzere Sa'd b. Muaz ile Sa'd
b. Übade'ye haber gönderdi. Durumu onlara anlattı ve onların görüşlerini
aldı...”
Yine Rasulullah (s.a.v)
Uhud savaşı öncesinde Medine dışına çıkıp çıkmama konusunda
ashabı ile istişare etmişti. Bunun dışında daha birçok olayda
da istişare yapmıştı. Ebu Bekir (r.a.), Ensar ve Muhacirin
liderleri ve alimleri ile istişareler yapardı. Mürtedlerle, zekât
vermeyenlerle, ve Rum'la savaş konusunda ve daha birçok meselede
sahabelerle istişareler yapıyordu. Aynı şekilde Ömer (r.a.) ve diğer
Halifelerin tümü de insanlarla istişare yapıyorlardı.
Ebu Bekir
hilafe seçilmesinden sonra Üsame Ordusunun gönderilmeyi istemesinde
-ki insanların büyük bir kısmı mürted olmuştu- olduğu gibi
insanlar zaman zaman kendilerinden görüşleri sorulmadan bazı
konularda görüşlerini belirtiyorlardı. Bu olay üzerine Ömer,
Osman, Ebu Ubeyde, Sa'd b.Ebi Vakkas ve Sa'd b.
Zeyd istişarede bulunmak üzerine Ebu Bekir’in yanına girdiler ve
bu durumda Üsame ordusunun gönderilmemesi konusunda görüş
belirttiler. Ancak Ebu Bekir onların bu görüşlerini kabul etmedi.
Rasulullah (s.a.v)'in
ve sahabelerin gözleri önünde cereyan eden raşidi Halifelerin
hayatlarından aktarılan bu olaylar, şûranın ve istişarede
bulunmak için insanların görüşlerini almanın mendub olduğuna
delalet etmektedir. Aynı şekilde Halife’nin çeşitli hususlarda
ümmet meclisinin görüşüne müracaat
ederek onların görüşlerini alması da mendubtur.
Halife’nin
ameli konularda ve işlerde ümmet
meclisinin görüşüne başvurması durumunda çoğunluğun görüşüne
bağlı kalması lazımdır. Çünkü, Rasulullah (s.a.v)
Uhud savaşında, hem kendisinin hem de sahabenin büyüklerinin görüşü
Medine'nin dışına çıkılmaması yönünde olduğu halde çoğunluğun
görüşünü kabul etmiştir. Bu olay; bu türden konularda ve işlerde
araştırma ve inceleme yapılmasına, uzmanların görüşünün alınmasına
gerek olmadığı, Müslümanların çoğunluğunun görüşüne göre
hareket edileceğini göstermektedir. Çünkü Rasulullah (s.a.v)
Ebu Bekir ve Ömer'e şöyle demiştir: "İkiniz bir meşverede ittifak ettiğiniz zaman
size muhalefet etmem.” Bu hadiste
yer alan "meşvere" kelimesi şûra ile aynı anlamdadır.
İster pratikte uygulanmakta olan bir iş olsun ister diğer işlerden
olsun her işi kapsamına almaktadır.
Birinci
maddenin "a" fıkrasının açıklaması bu şekildedir.
"b" Fıkrasının açıklamasına
gelince: Bu türden konularda Halife ümmet meclisinin görüşüne müracaat
edecek olursa, meclisin görüşü bağlayıcı değildir. Bu türden
konularda Halife’nin, alimlerin, uzmanların, konu hakkında
deneyimli olan kimselerin görüşünü alması gerekir. Zira
Rasulullah (s.a.v) Bedir
savaşında savaş yerinin tespiti konusunda Habbab b. Münzir'in görüşünü
kabul etmiştir. Bu olay İbni Hişam'da şöyle anlatılmaktadır: "Allah'ın Rasulü Bedir kuyularından uzak
bir yere indiği zaman, bu yer Habbab b. Münzir'in hoşuna gitmedi.
Bunun üzerine Habbab: Ey Allah'ın Rasulü! Bu yer, İleri ve geri
gitmemiz mümkün olmayan Allah'ın sena vahiyle bildirdiği bir yer
midir, yoksa şahsi bir görüş neticesi savaş ve hile türünden kişisel
davranışınız mıdır? Allah'ın Rasulü: Hayır. Bu görüş, savaş
ve hile türünden şahsi bir görüştür. Habbab: Ey Allah'ın Rasulü!
Burası uygun bir yer değildir. Orduyu kaldır da Kureyş kavminin
konaklayacağı yerin hemen yanındaki su başına gidip yerleşelim.
Sonra gerideki tüm kuyuları kapatalım, ardında bir havuz yapalım
ve içini su ile dolduralım. Sonra da kavimle savaşalım. Biz susadıkça havuzdan su içeriz,
onlarsa içemezler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi: Görüşüne
katılıyorum. Rasulullah (s.a.v) ve beraberindekiler bulundukları yerden kalktılar
ve Habbab'ın
dediği yere indiler, yerleştiler. Sonra kuyuların kapatılmasını
emretti. Bir havuz yapılıp içerisi su ile dolduruldu. İçine de
bir kap konuldu.” Bu olayda
Rasulullah (s.a.v) Habbab'ı
dinledi ve onun görüşüne tabi oldu.
Savaş ve savaş tedbiri türünden olaylarda insanların görüşüne
müracat edilmez ve çoğunluğun görüşünün hiçbir kıymeti de yoktur. Bu türden
konularda yalnızca uzmanların görüşü dikkate alınır. Teknik işlerde,
inceleme ve araştırma yapmayı, ileri görüşlü olmayı gerektiren
konularda çeşitli meselelerin tarifinde de
ilgili konunun uzmanlarına, işin erbabının görüşüne başvurulur.
Bu türden konularda insanların, çoğunluğun görüşünün
hiçbir kıymeti yoktur. Yalnızca bilgiye, tecrübeye uzmanlığa
itibar edilir.
Mali
konular da yanı kapsam içerisinde değerlendirilir. Çünkü şeriat
gelir olarak toplanacak malların türlerini
ve miktarlarını, nerelere ve nasıl harcanacağını, ne zaman vergi
alınabileceğini belirlemiştir. Bu nedenle, devlete
nerelerden gelir toplanacağını ve nerelere harcanacağı konusunda
çoğunluğun veya insanların görüşüne bakılmaz. Ordu da aynı
kapsamda değerlendirilir. Şeriat, ordunun idaresi ile ilgili konuları
Halifeye bırakmıştır. Cihad ile ilgili hükümleri belirtmiştir.
Dolayısıyla şeriat tarafından kararlaştırılan konularda
insanların görüşüne bakılmaz. Devletlerarası ilişkiler açısından
da durum aynıdır. Çünkü devletlerarası ilişkiler, inceleme ve
araştırma yapmayı, ileri görüşlü olmayı gerektirmektedir.
Cihadla bağlantısı vardır. Üstelik savaş ve savaşla ilgili
olarak görüş belirtme, hile kurma türünden meselelerdendir. Dolayısıyla
az da olsa çok da olsa
bu türden konuların tümünde insanların görüşüne hiçbir
surette itibar edilmez. Bununla birlikte Halife’nin, görüşünü
almak için bu türden konuları ümmet meclisinin görüşüne sunması
caizdir ve görüşünü alabilir. Çünkü bir konunun ümmet
meclisinin görüşüne sunulması mübahlardandır. Bedir olayında
sabit olduğu üzere bu türden konularda ümmet meclisinin görüşü
bağlayıcı değildir.
İkinci maddeye gelince: Hükümleri
ve kanunları benimsemek Halife’nin yetkisine giren konulardan olmasına
ve meclisin görüşünün de bağlayıcı olmamasına rağmen,
Halife’nin, benimsemek istediği şer’î hükümlerde ve
kanunlarda görüşünü öğrenmek için ümmet meclisine müracaat
etme hakkı vardır. Tıpkı Ömer (r.a.)'in şer’î hükümlerde Müslümanların
görüşüne müracaat etmesi ve sahabenin de bu konuda olumsuz bir şey
söylememeleri olayında olduğu gibi. Fethedilen Irak arazisi
konusunda Ömer (r.a.) Müslümanların görüşünü almış, onlar
da arazinin savaşan gaziler arasında taksim edilmesi yönünde görüş
belirtmişlerdir. Daha sonra ise görüşü; arazinin Irakta yaşayan
insanların ellerinde bırakılması, adam başı ödedikleri cizyeye
ilave olarak arazi karşılığında da harac ödemelerinde istikrar
bulmuştur. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.)'nın
sahabeye soru sormaları ve şer’î hükümlerde onların görüşlerini
almaları, sahabenin de onların bu davranışlarına karşı çıkmamaları;
Halife’nin, Allah'ın Kitabında ve Rasulünün sünnetinde açık
nass bulamadığı veya nassı
anlamada şüpheye düştüğü veya benimsemek istediği zaman şer’î
hükümler konusunda görüşlerini almak üzere Müslümanların
görüşüne başvurmasının caiz olduğuna dair sahabe icmasını göstermektedir.
Ancak bunların tümünde Müslümanların görüşü bağlayıcı değildir.
Ümmet
meclisinin Müslüman olmayan üyelerinin Halife’nin benimsemek
istediği hükümler ve kanunlar konusunda görüş belirtme hakları
yoktur. Çünkü onlar İslâm'a inanmamaktadırlar. Onların
görüş belirtme hakları, yöneticilerin kendilerine yaptıkları
zulümleri dile getirmekle sınırlıdır. Halife tarafından
benimsenmek istenen şer’î hükümler
ve kanunlar hakkında görüş belirtemezler.
Üçüncü Maddenin deliline
gelince: Yöneticileri muhasebe etmekle ilgili olarak gelen şer’î nassların
genelliği bu konunu delillerini
oluşturmaktadır. Rasulullah (s.a.v)
şöyle buyurmaktadır: َ "Başınızda, kendileri yapmadıkları şeyleri sizlere emreden bir
takım emirler olacaktır. Kim onların yalanlarını doğrular ve zulümlerine
yardım ederse, benden değildir. Ben de ondan değilim. Kesinlikle o,
Kevser havuzunda yanıma gelmeyecektir.”
"...Cihadın en faziletlisi zalim
bir sultanın yanında hak söz söylemektir.” Cabir (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste Nebi (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: "Şehitlerin efendisi Abdülmüttalib'in oğlu Hamza ile zalim bir imama karşı hakkı emrettiği
ve zulümden nehyettiği için öldürülen kimsedir.” Avf b. Malik El-Eşcaî'den: Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi: "Dikkat
edin! Kimin başına yönetici tayin edilir de o yöneticinin Allah'a
isyan eden bir iş yaptığını görecek olursa işlediği bu
masiyeti hoş görmesin. Bununla birlikte de itaattan asla el çekmesin.”
Ümmü Seleme'den, Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi: "Sizin
başınıza öyle kimseler emir olacak ki, bazı davranışlarını güzel
bulup memnun kalacaksınız. Bazı davranışlarını da çirkin
bulacaksınız. Onların iyi davranışlarını bilen kimse (onların
münkerinden) uzak olur. Her kim (münkerlerine) karşı çıkarsa
kurtuluşa erer. Razı olup tabi olan ise...”
İşte
genel olarak gelen bu nassların tümü, hangi konuda olursa olsun yöneticilerin
muhasebe edilebileceğine delalet etmektedir. Hudeybiye musalahasında
sahabenin Rasulullah (s.a.v)'e
şiddetle karşı çıkmalarına rağmen Allah'ın Rasulü onları
azarlamamış, yalnızca görüşlerini kabul etmemiş ve antlaşmayı
imzalamıştır. Çünkü Allah'ın Rasulü, vahyin gereğini yerine
getiriyordu. Vahyin olduğu yerde ise insanların görüşlerinin değeri
yoktur. İhramdan çıkmaları, kurbanlıklarını kesmeleri ve tıraş
olmaları emrine itaat etmedikleri için onları azarlamıştır. Yine
Rasulullah (s.a.v), bedir ordusunun konakladığı
yer hakkında Allah'ın Rasulüne karşı çıkan Habbab b. Münzir'i
de azarlamamış, tam tersine onun görüşüne tabi olmuştur. İster
şer’î hükme muhalif bir iş olsun, ister hatalı bir davranış
olsun, ister Müslümanlara zarar veren bir iş olsun, ister tebaaya
yapılan bir zulüm olsun, isterse yerine getirilmesi gereken herhangi
bir işin aksatılması olsun, fiilen yapılan her iş hakkında ümmet
meclisinin Halife’yi, yardımcıları, valileri ve amilleri muhasebe
etme hakkı vardır. Halife’nin ise, kendisine yapılan muhasebe ve
itirazlara yönelik yapmış olduğu işler ve söyledikleri hakkında,
deliline dayanarak açıklık getirmesi gerekir. Böylece ümmet
meclisi Halife’nin yaptığı işlerden ve söylediği sözlerden
dolayı işlerin iyi bir şekilde yürüdüğünden mutmain olsun.
Ancak ümmet meclisi Halife’nin bakış açısını ve delillerini
kabul etmez ve geri çevirirse duruma bakılır:
Eğer söz
konusu mesele çoğunluğun görüşüne gere hareket edilmesi gereken
bir iş ise ümmet meclisinin görüşü bağlayıcıdır. Çoğunluğun
görüşünün bağlayıcı olmadığı konularda ise, ümmet
meclisinin görüşü bağlayıcı değildir.
Eğer ümmet
meclisinin görüşü bağlayıcı değilse Halife’yi denetmenin ne
anlamı vardır? şeklinde bir itiraz ileri sürülemez. Böyle bir
itiraz ileri sürülemez. Çünkü, yöneticileri muhasebe etmek
mutlak surette yapılması gereken şer’î bir hükümdür. Farzı
kifayedir. Aynı zamanda yöneticileri muhasebe etmek, görüşlerin açığa
çıkmasına, netleşmesine, kamu oyunun şuurlandırılmasına ve
uyanık tutulmasına katkıda bulunmaktadır. Denetleme, her yerde yöneticileri
korkutan, ordulardan bile kuvvetli bir güçtür. Bunun için yöneticilerin
denetlenmesinde çok büyük faydalar vardır.
Halife’yi
denetleyen kimseler herhangi bir konuda yöneticilerle ihtilafa düşerlerse,
mesele mezalim mahkemesine havale edilir. Zira yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Ey iman edenler. Allah'a itaat edin. Rasüle
itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine
de. Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allah'a
ve Rasulüne götürün."
Yani, ey Müslümanlar,
herhangi bir konuda emir sahipleri ile anlaşmazlığa düşerseniz,
meseleyi Allah'a ve Rasulüne götürünüz. Yani şeriatın hakemliğine
müracaat ediniz. Şeriatın hakemliğine müracaat etmek meseleyi
yargıya, mahkemeye götürmek demektir. Bu nedenle konu mezalim
mahkemesine götürülür ve mahkemenin görüşü her iki tarafı da
bağlayıcıdır.
Dördüncü Maddenin deliline
gelince: Rasulullah (s.a.v)
Bahreyn'deki amili El-Alâ b. El-Hadrami'yi, Abdi Kays heyetinin şikayeti
nedeniyle azletmişti. İbni Sa'd Muhammed b. Ömer yoluyla şunu
rivayet eder: "Rasulullah (s.a.v) Abdülkays'tan yirmi kişilik bir gurupla
Medine'ye gelmesi için El-Alâ b. El-Hadrami'ye mektup yazdı. Başkanlığını
Abdullah b. Avf El-Eşecc'in yaptığı yirmi kişilik bir grup
Medine'ye geldi. El-Alâ Bahreyn'de yerine El-Münzir b. Sava'yı bıraktı.
Heyetin şikayetçi olmaları üzerine Rasulullah (s.a.v) El-Alâ b. El-Harami'yi
azletti. Yerine Ebban b. Saîd b. El-As'ı görevlendirdi ve ona: Abdi
Kays heyetine hayır tavsiye et. Önde gelenlerine ikramda bulun." dedi. Yine
Ömer b. El-Hattab (r.a.), sadece insanların şikayetçi olmaları üzerine
Sa'd b. Ebi Vakkas'ı azletmiş ve ardından: "Onu, acizliğinden veya hıyanetinden dolayı
azletmedim." Bu rivayetler,
vilayet halkının valilerden ve emirlerinden hoşnut olmadıklarını
ve onlara kızgın olduklarını açıklama hakları olduğunu göstermektedir.
Bu durumda ise Halife’nin de hakkında şikayetin söz konusu olduğu
kişileri azletmesi gerekir. Aynı şey ümmet meclisi için de geçerlidir.
Çünkü ümmet meclisi, vilayetlerdeki tüm Müslümanların
vekilidir. Dolayısıyla ümmet meclisi valilerden ve amillerden razı
olmadıklarını söylediği zaman Halife’nin bunları azletmesi
gereklidir.
Beşinci maddenin deliline gelince: Ömer (r.a.) hançerle
yaralandığı zaman artık hayatta kalacağından ümit kesilince Müslümanların
Ömer'den yerine Halife adayı göstermesini istedikleri sabittir.
Kendisi ise bunu kabul etmedi. Bir defa daha aynı isteği
tekrarlamaları üzerine altı kişiyi Halifeliğe aday gösterdi.
İşte bu sukûti bir icmadır. Bu icma, ümmet meclisinin Müslüman
üyelerinin Halife adaylarını tespit etme haklarının bulunduğu,
bu konudaki görüşlerinin de bağlayıcı olduğunun delilidir. Yine
sabit olduğu üzere, Ömer'in bu altı kişiyle birlikte elli kişiyi
daha görevlendirmiş ve içlerinden karşı çıkanın öldürülmesini
emretmiştir. Bu altı kişiye de içlerinden birini Halife olarak seçmeleri
için üç günlük bir süre tanımıştır. Bu olaydan
bağlayıcılık ilkesi anlaşılmaktadır. Müslüman olmayanların
ise adayları belirleme hakları yoktur. Çünkü biat yalnızca
Müslümanlara ait bir haktır.
|